HACIM SULTAN‘IN dindeki ve TARİKATTAKİ YERİ*

İsmail Özmen

A-)Hacım Sultan’ın Bağlı Olduğu Tarikatı

Bektaşilik tarikatı’nın, Hacım Sultan’dan daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıktığı düşünülürse, Hacım Sultan’ın yaşadığı dönemde hangi zümreye, yolağa mensub olduğu sorusuna yanıt aramak gerekir. Bunun için Vilâyetnâme-i Hacım Sultan’ın tüm nüshalarını çok iyi inceleyip irdeleyerek olayı aydınlatacak ipuçları yakalamak gerekir.   İsterseniz bu ipuçlarına bakarak, bu olgulardan onun mensup olduğu mezhebi, tarikatı belirleyip bazı sonuçlar çıkarmaya çalışalım:

1-Kılık kıyafet olgusu: Vilâyetnâme’de Hacım Sultan’ın kılık kıyafeti hakkında yeterli açıklığa ve doyurucu açıklamaya rastlanmamaktadır. Onun üzerinde sadece -tahminen büyükçe-bir hırka taşıdığından söz edilmektedir. Görülen o ki, Hacım Sultan seyahatleri esnasında yerleşim yerlerine geldiğinde insanların arasına karışmıyor ve onlara yakın bir yerde hırkasına bürünerek uzun süre zikirle meşgul oluyor: (y.35/a), “...falân kayanun dibinde bir dervîş kırk gündür yimez içmez anda hırkasına bürinüp yatur…” denilmektedir: Giyim-kuşamından dolayı halk onu yadırgar. Kalenderîler ya da Haydarî dervişleri de heterodoks dervişlerin sahip oldukları tüm niteliklere sahiplerdir. Hacım Sultan da tıpkı onlar gibi basit bir hırka ile dolaşır, giyim-kuşama pek önem vermez.

2-Asâ taşıma olgusu: Hacım Sultan gittiği her yerde, elinde bir asa ile dolaşırdı. Asayı hep kerâmet göstermek için kullanırdı. Türbesinde halen de Hacım Sultan’a ait olduğu söylenen böyle bir asa vardır. Hacım Sultan’ın asası, özellikleri yönünden bir derviş asasıdır. Bu açıdan bakarsak, onun asası da Kalenderî-Haydarî dervişi görünümü verir. 

3-Çihar darp olma olgusu: Hacı Bektaş-ı Veli’nin “çihar darp” olduğu, diğer halife ve mürîdlerine de işin başlangıcında bu işlemi uygulattığını birçok somut örnekleriyle biliyoruz. Nitekim Hacım Sultan velâyetnâmesinde de aynı durumlarla karşılaşıyoruz. Şöyleki: (y.26/a), ”...gel benim başımı traş eyle. Pes, Sultân Hacım hazretleri yerinden kalkup su getirüp nazarında kodı. Eline su alup Sultân’ın başını ısladı. Tîğ alup traş etmek istedi.”denilmektedir. Ancak, burada Hacım Sultan’ın traş olup olmadığı anlaşılamamaktadır. Fakat velâyetnâmenin çeşitli yerlerinde; “çıhar darp olma” olgusuna değinildiği görülmektedir. Bu dahi Kalenderîliğin göstergelerinden biridir.

4-Seyahat etme olgusu: Hacım Sultan’ın kendi makamına gelinceye kadar, dışarıda, kırlarda ünlü kara öküz ile birlikte gezip seyahat ettiği bilinmektedir. Ancak makamına geldikten sonra da, bazen Derviş Burhan ile bazen da diğer dervişleriyle birlikte seyahat ettiği bilinir. Bu seyahatler genellikle Germiyan Beyliği içinde (Öyük, Karahisar, Sandıklı, Uşak, Şeyhli, Banaz, Geyikler vs. gibi yerlerde) olmaktadır. Hacım Sultân, kendi zâviyesini kurduktan sonra, mürîdleriyle her yıl bir kez hacılar-kurban bayramlarında Seyyîd Gazi’yi ziyaret etmektedir. Bu seyahatlar esnasında uğradıkları yerlerden bazılarındaki halk tarafından pek sevilmezler. “Divane, hid, at. Işık” veya “ışık” diye hor görülürler. Halk bunların kendilerine yakın olmasını istemez. Kovmak için çeşitli bahaneler ararlar, bir takım tehdit ve tertiplere başvururlar. Şöyleki: (Y38/b) “...Pes, bir gün ol kişiler cemî oldular eyitdiler,  ol bidat ışığ’a da söz fâîde itmez, gelün varalum, döğelüm didiler.” Hacım Sultan, kendilerini tanıtmak için açılımlarda bulunur.

5-Mücerretlik olgusu: Yine bazı araştırmacı ve tarihçilere göre, “Hacım Sultan mücerret bir hayat yaşamıştır. Hiç evlenmemiştir. Bunlara göre Hacım Sultan sadece evlenmemekle kalmamış, ‘terk ü tecrid’ ilkesine de sadık kalmıştır”, demektedirler. Elimizde bunları doğrulayan, inandırıcı nitelikte hiç bir belge ve bilgi bulunmamaktadır. Müslümanlıkta mücerretlik diye bir kurum yoktur. Katolik ve Ortodoks Hıristiyanların üst din adamları arasında mevcut olan bu kurum, Yavuz Selim zamanında yazıldığı anlaşılan velâyetnâmelere dâhil edilmiştir . Çünkü tam aksine, elde bu tür şeyh ve dervişlerin evlendiklerine, çocukları olduğuna ilişkin birçok kayıt ve vesika mevcuttur.  Çünkü bu tür yolaklar dinin gereği olarak mücerretliği önermezler. Velâyetnâmelerdeki bu tür bölümler Aleviliği sevmeyen, bölmeye çalışan bazı Osmanlı yazarların bilerek yaptığı katmalardır.

6-Şer’î ibadetler olgusu: Velâyetnâmeye göre, Hacım Sultân, sık sık oruç tutar, niyaz ve duanın yanı sıra abdest almak, durmadan namaz kılmak gibi ibadetlerde de titiz davranır ve dervîşlerinin ibadetlerini de yeri geldikçe kontrol ederdi. Ancak yine de öyle sık sık namaz kıldığı, vakitleri izlediği pek söylenemez. Cemlere katılıp semah döndüğü, gülbenkler okuduğu bilinmektedir. Unutmayalım ki, onların namazı ve niyazı değişiktir.

7-Zâviye kurma olgusu: Hacım Sultan, Ulu Pir Hacı Bektaş’ın emri üzere, tamamen bozkır olup yerleşim yeri olmayan Susuz’a gelip yerleşme kararı aldıktan sonra, ilk iş olarak öncelikle bir zâviye kurma çalışmalarını başlatmış, kısa sürede etrafına toplanan onlarca gezginci dervişin her türlü gereksinimlerini karşılamak üzere bir zâviye kurmuş, öncelikle onun ölümünden sonra, Germiyanoğlu I.Yakup Bey ve anası onun adına bir vakıf kurarak işi kurumlaştırmışlar, ardılları ise bunu zenginleştirip olgunlaştırmış, çevrede uzun süre onun adını ve inançlarını çok yönlü yaşatmışlardır. Bütün bu olgular Hacım Sultan’ın, yolağın tamamen tasavvufa dayalı ana ilkelerinin HHBV tarafından Kalenderîlik, Haydarîlık, Yesevîlık, Işık ve benzeri yolaklar kuralları doğrultusunda belirlenen bir inancı yaşayıp benimsediği açıktır. Çünkü onu izleyen tekkesinin sonraki uygulamaları da bunu doğrulamaktadır. Aynı  doğrultuda sürüp gittiği görülür.

Her iki velâyetnâmede de“Bektâşi” sözcüğüne rastlanmaz. Çünkü Bektaşilik yolağı daha sonra ortaya çıkarak kurumlaşmıştır. Velâyetnâmede bence en dikkati çeken husus orada yer alan “ışık” sözcüğüdür. Bazı kaynaklara göre “Işık” deyimi, o dönemlerde bazı Şiî-Bâtınî gruplara verilen genel addır. Hacı Bektaş’ın Makalat isimli ünlü eserinde de bu deyim geçer. Aslında, dar anlamda Işıklar, Kalenderîliğe bağlı bir kola verilen addır. Hacım Sultan, inanç olarak Hacı Bektaş-i Veli’ye bağlıdır. Onun inanç yolunun tamamlayıcı bir parçasıdır. O dönemlerde, Hacım Sultan ve dervişlerinin o çevredeki “Seyyid Gazi Işıkları” denilen Kalenderî zümresi gibi, ayni inanca sahip olduğu, sonraları ardıllarının yolak ve tasavvufî açılardan tamamen Bektaşîliğe ve Hacı Bektaş Dergâhına bağlandıkları, vakıf mütevellisi ile zâviyedarların Hacıbektaş Çelebilerince atandığı  resmi belgelerle sabittir. (Baki Öz, Bektaşilik Nedir? s.71-90).

Bütün bu açıklamalar ile çeşitli kaynaklar ve her iki mübarek zatın ikrâr ve kabûlleri de gösteriyor ki, Hacım Sultan ile Hacı Bektaş-i Veli, gerçekten akran ve amca çocuklarıdır. Hacım köyündeki tekkede bulunan vilâyetnâme nüshasında da bu olgu doğrulanmaktadır. Vilâyetnâme’de (y.13/b), “İmamzâde-i Hüseyn’ün üç evlâdı kaldı. Birine Seyyîd Cihan dirler, birine Seyyîd Sultanî dirler, birine Seyyîd Hâcı dirler, bir mânâda Recep dirler.” tümcesi yazılı bulunmaktadır.

Hacı Bektâş Velî’nin adını taşıyan vilâyetnâme de, onun Horasan’dan Anadolu’ya gelişinde ve Rûm erenleriyle karşılaşması sırasında meydana gelen olaylarda o hep tek başına imiş gibi anlatılmaktadır. Hacım Sultan vilâyetnâmesinde ise, bu geliş süreci farklı ele alınmıştır. Hoca Ahmet Yesevî’nin, Hacı Bektâş Veli’ye hürmet gösterip değer vermesine diğer müritleri karşı çıkarlar ve Hacı Bektaş’ın veliliğini sınarlar. Hacı Bektaş onlara bir kerâmet gösterir. Bu durum karşısında Yesevî müritleri hatalarını anlayıp, Hacı Bektaş’a yoldaş olmak isterler. Hacı Bektaş sadece Hacım Sultan’ın yoldaşlığını kabul eder:(y.19/b), “Pes, Hacım Sultan hazretleri yerinden kalkup, kabûl iderseniz biz yoldaş olalım didi. Hazret-i Pir eyitdi: ‘Nice yoldaş olursuz’ didi. Sultan Hacım Hazret eyitdi: ‘Öyle yoldaş olurum ki, yoldan çıkarsan ururum ayağına yola değin, didi. Böyle dicek, Hâcı Bektâş-ı Veli eyitdi: ‘Ey ammû sen benim yoldaşımsun’, didi.” Böylece iki veli yoldaş oldular. Hoca Ahmet Yesevî ya da zaman açısından daha doğrusu, gerçeği ardılı Lokman Perende, Rûm ilini irşad etme görevini Hacı Bektâş Veli’ye verdi. Hacı Bektaş ile Hacım Sultan önce Mekke ve Medine’ye gidip, kırk gün mücahade ve riyâzetle uğraştıktan sonra, söylenceye göre tek gövdeli iki başlı güvercin şekline girerek Rûm iline geldiler. İki er bir olunca, gerçekler de onlar da sır oldu. Özleri bir oldu. Nurlaştılar.

Hacı Bektaş’ın Hakk’a yürümesinden sonra, Hacım Sultan’ın kendisine verilen yer, yani faaliyet gösterdiği bölge, “yurdu” Germiyan Beyliği ve civarı oldu. Germiyan Beyliğinin yurt tutulması vilâyetnâme nüshalarında farklı farklı anlatılmıştır. Şöyle ki, Vilâyetnâme-yi Hacı Bektaş’da Hacım Sultan bir gün kendisine nerenin yurt verileceğini düşünür. Onun bu düşüncesi Hünkâr’a malûm olur. “Canavarı öldüreceğin yeri sana yurt verdik” diye açıklama yapar. Hacı Bektaş’ın irtihalinden sonra, Hacım Sultan Germiyan Beyliğine gelir. Germiyan beyi “Uşak tarafından Susuz denilen yerde bir ejderha vardır. Onu öldürürsen orası senin yurdun olsun” der (A.Gölpınarlı, agv. s. 81-82).

Hacım Sultan’a yurt verilmesi olayı diğer vilâyetnâme nüshalarında da bu şekilde yansıtılmıştır. Bu kaynakların ortak özelliği Hacım Sultan’ın kendisine yurt verilmesini arzu etmesi ve Hacı Bektaş’ın Hakk’a yürümesinden sonra onun oraya gitmesidir. Hacım köyünde bulunan vilâyetnâme nüshasında ise, Hacım Sultan’ın gösterdiği bir keramet sonucunda Hacı Bektaş, ona yurdunu işaret eder ve birbirlerinden ayrılırlar: Vilâyetnâme’ de bu olgu: (y.26/a), “...Hacım Sultan gel benim başumı traş eyle, hem yol yoldaşıyuz, seni dahi göndereyin Germiyan’da Susuz nâm mevzide hak cânibinden sâkîn ol,-deyü irşad olındı.”şeklinde açıklanmıştır. Bütün bu olgular Hacı Bektâş ile Hacım Sultan’ın Kalenderî, özellikle de  Haydarî olduklarını anlatmaya yeter de artar bile. Onlar heteredokstur.

Hacı Bektaş-ı Velî halifelerinden biri olan Hacım Sultan’ın XIV.yy.’ın sonlarından itibaren yepyeni bir tarikat olarak kurumlaşmaya başlayan Bektaşîliğin adap ve erkânının oluşmasında önemli katkı ve etkileri olmuştur. Örneğin Bektaşîlik erkânında (aynü’l-cem) yapılan yere “meydân” adı verilir. Meydân odası’na ibadet meydânı, erenler meydanı ya da ‘Kırklar meydânı’ adı da verilir. Bu meydânda, (çerağ tahtı) veya (taht-ı  Muhammedî) denilen tahtın önünde, yani girişin solunda beyaz örtü üzerinde “meydân taşı” vardır. Bu taşa ‘kızıl eşik,’ ‘niyaz taşı’, ‘mürüvvet taşı’ da denilir. Bu taşın bulunduğu yer bir tür ceza makamıdır ki bu makam ‘Hacım Sultan makamı’ olarak kabul edilir. Bu makam, Bektaşîlerce korkulan bir makamdır. Doğru yolda bulunmayan ya da bir suç işleyen kimse, ya da kimseler orada Hacım Sultan tarafından mânen bâtın kılıcıyla terbiye edilir. Hacı Bektaş Veli tarafından bu görevin Hacım Sultan’a verildiğine inanılır ve öyle kabul edilir. Bunun içindir ki Hacım Sultan mânevi âlemde ‘cellât bir zat’ olarak bilinir. Yine bu nedenledir ki Bektâşîler ondan çekinir ve korkarlar . Hacım Sultan’ın bir işlevi budur.

     B-) HACIM  SULTAN’IN  TARİKATTAKİ  MAKAM  VE  POSTU

Alevilik/Bektâşilik yolağındaki temel kuralların kökleri, Allah’a değin uzanır. Bu zincir, Allah’ın Cebrail Aleyhisselâm’a öğrettiğine, Cebrail aracılığıyla Hazreti Peygamber’e geçen, O’ndan Hz. Ali’ye mânen öğretilip aktarılan ve ondan da on iki imâmlara velayet kanalıyla intikal eden, İmâmlardan Musa-el-Kâzım vasıtasıyla Aslan Ata’ya ve öğrencisi-müridi Ahmed Yesevî’ye, Lokman Perende’ye değin uzanan bir kuşaktır. İlahî yolla verilen bu kurallar, Ahmed Yesevî’nin kitablarına yazıp, şiirlerine eritip döktüğü ve öğrencilerine öğrettiği (Tevhid, Üç farz, Yedi sünnet, Dört Kapı, Kırk Makam, On iki post, On yedi kemerbest, Otuz iki erkân, Kırklar) gibi makam ve kavramların tümüdür. Yolak, temel olarak Yesevî ilkelerine bağlı görünse de, her yerden, her ırmaktan su almış gibi görünüyor. Bunların yanında emanet olarak verilen kutsal eşyaların (hırka, çerağ, seccade, sofra, post, âlem, erkân, tahta kılıç) ve bunların simgesel mevcudiyetini hiç kimse yadsıyamaz. XIII. ve XIV. yüzyıllarda Anadolu’da bu tarikatın alp-erenlerin hiç sönmeyen “köseği”leri, o dönemlerde Anadolu’nun her yerinde ve daha sonraları da Rumeli-Trakya, Bulgaristan, Yunanistan, Girit, Oniki Adalar, Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Romanya, Macaristan, Suriye, Mısır, Irak ve Cezayir’de yanmaya, nur saçmaya bırakılmıştır. Onların çıkardıkları mutluluk ve umut ışığında, ırk, cins, dil, din, renk, kadın-erkek, etnik köken, zengin-fakir ve sınır ayırımı hiç yapılmamıştır. Böylece bütün insanların, Pir ve yolak önünde eşit olmalarına, bir potada birleşip kaynaşmışlarına dikkat edilmiştir. Böyle gide gide saadet hevenkleri oluşturmuşlardır.. Mü’minler, Bektâşilik tarikatındaki ibadet yerleri olan dergâh, tekke, zâviye ve hankâhlarda, tarikat evlerinde (cem damlarında) pir, mürşid, dede, baba ve rehber gibi görevlilerin denetim ve gözetiminde, onların öğrettikleri biçimde, belli günlerde (her Perşembe akşamı), kadın-erkek birlikte ibadetlerini kesintisiz yerine getirmişlerdir. Bektâşilikte ibadet yalın, ses ve söz  gerçek ve liriktir, her şey içtendir.

Tarikatta saygı duyulan, önemli yerleri ve işlevleri olduğuna inanılan kişiler ile saygın kişilikler için makamlar, kutsal yerler belirlemişler, bunların mitsel ve simgesel kökenlerini, dayanak ve kaynaklarını bir bir saptamışlardır. Ayn-i Cem’lerde bu postlar önemli işlevler, büyük görevler üstlenmişlerdir. Bütün bunlarla güdülen ve varılması düşünülen amaç, insanın eğitilerek yükseltilmesi, aydınlatılması için bütün kapı ve makamlardan ışık gibi hızla akarak geçip ‘katrede umman, güneşde zerre ve tersleri’ olmak suretiyle arşa değin yükselmeleridir. Böylece herkesin giderek “İnsan-ı kâmil” mertebesine ulaşımlarının sağlanmasıdır. Görülüyor ki, ana kural insanı sağlam bir ahlâk/aktöre üstüne oturtabilmek, insanı insan-ı kâmil mertebesine, denizlerin gizlediği denizlere eriştirebilmektir. İpeklere sarılmış dut yaprağının gizini yüreğine işleki sabrı öğrenesin. Rüzgârını uçurumlarda dolaştırki başı dönmeye, dibe vura. Zaten bütün dinlerin, saygın etiklerin yaptıkları da bu değil midir?  Amaç, insanı yetkin insan, yani arşla arş etmektir .

Bektâşilik’te bu amaçla, bu uğurda, bu yolda oluşturulmuş olan postlar ile makamlar,  (post) sahibi olan mübarek zâtlar bunun için vardır; bunlar ve işlevleri şunlardır:

1- Baba postu                            :           Horasan postu (Hacı Bektaş)

2- Aşçi postu                             :           Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli)

3- Ekmekçi postu                       :           Balım Sultan

4- Nakib postu               :           Kaygusuz Sultan

5- Atacı postu                            :           Kamber Ali Sultan

6- Meydancı postu                      :           Sarı İsmail Sultan

7- Türbedâr postu                      :           Kara Donlu Can Baba

8- Kilârcı postu               :           Şahkulu Kolu Açık Hacım Sultan

9- Kahveci postu                        :           Şah-i Şazeli Sultan

10- Kurbancı postu                     :           Hazreti İbrahim Aleyhisselâm

11- Ayakçı postu            :           Abdal Musa Sultan

12- Mihmandâr Postu      :           Hızır Aleyhisselâm

Görülüyor ki, tüm Bektâşi âyn-i cemlerinde yer alıp makamı bulunan mübarek zâtların arasında “Kilerci Postu”  sahibi, Ulu Pir’in “Bâtın kılıcı” olarak adlandırdığı Hacım Sultan post sahibi olarak gösterilmektedir. Bu, onun Alevi/Bektâşi panteonundaki kutsal yerini, değerini, önemini ve işlevlerini gösterip simgeler. Bazılarına göre ise, böyle bir post türü yoktur. Bu düşünce hiç de doğru sayılamaz. Zira her yolak kendi postlarını dilediği gibi belirlemek güç ve yetkisine haizdir. Bu mânâ panteonu da gösteriyor ki Bektâşilik inançlar ummanında sadece bir katredir. Allah, halife tayin ettiği insanın buradaki temizliğini, duruluğunu, güzelliğini, olgunluğunu, rengini defter-i hâsına kaydetsin, uyutup utandırmasın, Allah Allah, Allah Allah, amennâ hû, amennâ hû, amennâ hû.

                  C-) HACIM   SULTAN’IN  HALİFELER  ARASINDAKİ  YERİ

Ulu Hazret-i Pir Hacı Bektâş Veli’nin 360 kadar ardılı (halifesi) olduğu söylenir ki bunların başında gelenlerden en ünlüleri şunlardır: Seyyid Cemêleddin Sultan, Kolu Açık Hacım Sultan, Saru İsmail Sultan, Resûl Baba Sultan, Pirab (Pir ebi) Sultan, Seyyid Receb Baba, Sarı Kadı, Ali Baba, Barak Baba, Bahaeddin, Atlaspüş Sultan, Yahya Paşa, Dost Hüdâ, Samut Baba, Yalıncak Sultan gibi. Hacım Sultan’ın, Ulu Pir’le iki başlı güvercin donunda Rûm’a birlikte gelmeleri, Hacım Sultan’ın onun yanındaki yerini, değerini, önemini açıkça gösteren en büyük mânevi kanıttır. Onun bilinen yeri üçüncü sıradadır.

Hazreti Pir’in makamına Horasan postu, yerine ise, “postnişin”lik denilir. Bilinen tarihî gerçek şudur ki, Hazret-i Pir, zaman zaman ardıllarından büyük çoğunluğunu değişik yerlere çeşitli görevlerle göndermiştir. Bir başka anlatımla onlar, Pir’in attığı köseğinin aydınlığında insanları aydınlatmaları, nurlandırıp mutlandırmaları için yollanır. Onlar, insanlara yardımcı olmak, birliği, beraberliği sağlamak, yolu-yolağı tanıtmak, cem ritüellerini uygulayıp uygulatmak üzere görevlendirilmişlerdir. Bir başka söyleyişle, Hazret-i Pir, o zamanlar yedi ev’li bir Çepnî köyünden ibaret olan Suluca Karahöyük’te 36 mutlu yıl yaşamıştır. Bu süre içinde, 36000 kez çerağ uyandırmış, erbainler çıkarmış, dışarı gönderdiği halifelerinden her birine halifelik alâmeti (cihar alâmet) olarak; ÇERAĞ + SOFRA + ÂLEM (Bayrak) + SECCADE- post) + bazılarına TAHTA KILIÇ(asa) verir, bellerine bizzat kendileri törenle kemer (kuşak-kemerbest) (şedde kuşanmak) bağlarlardı. Ayrıca makam sahiplerine HIRKA da giydirirlerdi. Vilâyetnâmelerde Ulu Pir Hacı Bektâş Veli’nin 36000 ardılı (halifesi) olduğu kayıtlıdır. Ardılları Hacı Bektâş’ın çevresinden–gece gün düz- hiç ayrılmazlar, onun öğütlerini dinlerler, onunla sohbet-mahâbet ederlerdi. Ulu Pir tarafından gönderildikleri yerlerde ödünsüz onun düşünce ve görüşlerini yayarlar, erkân ve yolak kurallarını harfiyen uygularlardı. Hacım Sultan; Hacı Bektaş’tan sonra, Kadıncık Ana’nın çağrısı üzerine, Pir makamında kısa bir süre, az bir dönem oturmuş, sonra yine onun izni ile ayrılıp yurduna, Susuz’daki tekkesine dönmüşlerdir.

Velâyetnâme’de geçen manevi soy kütüğünde (seceresinde) onun önemi, yeri, değeri bu açılardan gösterilerek tarikat mensuplarına anlatılıp  anımsatılmaktadır.

John Kingsley Birge, “Bektâşilik Tarihi” adıyla Türkçeye çevrilen ünlü yapıtında: “Yolu ve Pir’in düşüncelerini yayıp tanıtmak için görevlendirilen halifeler bu yönde büyük çaba sarfederlerdi, her birine ayrı ayrı görevler verilmişti. Bunların içinde baş halifeler, en önde ivedi ve önemli görülen yerlere misyoner veli olarak gönderilmişlerdi. Bunlardan, yani 360 halifeden bilinen en önemlileri ve görevlendirildikleri yerler şunlardır:

1) Seyyid Cemâlettin Sultan, Akdeniz, Balıkesir taraflarına yollanmış, oğlu Aslan Doğan Çanakkale’den Avrupa’ya geçmiştir.

2) Saru İsmail Sultan, (ibriktarı)Menteş’e taraflarına görevli gönderilmiştir.

3) Kolu Açık Hacım Sultan,(amcasıoğlu) Germiyan Beyliğine (Kütahya, Uşak, Afyon) civarına yollanmıştı. Merkez Susuz olmak üzere o çevrede yaşamını tamamlamış. Zaten Velâyetnâmesi de bu yaşam kesitlerini, salt kerâmetleri yönünden anlatmaktadır.

4) Baba Resul, Önce Kayseri, sonra Kütahya’nın güney-doğusunda bulunan Altıntaş taraflarında görevlendirilmiştir.

5) Pirab Sultan, Konya’da görevlendirilmiştir. 

6) Yalıncak Sultan, Tokat dolaylarına görevle yollanmıştır.

7) Kara Donlu Can Baba Sultan, Şamanist Moğollar arasına, onları müslüman etmek için görevli olarak gönderilmiştir” derken; Ahmet Yaşar Ocak da, “ Menâkıbnâme ler”  adlı yapıtının 21. sayfasında onu doğrular nitelikte bilgiler vermektedir.

8) Cemâl Sultan, Tunceli dolaylarında görevlendirilmiştir.”(age.s. 43, 201)

İşte bütün bu durumlar ve benzerleri Hacım Sultan’ın tarikattaki yerini, önem ve değerini sergileyip vurgulayan olgulardır. Abdal Musa Sultan’a göre, Hacım Sultan “ bir umman”dır. Ne yazık ki elimizde, yukarıda adları geçen ünlü ardıllar ile özellikle de kitabımızın ana konusu olan Hacım Sultan’ın bilmediğimiz tüm yönleriyle, “umman”lığı hususlarını derinlemesine çok yönlü gösterir içerik ve nitelikte hiçbir belge, bilgi ve yapıtlar yoktur. Düşünebiliyor musunuz, 19.yy.’a kadar Tekkesi, dergâhı, postnişliği olan bu tekkenin Bektâşilik çevresinde 20.yy. başlarında bir tek müridi bile kalmamıştır,  vardı da uçup gittiler mi yoksa? Bütün bunlar ve benzeri sorular tarihçiler ile alan araştırması yapan uzmanların dikkatlerine ve incelemelerine sunulur.

                             

İsmail Kaygusuz, Abdal Musa Sultan Velâyetnâmesi, s.56-60

Bedri Noyan Dedebaba, age. s. 110-111, 304; Salih Gülerer, agy.s.2.

26 Abdülbaki Gölpınarlı, Vilâyetnâme, s. 5, 6, 102; F.Köprülü, İlk Mutasavvıflar s.40; İ.Melikoff, Uyur İdik Uyardılar s.175, 178; İ.Z.Eyuboğlu, Bektaşilik, s.101; Baki Yaşa Altınok, Bektaşilik s.142, 150 vd; Baki Öz, Bektaşilik Nedir? s.71-90).

 

 

M.Tevfik Oytan, Bektaşiliğin İçyüzü, s.171; J.K.Birge, Bektaşilik Tarihi,s.201 vd.; İ.Zeki Eyuboğlu, Bektaşilik, s.188 vd

*Bu makale, İsmail Özmen’in, “Hacım Sultan Velayetnamesi ve Ocakları,Ankara,Beğdili Yayınları,2009” kitabından alınmıştır.