HACIM SULTAN'IN İNANÇ FELSEFESİ İÇİNDEKİ YERİ ve İŞLEVİ*

İsmail Özmen

Hazreti Pir Hacı Bektâş ile aynı soydan gelen Hacım Sultan’ın, kendisine ait lejandları anlatan ve Hacım Sultan Vilâyetnâmesi adını taşıyan bir velâyetnâmesi vardır. Çeşitli yazma nüshaları olan bu velâyetnâme ikisinin de akraba ve akran olduklarının açık delilidir. Bu olguyu, çeşitli vesilelerle yukarıda birkaç kez açıklamıştık.

Rahmetli Bedri Noyan Dedebaba’ya göre, “Bektâşi ayn-ül cem”lerinde, yani cem törenlerinde istekliye (talip) öğretilen makamlar arasında yer alan “meydan taşı” bu zâtla orantılı bir makamdır. Hazreti Pir tarafından kendisine verilmiş olan “Bâtın Kılıcı” (Tahta Kılıç) ile müridi cem de ve dışarıda terbiye edici olarak görevlendirilmiştir. Meydan Odası’ndaki meydan taşı için “Hazer edilecek, korkulacak makamdır” denilir. Bektâşiler bu zâttan çok korkar ve çekinirler. Zirâ doğru yolda gitmeyeni mânen de Tanrı adına o terbiye eder. Doğru yoldan sapan Bektâşilerin gönlünde, ondan bir darbe yemek kaygusu hiç eksik olmaz. Bu, erenlerin bâtın cellâdı oluşu, her an anılan işde, yapılan her yanlışta akla gelir; bunun için doğru, dürüst ve temiz hareket edilmeğe çaba harcanır. Bedri Noyan’da bir kaç nüshası olan Vilâyetnâme’istinsahlarında o çok kuvvetli bir er, yegâne gerçek server (biricik gerçek, ileri gelen), gözü açılmış, hâlini duymuş, ma’nevî basamaklar atlayıp yükselmiş, ermiş bir kimse olarak tanıtılmaktadır (A nüshası, Y.III/b).”(1)

Tarihçi rahmetli Baki Öz, yukarıda bir nebze değindiğimiz şekilde, “Bektaşilik Nedir? (Bektaşilik Tarihi)” adlı kitabında, “Hacı Bektaş’ın akrabası olan ve O’nunla birlikte Horasan’dan gelen Hacım Sultan’ın asıl adı Recep’tir. Uşak’ta Susuz denilen yerde yatmaktadır. Cemler’de talibe öğretilen makamlar arasında gösterilen“Meydan taşı” O’na aittir. İnanışa göre bir tahta kılıç olan “Batın kılıcı” Hacı Bektaş tarafından kendisine verilmiş ve kendisi bu kılıçla eğitici (terbiye edici) olarak görevlendirilmiştir. Bu nedenle, Bektaşiler, Hacım Sultan’dan korkup, çekinirler. O’nu Hak yoluna gitmeyenleri eğiten, sapmışları Tanrı adına yola getiren, doğru yolu gösteren olarak bilinir, böylece yolakda da“Erenlerin Bâtın cellâdı” olarak tanınır(s. 282).  

İnanç yönünden su katılmamış bir Bektâşi ulusu olan Kolu Açık Hacım Sultan’ın, gerçek yaşamı, kerametlerin, mitosların, olağanüstü söylencelerin, veli öykülerinin sisi içinde kaybolup gitmiş gibi görünmektedir. Ama bu sisler arasından gerçeklerin ve doğruların fışkırdığı yadsınamaz. Bence mitoslar, simgeler, kerametler gerçeğin örtüsü süsü değil, gerçeğin asıl vurguları olarak günümüze değin gelen belli değerleri yansıtmaktadırlar. İnsanlığın özü olan Tanrı’nın varoluş nedenleri de hep orada gizlenmektedir.

Sözünü ettiğimiz iki velâyetnâme bile, Hacım Sultan’ın gerçek yaşamını, amacını bu kerâmetler kadar aydınlığa kavuşturamamıştır. Bu kerâmetler, bulutların rüzgârda dağılması gibi akıp giden bir yaşam şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Güzel olan da bu.

O dönemlerde henüz kurumlaşamamış Bektâşi yolağının izlerinin yeni ekilen tohumlar gibi sergilendiği, “kudüm, saz, def” gibi çalgıların eşliğinde ibadet biçimindeki aşka, semahlara dönüştüğü de sabittir. Bu arada, coşkulu, ancak dengeli, hiç aşırılığa kaçmayan bir inanç sisteminin ortasında; bir tür içe dönük bir yaşamın oluşturduğu dupduru, art niyetsiz, içsel, özgün bir “tevhid âlemi”nin yaratılıp içtenlikle yansıtıldığı da yadsınamaz. Aktöresel bir dünya oluşturmak için, zaman dışından fışkırdığı duygusunu yaratarak, dipten gelen şimşeklerin karanlığı nasıl aydınlattığı algılaması da görülebilir. Bütün bunlar, inanan insanları bulundukları yerden alarak bilinmezlere doğru uçururlar.

İşte Hacim Sultan; evrensel gerçeğin özünün sergilendiği, doğruluğun, dürüstlüğün, güzelliğin, iyiliğin, hak ve adaletin, dayanışma ve imece işlevlerinin korkusuzca örtüşüp kaynaştığı; hakkın ve haklının egemen olacağı bir dünyaya varılacağına inandığı için, bu yola girmiştir. O, yepyeni bir dünyanın müjdecisi olan pir Hacı Bektâş’ın yanında bu nedenle yer almıştır. Onun savunduğu evrensel nitelikli yüce değerleri zâhir, bâtın, ezel, ebed süzgecinden geçirerek Tanrı adına gerçekleştirmek en büyük görevdir. Bu amaçla ve bu bağlamda görev üstlenen Hacim Sultan, yapılan tüm ayinlerde, önceden yapılmış her türlü yanlışın, suçun ödünsüz hesabını sorup denetleyerek cezasını verecek bir bâtın kılıcıdır. Bu mânevi kılıç, Hacım Sultan’ın tarihsel kimliğinin, kişiliğinin ve işlevinin gerçek simgesidir. Hacim Sultan bir anlamda, suçluların cezalarını çekmek üzere başlarını koydukları meydan taşıdır. Yine suçluların mânevi cezalandırma aracı olan “bâtın kılıcı” da Hacım Sultandır. Böylece suçluların cezalanmak üzere baş koydukları mânevi meydan taşı ile verilen cezanın infazını yapıp gerçekleştiren bâtın kılıcı aynı kişilikte, aynı elde birleşmektedir. Bu, çok özgün bir sistem olarak görünüyor.

Böylece onlar, söz, eylem ve kerâmetleriyle yeni bir dünyanın muştusunu vererek, “ilm-i ledün” kurallarını sergilemektedirler. Bu insanın özüdür. Sevginin yüreğidir. İşte, bulutlar arasından görmeye ve yakalamaya çalıştığımız bir mutasavvıfın mistik yaşam öyküsünden alınan bu kesitlerin fotoğrafları bize, o güzel ve özel dünyayı göstermektedir.

Bu dünyaya daha çok yaklaşabilmek için o dönemin bütün belgelerine eğilerek Hacı Bektâş ve Hacım Sultan düşüncesini aramak, hepsini her yönleriyle çırılçıplak yakalayıp insanoğlunun sevgi dünyasına doldurmak gerekir. İşte Abdal Mûsâ Sultan’ın Hacım Sultan için söylediği “umman” nitelemesi de bu özde gizlidir. Oradaki gerçek incileri bulmak için, öncelikle o ‘umman’a dalmak gerekir.!

Yeri geldikçe, onun hakkındaki  “Erenlerin Bâtın kılıcı,”Meydan taşı”gibi deyimlerin anlamlarını açıklamaya çalıştık. Bâtın sözcüğü, Arapça kökenli bir deyimdir, iç, içsel, içrek olma anlamlarının yanı sıra, giz, sır gibi manâlarının da olduğu, duyu organlarıyla algılanan nesne, varlık alanı dışında kalan, içe kapanış şeklindeki bir düşünme biçimiyle kavranılan, görünmeyen kutsal gerçek varlık alanını da ifade eder. Biri görünen (zâhir), diğeri görünmeyen, gizil (bâtın) olmak üzere iki âlem vardır diyen bu görüş bizi nerelere götürmek istemektedir, hangi serüvene doğru çekmektedir? Görünen alan (zâhir), aslında görünmeyen alanın (bâtın) bir yansıması, taşması durumu dur. Yani bilinen ile bilinmeyenin kesişme noktasıdır. Tanrısal ortam belki de bilinmeyen alandadır. Öyleyse Tanrı nerdedir? Tanrı her iki âlemide kapsar. Gerçekte ise gönül, bu uçsuz bucaksız ummanların evidir. Acaba öyle midir? Unutulmamalıdır ki yalnızca duyu organlarının algılamasıyla yetinen, yüzeysel bilgiyi içeren insanlar daima kördür. Bunlar nesnel alanın ufuksal görünümüne aldanırlar. Onlar son amaç sayılan Tanrısal gerçekliğe de bir türlü ulaşamazlar. O gerçekliğe varanlara ne mutlu! Hacim Sultan bu mutlulardan biridir. Bütün yaşamsal görüntüsü bu olguyu vurgulamaktadır.

Bâtın kılıcı, simgesel bir tahta kılıçtır. Simgeler her şeyi çözümleyebilir mi? Sanmıyorum. Divan şiirinin doruğunda oturan büyük Alevi şairi Fuzûlî (1480-1556) “zâhir” ile “bâtın” farkına ve Hacım Sultan’ın bu iki âlemdeki rolüne örtülü biçimde değinir. Bunu bir ikilisinde şöyle dile getirmektedir:

Tığ-ı Bâtın, tığ-ı Zâhir’den beter hunriz olur

Zâhir ü Bâtın’da şimşir-i velâyet tîz olur

(Bâtın kılıcı, zâhir kılıcından daha beter kan dökücü olur/Zâhir ve Bâtın’da velâyet kılıcı daha keskin ve hızlıdır) derken Fuzûlî açıkça; ‘Görülmeyen, ancak gerçek âleme ait bu üç gizemli kılıcın(zâhir, bâtın ve velâyet) önemlerini, işlevleri ve farklarını açıklar.

Hacım Sultan, o gizil ve çözümleyici mutluluk dağıtan elin, yaradaki irinleri, her türlü sayrılığı, kiri-pası giderip temizleyen içsel (Bâtınî) kılıcın bizzat kendisidir, simgesel tahta kılıç aslında Hacim Sultan’dır. Gönlümüzdeki karanlıklar onun açtığı tünelden akıp giderken, yine onun açtığı bir başka kanaldan gönlümüze tekrar Hakk’ın nuru olarak döner ve tüm varlığımıza sevgi, saygı ve barış olarak dolarlar.

Hacım Sultan, aynı zamanda Allah’ın velâyet kılıcıdır. Yukarıda sözünü ettiğimiz bölümlerdeki kerametlerinde Tanrı’nın bu güzel yönünü, yolunun ölümsüzlüğünü, terbiye edici niteliklerini kerametler göstererek birer birer sergilemektedir.

Yeri geldiğinden bazı hususları tekrarlamak zorunda kaldığımız için sizlerden özür dileriz: “Bir gün Hazreti Pir kendisine bâtın kılıcını sunar ve der ki “Bu meydânımızın cellâdlığını sana sunduk, bizden ne kim remz olursa ana göre kılınç yürüdesin, bizim havâletimizsiz (buyruğumuz olmadan) iş itmeyesiz,” diye tembihte bulunur. Söylenceye göre bu kılıç tahtadan yapılmıştır. (Çünkü öyle olması da doğasına ve işlevine uygundur). Ama o Zülfikâr kadar keskindir. Hacım Sultan, huzurdan çıkınca, acaba bu kılınç keser mi? diye kendi kendine sorar ve kuşkuya kapılır. Ki o sırada meydan sakası katırla mutfağa su taşıyormuş, önünden geçerken erenlerin bâtın kılıncını katırın beline indirip sınar. Katır iki parçaya bölünür. Bunu Hacı Bektâş Veli hazretlerine duyururlar. Saka da yakınır. Hacı Bektâş da, “inanmadın mı, kolun tutula” şeklinde bir nefes eder, Hacım’ın kolları tutulur, öylece kalır. Hacım, yaptığı yanlışı hemen anlar, ama iş işten geçmiştir. Öteki ardılları Cemâl Seyyid, Saru İsmail, Baba Resul, Yahya Paşa ve diğerleri onunla girip erenlerden himmet dilerler: “... Onun eksüklüğüne kalmayın” der, yalvarırlar. O da aracılıklarını kabul eder ve “Kolu açık olsun” buyurur. Hacım Sultan, velâyetnâmesinde geçen kerâmetli olaylarda hep celâlli bir tip olarak görülür. Aslında sakin bir tiptir. 1034/1624 yılında kopye edilmiş en eski Vilâyetnâme nüshasında, Hacım Sultan’ın, tahta kılıcını bir katırda denemesi üzerine: “Hazret-i Hünkâr’ın nefesinden öyle geldi kim kulak olsun dedi, hemen (o) saat kolları kovalak oldu” denmektedir (A nüshası Y.113/a). Rahmetli Bedri Noyan’ın yazdığına göre kendi özel kütüphanesinde A, B, C, D, E harfleriyle adlandırılmış beş nüsha Hacım Sultan Vilâyetnâmesi bulunmaktadır. Sefer Aytekin baskısında: “Kolak olsun dedi, heman o saat kolları kovalak oldu”(s.269). Keza aynı sayfa altlığında, Durbali nüshasında: “Çolak olsun deyu geldi bir nefes” kaydı vardır. Yine Bedri Noyan kendisinde bulunan, tarihsiz, fakat dili, Türkçesi ve uslûbu bakımından pek eski bir yazma olan (A nüshasında): “Heman Hazret-i Hünkâr’ın nefesinden bu geldi kim kulak olsun, heman o saat eli ‘kulak’ veya ‘kuvalak’ oldu”(Y:112/a) şeklinde ve ayni metinde başka yerlerde de “Koluaçık Hacım Sultan” diye yazılıdır. Yine aynı zâtın kütüphanesinde kayıtlı bulunan 1289/1873 tarihinde kopye edilmiş (C nüshasında) “Mübarek nutkundan öyle geldi ki kolu açık olsun dedi. Ol saat anı gördüler ki Hacım Sultan’ın kolu açık oldu. Erenlerin nefesiyle Hacım’ın iki kolları bükülüp öyle kaldı” (s.387). 1305/1887 tarihli (B) nüshasında kolu açık sözü ile yazılı. 1269/1852 tarihli (D) nüshasındaki kayıt, aynen 1034 tarihli Vilâyetnâme’deki gibi (s.372). Yine ayni yerdeki 1305/1887 tarihli harekeli nesih bir yazı ile yazılmış (E) nüshasında: “Mübarek dehanından böyle nefes geldi kim kolu açık olsun. Böyle dedi. Heman saat Hacım Sultan’ın kolları çolak oldu.”(s.372) şeklinde yazılıdır. Bedri Noyan’a mücerret Halife Cafer Sâdık Bektâş Baba tarafından verilen tarihsiz, eski tarihli yazma (A) nüshasında ötekinden farklı sözler geçtiğini Bedri Noyan belirtiyor, orada geçen “Bizden ne kim remzolursa ona göre kılıc yürüdesin” cümlesi diğerlerinde yoktur (s.230). Çeşitli Vilâyetnâme’lerde görülen “kolu açık” sözünün değişik şekilleri yazıcıların imlâ yanlışından ve yeni nüshalar yazıldıkça olan değişmelerden olsa gerektir.

Dede Korkut öykülerinde de bu kol tutulmasına benzer bir pasaj bulunmaktadır: Bey Böyrek öyküsünde, Bamsı Böyrek için Banu Çiçek adlı kızı istemek üzere, kardeşi Deli Karçar’a Dede Korkut’u yollarlar. O da kızı ister. Deli, kızar; Dede Korkut atını sürer, kaçar, Deli peşine düşer, gelin sonunu öyküden izleyelim: “...Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek yetişmiş ona. (…) Hemen kılıcını sıyırıp bir vuruşta başını uçuracak olmuş ama, Dede Korkut Allah’a sığınıp: ‘Hey deli Karçar, Hakk’a kılıç çekilmez, bana vurursan ellerin kurusun inşallah’ demez mi? Hikmet-i Hudâ, delinin Dede’ye kalkan eli, o anda dal gibi kuruyup dikili kalmış havada. Deli Karçar, Hakk’a el kaldıranın eli nice olurmuş görünce, Dede Korkut’un ayaklarına düşüp: ‘Hey kerâmet sahibi. Ben ittim, sen itme; bir dua kılup da elimi kolumu açarsan, tövbeler tövbesi bir daha Allah’ın emrine karşı gelmeyeceğim. Banu Çiçeği de Bey Böyrek’e verip Peygamberimizin kavlini yerine getireceğim! diye âh ü âmân edince, bi-izn-illâh-i Tealâ, yetmiş iki damarına birden kan yürüyüp eli, kolu açılmış...”(2) İşte size benzer bir söylence motifi daha.

Hacım Sultan Velâyetnâmesi ile Hünkâr Hacı Bektâş Veli Velâyetnâmesi’nde geçen bu motif, simgesel ve gizemlerle dolu bir kavram olup, tamamen bir inanç yolağı olan Bektâşiliğin özünü, derinliğini, temel ilkelerini ve gerçek anlamını sergilemektedir.

Hacım Sultan, Hacı Bektâş halifelerinden elde menâkıbnâmesi olan tek ulu zâttır. Hacım Sultan, İmâm Ali-yyün-Nakıy oğlu Hüseyn’in soyundan geliyor.(3)İşte bu motif  de, işe kutsallık, masumluk, sevgi, saygı ve bağlılık öğelerini taşımaya yardımcı olan temel kaynaklardan biridir. Burada önemli olan ve varılmak istenen temel amaç, Ehl-i Beyt kavramı ile onun taşıdığı derin ve derin olduğu kadar da zengin, gizemli ve ilahî anlamlardır ki bu anlamlar Kuran’ın bâtınî denilen içsel anlamlarıdır. Bunlar, Allah’ ın güzellik, gerçeklik, doğruluk, iyilik, sevgi ve barış saçan nurlarıdır. Özetle bütün bunlar simgelerin örtmeye ya da çığlığını duyurmaya çalıştığı gerçeklerin ayak izleridir.

 Hacım Sultan Velâyetnâmesi’nin Hacım Sultan halifelerinden Derviş Burhan tarafından yazıldığı tahmin ediliyor. Ancak, şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, gerçek anlamı kerâmet motiflerine hapsedilmiş simgesel bir kitap olan Velâyetnâme’yi çeşitli yönlerden ele alıp değerlendirip-irdelemenin daha yerinde olacağı açıktır. Kim yazarsa yazsın, içinde verilen mesaj daha önde ve daha önemlidir. Aslında Derviş Burhan hakkında da elimizde yeterli bilgi ve belge yoktur.

İlahiyatçı Ali Osman Eğri bana elden verdiği bir yazısında “Asıl adı Recep olarak bilinir. Hacı Bektaş Veli’nin akrabası olduğu sanılmaktadır. Hatta bazı kaynaklar amcasının oğlu notunu düşmektedirler. Bilinen asıl gerçek ise, Hacı Bektaş Veli ile birlikte Anadolu’ya gelmesi, Anadolu velilerinden birisi olmasıdır. Hacı Bektaş Veli tekkesinin önemli bir dervişi olup, bu tekkede geliştirilmiş Anadolu Aleviliği tasavvufunun Anadolu toprağına serpilmesinde emeği olanlardan bir tanesidir. Seyitliği 12 imamlardan Aliyyül Naki’nin soyuna dayandırılır. Hacı Bektaş’ın ölümüne kadar Suluca Karahöyük’te kaldığı ve Pir’in en yakın arkadaşlarından ve yardımcılarından birisi olduğu ve Hacı Bektaş Veli’nin ölümünün ardından, kendisi de Anadolu Erenleri kervanına katılarak Uşak ilinin Susuz mevkiini yerleşim alanı olarak seçtiği ve orada tekke açtığı biliniyor”demektedir. Yine Ali Osman Eğri “ Hacı Bektaş Velâyetnâmesi ile Hacım Sultan Velâyetnâmesi aynı konuları içermektedir. Hacı Bektaş cemlerinde talibe öğretilen makamlar içinde “meydan taşı” Kolu Açık Hacım Sultan’a orantılı olarak söylenir. Hacı Bektaş’ca kendisine verilmiş olan tahta kılıç ile terbiye edici olarak görevli olduğu konusu bilinir. Kolu Açık Hacım Sultan’ın meydantaşı Bektaşilerce terbiye edici, korkutucu ve belirleyici olarak kabul edilirken, bu makama sonsuz saygı gösterilmektedir. Bunun için Hacı Bektaş kendisine bâtın kılıcını sunarken “bu meydanımızın cellâdlığını sana sunduk. Bizim buyruğumuz olmadan bu kılıcı kullanmayasın”der. Bu kılıç tahtadan yapılmıştır. Önünden geçen sakanının katırı üzerinde elindeki tahta kılıcın kesip kesmediğini denemek ister, hikâye malûm. Hacım Sultan ile arkadaşları Sarı İsmail, Resul Baba, Seyyid Cemal, Yahya Paşa’nın bir araya gelerek yalvarmalarıyla Ulu Pir’in “kolun açık olsun” demesi sonunda Hacım Sultan’ın eli kolu eski haline döner. O günden sonra da Hacım Sultan’ın adı Kolu Açık Hacım Sultan olarak kalır. Yukarda da belirttiğimiz gibi, Hacım Sultan, Hacı Bektaş halifelerinden adına velâyetnâme yazılmış tek halifedir. Önemli olan onun etrafında yaratılan halenin doğurduğu ışıklanma ve bunun sonuçlarıdır.

Hacım Sultan’ın Uşak iline yaklaşık otuz km. uzaklıktaki Hacım köyünde bulunan türbesi onun gerçek makamıdır. Onun daha değişik yörelerde makamları bulunmaktadır. Susuz’da kurmuş olduğu tekke ile vakfının adına çeşitli vakıf kayıtlarında rastlanmaktadır. Onun yetiştirdiği öğrenciler, Ege bölgesinde Alevi/Bektaşi inancını yayarak, Anadolu topraklarında yüzyıllarca yaşayan Türkmenlerin zalim yöneticilere karşı haklarını korumuşlardır.”( Ali Osman Eğri’nin bana verdiği nottan).

Hacım Sultan Vilâyetnâmesine başlamadan önce onun gerçek yazarının kim olduğunu, kimliğini, nereden gelip Hacım Sultan’a “mülâkî” olduğunu araştırıp doyurucu bilgiler vermek isterdik; oysa, yazarı derleyici gözüken Derviş Burhan’ın da yaşamı sisler içinde şimdilik elimizde adı ile yazdıkları dışında, dişe dokunur hiç bir bilgi, belge yok desek yeridir. El-kol açıklığı her yönden cömertliği, vericiliği ifade eder. Kolu Açık’lık bir açıdan da bu yönü simgelemektedir. Ama biz ne yazıkki Hacım Sultan Külliyesine bile ulaşamadık, elbette vardı, ama şimdi yerinde yeller esiyor.

Derviş Burhan, Burhan Abdal adlarıyla anılan yazarın menâkıb-nâme’nin gerçek ve ilk yazarı olduğu da kesin değildir. Yalnız Türkmen olduğu, Bâtınî-Kalenderî-Haydarî inançlı olduğu, Hacım Sultan’a içtenlikle bağlandığı, onunla hep birlikte oturup kalktığı, dervişlikten halifeliğe kadar yükseldiği, Hacım Sultan’ın yaşadığı dönemde her yerde onunla birlikte gezip, onun yaşayışını, inançlarını benimsediği, kerâmetlerini dikkatle ve titizlikle izlediği, Vilâyetnâmeyi o günün Anadolu/Oğuz Türkçesiyle kaleme aldığı anlaşılmakta olup, bizzat kendisini tarihsel sahneden uzakta tutmaya çalıştığı, kimliğini Hacım Sultan’ın gölgesinde, olağanüstü yaşamları karşısında gizlemek için âdeta çaba harcadığı, Pir’inin direktifleri doğrultusunda görünmeden yaşayıp hareket ettiği, ondan sonra da kendisini gizleyip açığa çıkmadığı, yolakta halifeliğe kadar yükseldiği, Hakk’a yürümesi üzerine Susuz’da türbe’nin yakınındaki bir tepeye sırlandığı anlaşılmaktadır.

Yalnız, Hacım Sultan ve ardıllarının, Ulu Pir Hacı Bektâş Veli’nin halifelik alâmetleri olarak verdiği, (cihar alâmet) şeklinde nitelendirilen “Çerağ, Sofra, Âlem (Bayrak), Seccade (post), Hırka, tahta kılıç”gibi kutsal tarikat eşyalarını titizlikle muhafaza ettikleri, yine Bâtınî ve Şamanist izler taşıyan “kaş-saç-sakal-bıyık” gibi hayvanî belirtileri yülüterek yok ettikleri, “el-dil-bel” gibi nefis ve şeytanî unsurları yok ederek, terbiye süzgecinden geçirip temizledikleri, “eş-iş-aş” gibi yaşamsal ögelere sahip çıktıkları, böylece yolağın asgari ilke/düsturlarını harfiyen yerine getirdikleri, tarikata gelenlere bunları ödünsüz uyguladıkları yadsınamaz yolak belirtileridir.

Hacım Sultan’ın tarikata katkılarını, verdiği mesajları, getirdiği yenilikleri, yolakta bunların hak, hukuk adalet, doğruluk, dürüstlük, dayanışma simgesi sayılma nedenlerini yeri gelince, ilgili bölümlerde açıklamaya çalışacağız. Bunlardan önce, Hacım Sultan’ın Anadolu’daki coğrafî ve bölgesel yerini,  kendisine bağlı zümrelerin Osmanlı İmparator luğu haritasındaki dağılımını, Bektâşilik tarikatındaki yerini ve önemini, Bektaşi şiir ve edebiyatındaki etkilerini, Hacım Sultan’ın Vidin dışında başka yerlerde makamı olup olmadığını, Susuz’daki (Hacım Köydeki) türbesini, vakfiyesini (bu konulara yukarıki bölümde değinilmiştir), kendisinin bel ya da nefes “evlâdı” olduklarını öne sürenlerin, soyunun sopunun devamını bu konudaki iddiaları, secere şemalarını, onların “talib” topluluklarını, bunların şimdiki yapı ve durumlarını elinizdeki bu kitabın ilgili bölümlerinde detaylı biçimde ve kanıtlar göstererek açıklamaya çalışmadan önce Velâyetnâme’nin Almanya serüvenine giriş bölümünde bir nebze değindik. Zaten Rudolf Tschudi’nin 1909’larda yapıp 1914’de Berlinde yayınlanmasına vesile olduğu çalışmasını ve kendi diline çevirdiği eserin Türkçeye çevirisini kitabın II. Bölümünün sonunda bulacaksınız.

Hacım Sultan Vilâyetnamesinin kesin olarak ne zaman yazıldığı belli değildir. Ancak Derviş Burhan, Hacım Sultan’ın yanına geldikten hemen sonra yazmaya başlamışsa ilk yazılan nüsha hangisidir. Daha sonra yazmışsa hangisi onu da bilemiyoruz. Ancak, Hacım Sultan Velâyetnâmesi’nin Hacı Bektâş Veli Velâyetnâmesi’nden en az 20-30 yıl önce yazılmış olduğu kesindir.

 

Dipnotlar:

(1) Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektâşilik ve Alevîlik, Ardıç ve Şahkulu Sultan Dergâhı Yayınları, Ankara 1998, c.I, s. 227-230
(2) Eflâtun Cem Güney, Dede Korkut Masalları, 1958, s.87
(3) Menâkıbnâme-i Hacım Sultân: Derviş Burhan “Das Vilajet-name-des Hadschim Sultan ”Menâkıbnâme’ de onun asıl adının Recep olduğunu söylüyor. R.Tachdi yayını. Berlin 1914, s.4.

 

 

*Bu makale, İsmail Özmen’in, “Hacım Sultan Velayetnamesi ve Ocakları,Ankara,Beğdili Yayınları,2009” kitabından alınmıştır