KOLUAÇIK HACIM SULTAN OCAĞI VE KOLLARI*

İsmail ÖZMEN

            Genel olarak

Önceki bölümlerde çesitli vesilelerle değindiğimiz gibi Hacım Sultan’ın soyu, Onuncu İmam Aliyen-Nakî (M.829-868)’ye dayanır. O Hacı Bektâş Velî’nin akranı, yoldaşı, amcası oğludur; önem ve değer yönünden de birinci ya da üçüncü halifesi durumundadır. Yine bir iddiaya göre o kız alıp verme sonucu Türkmenleşmiş seyyidlerdendir ya da seyyidleşmiş Türklerdendir. Önceki bölümlerde belirttiğimiz gibi tarikatta o “Bâtın Kılıcı” ve “Meydan Taşı” olarak bilinir. Çünkü o, Hacı Bektâş Velî ile varolmuştur, onun yolunun bir parçasıdır. Bu bağlamda Hacı Bektâş Velî Hazretleri ona sembolik bir tahta kılıç vermek suretiyle bütün bu durum ve olguları onaylamıştır.

Hacım Sultan’ın evlenip evlenmediği evlenmişse çoçukları olup olmadığı, olmuşsa bunlar kimlerdi, soyları ne oldu? bu konularda şimdilik elimizde yeterli bilgi ve belge yoktur

Elde belge olmayınca bizim durumumuz; sözlü mit ve rivayetler denizinde inci bulmak için yüzüp duran masalcıların haline dönüyor. Nereye el atsak her şeyi “Ocak”laşmış görüyoruz.

Zaten “Kitab-ı Karadeniz” ve aynı konudaki anonim tarihler ve diğer tarihî-tarîkî kitaplar; Anadolu’da ki Aleviliğin konfedere sistemi içinde mevcut dedeleri, 19 mürşit ocağına, her mürşid ocağını ise 19 pir ocağına ayırır; her pir ocağına  40 rehber ocağı bağlar, sistemi öyle oluşturup düzeni böyle belirtir. Sistem buna göre dönüp çalışır. Aksayan yerler zamanla düzeltilir.

Hacım Sultan Ocağı 12 mürşid ocağından birisidir. Çünkü Hacım Sultan, Oniki imamlardan Aliy’yen Nakî’nin üçüncü oğlu Seyyid Hüseyin’in soyundandır. Hünkar Hacı Bektâş  Velî’nin, amcası oğlu,  önem sırasına göre birinci ya da üçüncü halifesidir. Bu ocak, her yönden Hacı Bektâş ve soyuna, Çelebilere bağlı,  Bektâşilik yolağının bölünmez bir parçası, devamıdır.   

Yine bu bağlamda diyebilirizki mânevi hiyerarşik sıralamaya göre, Anadolu’daki bütün mürşit ocaklarının, pir ocaklarının, rehber ocaklarının, 90 bin Türkistan erlerinin, 57 bin Horasan erenlerinin tümünün başı Hünkâr Hacı Bektâş Velî’dir. Zira Ahmed Yesevî, mânevi âlemde böyle buyurmuş; Lokman Perende de bu emri, Yesevî Dergâhı’nda emanetlerin Hacı Bektâş Veli’ye teslimi sırasında, Yesevî dervişlerine açıkça söyleyip iletmiştir. Buna göre Hacı Bektâş Velî, Anadolu Erenler Hiyerarşi Piramidi’nin en baştaki uç noktasıdır. Alperenlerin başıdır. Çünkü o Diyar-ı Rûm’a geldiğinde Anadolu Erenlerinin hepsinin mânevi âlemdeki çerağlarını söndürmüş, bunun üzerine onlar birer birer gelerek kendisine ikrar verip, biat ettikten sonra, izn-i Allahı Teâlâ sayesinde hepsinin çerağları bu piramide uygun biçimde yeniden yakılmıştır. Hacım Sultan Ocağı, Bektâşilik tarikatı içinde başından bu yana salt Hacı Bektâş Çelebilerine bağlı bir ocaktır. Böyle bilinir, müritleri Anadolu’nun ve Rumeli’nin çeşitli yerlerine dağılmıştır.

            Sayın Hamza Aksüt’e göre Hacım Sultan Ocağı, Karaca, Başkınık, Basak, Güvenç köylerindeki dedelerin üyesi olduğu bir ocaktır. Ona göre bu Ocağın ilk merkezi Karaca köyü idi. Seyyid Ahmet soyu olarak bilinen bu soyun mensubu olduğunu iddia eden Ocak dedelerinden rahmetli Hıdır Koluaçık, yayınladığı bir şiir kitabında kendini tanıtırken şöyle diyor:  “Ceddi âlâmız olan onuncu İmam Aliyyül Nakî neslinden intikal edip gelmiş bulunan Hacım Sultan, Horasan’ın Nişabur kentinden Anadolu’ya yaklaşık olarak 13.yy. içinde Hacı Bektaş Veli ile birlikte gelmiştir. Bu gerçek. “Onun soyundan Seyyid Durak adındaki bir kimse Yazıhan-Karaca köyüne gelip yerleşmiş ve ocağımız kurulmuştur” demektedir ki bunun kanıtı, subut ögesi nedir? Bunu hiç belirtmiyor. Dayanılan kök kişi Seyyid Durak (Cüneyd Durak) kimdir, kökeni, soyu, Hacım Sultan’la soy bağlantısı açık ve inandırıcı değil. Elde hiçbir belge yok. Belge dedikleri aynı aileden falanın filanın yazdığı bireysel yazılar. Kaynak bu. Gösterilen bu kaynağın ya da kaynakların, hiçbiri sıhhatlı değil, menşe araştırmaları yapılmamış; aslı astarı olmayan köksüz secereler de dayanaksız. Uydur yaz! Karaca köyünde mefdun olduğu söylenen Seyyid Durak, Seyyit Ahmet’in büyük olasılıkla dedelerinden biridir ya da öz dedesidir. Bu bile kesin değil. Eline kimin yazdığı belli olmayan bir eski yazıyı alan ‘ben Hacım Sultan Ocağındanım’ deyip çıkıyor. Böyle demekle, Ocakzâdelik olur mu hiç? Kaldı ki; Hacım Sultan Velâyetnâmesi içeriği doğru ise, Hacım Sultan hiç evlenmemiş. Yine bu kaynağa göre o ulu zat’ın bel evladı olmasa bile, birkaç yol evladı vardır. Eğer Seyyid Durak bu yol evlatlarından birinin soyundan ise hangisinden gelmekte; bu konudaki soy kütükleri(secereler) yok gibi, kopuk kopuk. Hepsi de gerçeği aramayı değil, kendi ailesini öne geçirme gayreti içinde. Kimin kim olduğu bile belli değil. Ancak hem bel, hem yol evladı olgularında karşımıza çıkan soy bağlantıları, Hacım Sultan’ın yol evlatlarına bile ulaşamayan irsî bağlantılardır, hepsi de kopuk ve noksandır. Adı geçen aile mensuplarının ve soylarının nereden, hangi kökten, nasıl geldikleri konusunda ellerinde yeterli bilgi ve belge yok, belge dedikleri birer zayıf halka. Biz bu zayıf halkalardan birisi olan bir halifelik icazetnâmesinden başlayarak bu konudaki izleri bir bir takib etmeye çalışalım:

Sayın araştırmacı-yazar Haydar Kaya “Alevi-Bektaşî” adlı kitabında,  “Halifelik  (Mürşit lik) İcazetnâmesi” alt başlığı altında yer verdiği Hicri:1265 Cemadiyelahir (Milâdi: Nisan 1848) tarihli bir icazetnâmede: “…Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş Velî kuddisallahül hafi vel celî Hazretlerinin tarıykati âliyesine müntesib Koluaçık Hacim Sultan Evladlarından Malatya ili Arguvan kazası Fethiye karyesinde(n) Seyyid Haydar dede oğlu Hüseyin dede Halife-i Tariykat-ı Âliye’ ye kabul edüb yed’ine sofra, çerağ, senktığ ve izn-i icâzet ve inabet verildi. Mürid tutuna muhib edine, tarikat-ı âliye’yi zinde tutub tariykat erenleri buna mani ve ref’i olmayalar. Mucibi icâzetnâmemiz ile amel oluna.” denmektedir. Gelelim bu icazetnâmenin irdelenmesine: Kanaatimizce hiç bir dayanağı olmayan bir belge. Şöyleki, ilgili bölümünün özetini sunduğumuz bu icazetnamenin veriliş tarihi: 1848’dir. Bektaşîlerin hepsi bilirler ki, 1826 yılından yaklaşık 1865’li yıllara kadar Hacı Bektâş Dergâhı bir anlamda kapalıdır; daha doğrusu Padişah II. Mahmut’un emr-i fermanı ile Dergâh post-nişini Hamdullah Çelebi ve Dergâhın ileri gelenlerinden 8 kişi Yeniçerileri destekledikleri iftirası ve hayalî bir varsayımla önce idamlarına ferman edilmiş, sonra idamla yargılanmış, idam edilmelerinin cemaatte yaratacağı infialden ve menfi sonuçlarından korkularak, yine padişahça idamları sürgüne çevrilmiş, Hamdullah Çelebi ekibiyle birlikte Amasya’ya sürgün edilmiştir. Onlardan boşalan ulvî makamlara Padişah ve yönetimince Nakşîbendî Tarikatı mensupları atanmıştır. Yeni şeyh ve adamları yönetimi ele alarak, keyfi işlemlere girişmişlerdir. İcâzetnâme altında adları yazılı Naşibendi tarikatı mensuplarının gerçek kimlik ve nitelik durumları bilinmediği gibi, Hacı Hasan Baba ve çevresinin nasıl etik dışı çalıştıkları konusunda tam (95) kıt’alık bir şiir yazan şair Hatifî bu acıklı durumu ironik biçimde yansıtmakta; etik dışı vaka ve olgulara nesnel biçimde ışık tutmaktadır. Ayrıca İcâzetnâmedeki “Koluaçık Hacım Sultan evladı” olgusu hangi kayda göre belirlenmiştir? Yine Devlet’çe tüm kayıt ve belgelerine el konulup yok edilen ana Dergâh’ta; neye, hangi kayıt ve kaynağa bakılarak bu durum saptanmıştır? Belli değil. Kaldıki “Halifelik”erkânı belli kurallara göre yapılan bir sınavla belirlenip saptanır; bu erkâna uyulduğu ve sınavın yapıldığı belge altında post-nişin-mürşidin (o tarihlerde Feyzullah Çelebi’nin), ya da onun görevlendirdiği Hacım Sultan Ocağı’na icazet veren Çelebilerden birinin ad, mühür ve onayının bulunması gerekirdi; o dahi yoktur. Kaldı ki; halifelik icazeti verilen şahsın kimliği, niçin ne amaçla, hangi dergâh ve bölgede halifelik yapacağı durumları belgede gösterilir. Bu erkân kuralı gereğidir. Bu  icâzetnâmede her şey belirsiz olduğu gibi, nereye, niçin ‘halifelik icazeti’ verildiği de belgede gösterilmemiştir. Yine o tarihlerde Fethiye köyünde Hacım Sultan evladı olduğunu iddia eden hiçbir aile ve şahıs da bulunmamaktadır. Adı geçen kişi ise hiç tanınmıyor. Hatifî’ nin 95 kıtalık şiirinde de vurguladığı hususlar göz önünde tutulunca, sözü edilen belge eğer oradaki Nakşibendî tarikatı mensubu kişilerce verilmişse tarîkat açısından hiçbir değer ve geçerliliği yoktur. Bu değil de, “Babagan kolu”na mensup kişilerce verilmişse, o zaman da post-nişin zatın mühür ve onayı gerekirdi, belgede bu da yoktur; bu olmadan verilen bu tür belgeler geçersiz-batıl, en azından noksan ve yanlıştır. Sağlam ve geçerli dayanakları olmayan bu belgenin fırsat düşkünlerince çıkar karşılığı düzenlendiği dahi akla gelebilir. . Bu nedenlerle ben, söz konusu Halifelik icâzetnâmesi’ni sağlam, doğru, inandırıcı, sağlıklı kaynaklara göre düzenlenmiş içerik ve nitelikte göremiyorum. Çünkü 1826 fırtınası dergâhı kum gibi savurmuştur. Defterleri, kayıtları, belgeleri toplayıp yakmışlardır. Bir kısmını da Hamdullah Çelebi’nin develere yükleyip sürgün edildiği Amasya’ya götürdüğü, onun Hakka yürümesi üzerine türbesinde bir kısmının muhafaza edildiği, bazılarının zamanla sahipsizlikten kayboldukları bilinmektedir. Bu durumda zorunlu postnişin gözüken Nakşibendî şeyhinin verdiği icazetname kanaatimce geçersizdir.

A) KARACA KÖYÜNDEKİ HACIM SULTAN OCAĞI –ANA KOL

                        KARACA KÖYÜNÜN SÖYLENCELİ OLUŞUMU

Alan Araştırmaları-Köyün Toplanması

Öncelikle hemen belirtmeliyim ki ben, Karaca köyünde doğup büyüdüm. Ailem de kök ve köken (ebencet) bu köyden. Böyle olmanın konumuz yönünden olumlu ya da olumsuz bazı avantajları ve dezvatanajları var. Benim için zaten zor olan da bu ya!

 Hacım Sultan Ocağı’nın Karaca köyü ana kolundaki söylencelerde gizlenen gerçek bilgileri vermeden önce, alan araştırması içerik ve niteliğinde kalmak kaydıyla köy hakkında büyük dede ve ninelerimizden duyduğumuz sözlü/mitsel bir görünüm sergileyen oluşum öyküsünü, masalsı bir dille kısaca anlatmaya çalışalım:

Evvel zaman içinde, iğne saman içinde, sözler duman içinde, filler karıncalarla top oynar iken, fi tarihinde, yani yaklaşık 1620-1680 yılları arasında Yazıhan ovasında yaşlı bir derviş ile bir genç davar otlatırlarmış, bir akşam geç vakit yorulmuşlar, koyun sürüsü de doymuş ve yorulmuş, birlikte yatak yerine gelip yatmışlar. Genç çoban abasının üste gelen kolundan gökyüzündeki yıldızları seyrederken, bir de bakmış ki beş-altı metre uzağında yatan çoban arkadaşı yaşlı derviş Hasan Dede ayağa kalkıp hırkasını bir kenara, yırtık-pırtık giysilerini de diğer kenara fırlatıp atar. Gökten inen cepken ve giysileri sırtına geçirir, gelen bem-beyaz yeleli kır at, çevresinde eşinmeye, kişnemeye başlayınca, ihtiyar koca derviş, genç bir delikanlı olup, kır ata biner, ovanın bozkır kokan sonsuz uğultusu içinde, yellere karışıp bir aşağı bir yukarı atı sürüp koşturarak tozlar, dumanlar içinde yitip giderken, genç korku ve hayretler içinde olanları seyreder ve sonucu bekler.

Yine korku ve hayretten küçük dilini yutma derecesine gelen genç çoban, abasının kolağzından olup-bitenleri görerek, uyuyor muyum, uyanık mıyım diye kendisini çimdikleyerek içi korku dolu beklemeye başlamış, gördükleri başını döndürmüş, beyaz at sarı ovada bir aşağı bir yukarı masalsı yel gibi gidip gelirken, genç çoban beyaz atın nal seslerine karışan nefesini tutar, yüreği heyacandan patlayacakmış gibi pır pır atarken, sonucu beklermiş. Dede bir aşağı bir yukarı gidip gelmiş koca Yazıhan ovasında. Yorulunca da sürünün yanına gelip, beyaz atından inen ihtiyar Hasan Dede, hızla yeni giysilerini çıkarıp, eski hınçık-pınçık giysilerini giymeye başlar. Bizim genç çoban yerinden fırlayıp, ihtiyarlamaya başlayan Hasan Dede’nin boğazına sarılır: “İn misin; cin misin, Ali misin, veli misin, söyle sen kimsin?” diye sorar. İhtiyar çoban sırrını saklayamaz: “Dur, oğlum, sırrımı kimseye fâş etme, bu sır Ali sırrıdır, ama ben ne Ali’yim, ne Veli’yim, gördüğün gibi Allah’ın biçâre bir çoban kuluyum, Allah bana böyle bir güç ihsan etmiş, yardıma çağıranların imdadına koşup çareler bulup onlara Allah’ın izni ile yardım etmeye çalışıyorum” der; der ama olay kısa sürede Siniksiz (Sümüksüz=Kemiksiz) Hasan Dede’nin sırrıyla ağızdan ağıza dağa buluta ulaşır, bulut alır yağmura, yağmur alır toprağa verir, toprak yelin kulağına üfler, yel alıp sele verir, sel alıp güle verir, gül alıp arıya, arı bal eyleyip tüm canlara dağıtır, böylece duyulup gider gizlenen olay tâ bizlere değin gelir. Böylece Hasan Dede’nin adı, sanı, ünü, davranışları, evliyalığı, kerâmetleri öyküleşip, çevredeki bütün Türkmen köylerinde kocaların, özellikle de kadınların, çocukların dillerinde masal olup, sevgi olup dillere düşer, ballaştıkça ballaşır. Çevredeki Alevi köy ve obaları arasında duyulup yayılır. Yıllar böyle esatirik/ olağanüstü öykülerle akıp gider.

Yaşam böyledir işte dostlar, damla damla akar, otlar, güller, çiçekler, arılar, kelebekler, böcekler içinde sürüp gider. Yine de herkesin geçeceği bir köprü vardır: Ölüm. Onun sesini duyan Hasan Dede, günü gelip bu şerbeti içmeden önce olacakları sezinleyerek, dostlarına “cenazesinin, devesine yüklenmesini, o nereye ıhar ise oraya gömülmesini” vasiyet eder. Sümüksüz Hasan Dede’miz günü gelip, Hakk’a yürür. (Bu söylencelere göre yaklaşık 1620-1680’li yılları arası olsa gerek) Çevredeki Türkmen köy ve obalarının ileri gelenleri, ağaları, beğleri cenaze yerinde toplanırlar, ama her kafadan bir ses çıkar, anlayacağınız herkes ateşi önüne çekmeye çalışır, anlayacağınız herbiri cenazenin kendi köyüne, obasına gömülmesini ister. Bir türlü anlaşamazlar, bunun üzerine Hasan Dede’nin yakın arkadaşları birbirlerini doğrulayan “vasiyetini” açıklarlar. Dinleyen ağalar, beyler, tüm halk bu vasiyete itiraz etmez, edemez. “Peki” derler: “Devesi nereye ıharsa, oraya sırlarız Dedemizi”. Hasan Dede’nin cenazesi, bir iddiaya göre Ziraat (Ziyaret) Yunan yerdeki obada yıkanıp, cenaze namazı kılınır, cenaze tabuta konup devesine yüklenir. Deve önde, ağalar beyler, halk arkada devenin izine basa basa onu izlerler. Deve sırtındaki Hasan Dede’nin tabutu ile Kuruçay mevkiinden kuzeye doğru yönelir, önce Ziraat Yunan Yer mevkinden çıkıp uzaklaşır, şimdiki çay yolu üzerindeki ‘Çift Düşek’ denilen yerde durur; oraya ıhar, izleyen halk ıhan deveye yaklaşır, halkın yanına geldiğini gören deve birden kalkıp, yine kuzeye doğru yürümeye başlar, halk hemen devenin çöktüğü yere karşılıklı taşlar yığarak “çift düşek ” haline getirir. Deve önde halk arkasında, yaklaşık 3-4 kilometre daha kuzeye gittikten sonra bu kez deve Uzuncakuyu denilen mevkiye gider ıhar, köylüler yaklaşınca kalkarak geri döner bugünkü türbenin bulunduğu yere gelir ıhar, bir daha kalkmaz, arkadan gelen köylüler devenin sırtındaki tabutu indirirler. Mezarı eşip İmam Hasan’ın=Sümüksüz Hasan Dede’nin cenazesini şimdiki türbenin bulunduğu yere dini bir törenle sırlarlar. Bu yer, o dönemde çevredeki belli başlı obalardan olan Uzuncakuyu, Han köyü, Dibiköy (Çakıl Viran), Karacalar, Kumarı, İldüzen (İğdeli), Çimiş, Hacı Hüyük(Hacıyu), Yaylacık, Ziraat (Ziyaret) Yunan yer obalarının yaklaşık orta kısmıdır. Burası, 1986 yılında yapılan köyün kadastrosu sırasında uçakla çekilen fotoğraflı haritasına göre saptanan 67.000 dönümlük köy arazisinin yaklaşık tam ortasına yakın bir yerdir. Anılan arazi içindeki bu yerleşim yerlerinin, sonradan toplanılan Karaca köyüne uzaklıkları sayın İsmail Karacan’ın kitabında yaklaşık olarak birer birer hesaplanıp gösterilmiştir.

       Hasan Dede Türbesinin Yapım  Öyküsü

 Hasan Dede’nin sırlanmasından sonra, komşu köy ve obalardaki Türkmenlerin bir kısmı zamanla göçerek mezarın çevresindeki küçük batak-sulak yerin çevresine yerleşmeye başlarlar. İlk gelip yerleşen aile, Selim Uşağı ailesidir. Zamanla, Hasan Dede’nin toprak damlı, kubbesiz, geniş iki odalı kerpiçten türbesi şimdi anlatacağımız öyküye uygun biçimde yapılır. Bu yeni yerleşim yerinin adını Karaca koyarlar. Zamanla su ihtiyaçları için köy içinde dört, yakınlarında iki kuyu daha açarlar, Zaten Uzuncakuyu köy oluşmadan önce de vardır. Köylü bir yandan davarcılıklarını, konar-göçerliliklerini sürdürürlerken, diğer yandan da yoğun biçimde tarıma, çiftçiliğe başlarlar. Bütün bu olgular, eldeki bazı tarihsel verilere göre kesin olmamakla birlikte 1580-1620 yılları arasında gerçekleşip tamamlanmış olabilir.

Türbenin yapımı, sırlanma işinden daha sonra ki tarihlere rastlar, ama hangi tarihtir bu kesin olarak bilinemiyor, İki gözlü türbenin yapımı öyküsünde de biraz söylence havası/olaganüstülük kokmaktadır. Türbe’nin ilk yapılış mitsel öyküsü şöyledir:

Yine kesin olmamakla birlikte yaklaşık (1590-1650) yılları arasında Rışvan aşiretinin , her yıl baharın başında Halep-Antep-Adıyaman-Divriği hattını izleyerek yazlağı olan Yama Dağına, Ayranca, Sarı Çiçek yaylalarına(Gürün-Kangal-Divriği hattı ve çevresine) gittiği, konup-göçtüğü, aslında Rışvan’nın Kürt, Türk, alevi sünnî oymaklarından oluşan bir tür konfederasyon olduğu da sabittir. Ana kollarından birisi şimdiki Atmalılar aşiretidir; eldeki resmi kayıt ve belgeler bunu göstermektedir.

Rışvan aşiretinin bu gidiş-gelişlerinden birinde, Rışvan Aşireti Beyi’nin hanımı Karaca köyünden geçerken yolun kenarındaki kabrin kime ait olduğunu sorar, köylüler, “Sümüksüz İmam Hasan Dede’ye aittir” yanıtını verince hatun, “Bana bir oğlan versin, türbesini yaptırayım”der. Hepsi dua ederler, hatun ayrılıp yaylaya gider, bir yıl sonra, kucağında bir oğlan çocuğu ile yaylaya giden hanım aşireti aynı köyden geçerken tüm boyu durdurur, bir yıl önce verdiği sözü-vaadi eşine anımsatıp gereğinin yerine getirilmesini ister. Sümüksüz Hasan Dede’nin iki gözlü, düz damlı topraktan/kerpiç türbesi ilkin böyle bir öykü sonunda yapılır. Türbede herhangi bir tarih kitabesi yoktur. Hanım, oğlu olduğu için geyik kurban eder. Geyiğin boynuzlu başını da türbe içine anı olarak koyarlar, bu iki boynuzlu baş son yıllara kadar türbe içinde mevcuttu. Düz tavanlı türbede çok kalın ardıç ağaçları kullanılmıştır. İçinde ve çevresinde dikili hiçbir orman ağacı bulunmayan Karaca köyüne bu ağaçlar nerden, nasıl, getirildi? Bilinmiyor ama köyün eski büyük evlerinde de aynı tür ardıç ağaçları kullanılmış olması o dönemlerde çevrede büyük bir ardıç ormanı olduğunu gösterir, yoksa bunların çok uzaklardan getirilmeleri çok zor bir iş.

 Karaca köyünün şimdiki yerinde toplanmasına neden olan Sümüksüz Hasan Dede’nin kim olduğu, soyu sopu da bilinmiyor. İki gözlü türbe, sanki birçok kişinin daha gömülmesi için çok geniş yapılmış, sonradan da zaten birçok kişi bu türbeye gömülmüş. Türbe içine gömülenlerden biri de Hasan Dede’nin kabrinin hemen yanındaki bitişik mezarın, Hacım Sultan soyundan Leğen Hüseyin’in babası Seyyid Ahmet’e ait olduğu söyleniyor. 1963 tarihinde bu türbe içinde herbiri 35-50 cm. yüksekliğinde yaklaşık onbeş-yirmi toprak mezar daha mevcuttu. Bu kadar mezarın iki gözlü türbeyi dolduracak biçimde türbe içine konulmuş olması bana tuhaf ve şaşırtıcı geldi. Çünkü bu alışılmışın dışında bir şeydi. Tahminlerden öte, bunun gerçek nedenini bulamadım. Aslında Karaca köyünün şimdiki yerinde toplanmasını Sümüksüz Hasan Dede’nin gömülme öyküsü sağlamıştır, gerçek de, rivayet de olsa durum böyle. Bunların hepsini ben, şimdi rahmet-i Rahman’a kavuşmuş köyün en yaşlı ileri gelen kişilerinden dinleyip öğrendim. (Bu kaynak kişiler: Dedem Mehmet Mahir Özkoluaçık, Gözübüyük Ahmet Efendi(Ahmet Özbey), Ali Ülger(Ali Onbaşı), Hüseyin İnan, Hasan Özcan (Tülek Hasan), Ali Çelik (Pamuk Ali), Döndü Özkoluaçık (Döndü Ana), Hüseyin Çağlar (Müğecir Hüseyin), Bektaş Coşkun (Bekir Çavuş), Veli Kuşdoğan ile annem Hatice Özmen ve köyün diğer yaşlı kadınlarından birkaçı).

(Hatta bir vesile ile 1963 tarihinde bazı köylülerle köydeki türbe içini düzenlediğimiz tören sırasında, yanımıza gelerek türbenin eski durumunu ve içindekileri anlatan ana kaynak kişi, aynı köyden o günlerde 80 yaşlarında ölen rahmetli Gözübüyük Ahmet Efendidir. Bu zat Cemal Özbey’in babasıdır. Diğer köy büyükleri de onu doğrular nitelik ve içerikte beyanda bulundular. Hatta Ahmet Efendi bana, “oğlum o mezarı sökme o senin deden Leğenin babası Seyyid Ahmet’e ait mezardır, o büyük bir zattır” dedi. Bizler de onun bu beyanı üzerine Hasan Dede ile yanındaki bu mezara dokunmadık, diğer mezarları düzledik. Zira büyük odada yaklaşık 7-10, küçük odada 8 mezar vardı)

       Karaca Köyünün Kök/Etnik Yapısı

            Hacım Sultan Ocağı’na mensup olduklarını ileri süren dedelerin Karaca köyünden dağılıp yerleştikleri yaklaşık dört köydeki (Başak, Başkınık, Güvenç, Fethiye) gibi fer’i gösterilen ocakların hepsinin bizzat bölünüp geldiklerini söyleyip, birtür ana kaynak gösterdikleri Karaca köyü hakkında daha aydınlatıcı bazı bilgiler verme gereğini duyuyorum. Şöyleki köyün oluşumu ve dağılımı aydınlatıcı ipuçları verebilir:

            Malatya’nın Arguvan ve Yazıhan ilçelerinde arazisi en geniş köy Karaca köyüdür. Zamanla komşu köylere satış ve işgaller olmadan arazi alanı yaklaşık 80 bin dönüm iken, 1986 yılında yapılan kadostro tesbitinde uçakla tersimlenen ölçümleme sırasında–sürülmez kır ve meralarla birlikte- bu miktarın 67 bin dönüme indiği görülmektedir. Çok geniş, engebeli, susuz, çoğunluğu kayasız, taşsız ama bitek bir arazi üzerine dağılmış, o tarihlerde konar-göçer, irili-ufaklı 10-12 obanın çiftçilik ve davarcılık yaptığı, daha sonraları da yaklaşık 1580-1610’lu yıllarda tedricen bir araya gelerek bugünkü köyü oluşturdukları bilinmektedir. Öyleyse kimdir, necidir bu Karacalılar topluluğu?

            Yine bilinen ve anlatılanlar o ki; mevcut tarihî kayıt ve kaynaklara göre onlar, Oğuz Türklerinin Bozok kolundan Oğuz Han oğlu Yıldız Han’dan gelme, Beydili (Beğ-Dili)Türkmen aşiretleri konfederasyonun Karaca obasına mensupturlar. Bunlar üç aşağı beş yukarı bilinen tarihî yollarla Anadolu’ya geldiklerinde, 1339 yılında Maraş, Elbistan yöresinde kurulmuş, sonradan sınırlarını Malatya ve Harput bölgelerine kadar genişletmiş Dulkadir Beyliğine dâhil oldular. Bu beyliğin kurucusu Hasan Dulkadirbeyoğlu Zeynüddin Karaca Bey, önceleri beyliği Mısır’daki Kölemen devletine bağlı iken, 1348 yılında egemenliğini ilan edince, bunu bahane eden Kölemenler(Memluklar) devletince yakalanıp 1353 yılında Kahire’de idam edilmiştir. Sonraları yerine torunu Feyruz Bey geçmiş, ancak jeopolitik durumları gereği önceleri Anadolu Selçukluları, sonraları Osmanlı, Karaman, Akkoyunlu, Safavî, Memluklu gibi çeşitli devletlerin arasında sıkışıp kaldıkları için, 1514 tarihinde Safavî hükümdarı Şah İsmail’i yenen Yavuz Sultan Selim’in bu sefer dönüşünde Doğu Anadolu’da, özellikle, Dulkadir Beyliğindeki Alevi Türkmenlere Şah İsmail’i destekledikleri bahanesiyle verdiğı ağır zayiatlar, bitmeyen takipler sonunda Dülkadir Beyliğini ortadan kaldırdığı görülür. Bu kargaşa içinde beylik içinde yer alan konar-göçer Alevî Türkmenlerden canlarını kurtaranlar gözden ırak kırsal ve dağlık kesimlere çekilerek saklanıp gizlenmişlerdir.

Faruk Sümer’in Oğuzlar (Türkmenler) adlı yapıtına göre, 1580’lerde Yeni İl’de 82 vergi evine sahip “Karacalu” adlı bir oba yaşıyordu. Bu oba, Halep Türkmenleri’nin ana kolundan yeni ayrılmıştı (s.225, 226). Halep Türkmenleri’nin ‘Şamlu’denilen bu kolu, özellikle tahrir defterlerinde, “Harbendelu, Halep Türkmeni ya da Şam Yörükleri,” olarak anılmaktadırlar. Şamlu’nın Acirlü, ya da Ecirlü adlı bir kolu daha vardı. Bu kolun obalarından birinin adı Karacalu idi. Karacalu’nun bir kolu Safavî Türkmenleri içindeydi. Selmanoğlu Ağamverdi Beğ de bu obadandı. Bu oba, Alevî bir köy adı olan Kayseri- Felahiye-Acır üçgeninde, Acirlü bir topluluğun adını taşımaktadır. Acirlü’nün ilk yurdu Nusaybin’in batısındadır. Bence, Acır köyünün Karaca köyü ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Ancak, bu Acır köyünden bir takım ailelerin, yine bir kısım Karacalılar ile sonradan yerlerinden göçüp Kayseri-Sarıoğlan-Karaözü beldesine yerleştikleri sabittir .

            Karaca köyü halkı, yaklaşık 16.yy.başlarında bugünkü köy yerine henüz gelip yerleşmeden önce, şimdiki köy hudutları içinde, Çimiş, Uzuncakuyu, Karaca-viran, Yaylacık, Dibiköy, Kumarı, Toros, Kayrankaş, Hacı köy=Hacı Höyük(Hacıyüğün altı), Han köyü, Karacalar, Ziraat Yunan Yer (çay) ve benzeri mevkilerde irili ufaklı yarı yerleşik, yarı konar-göçer yaklaşık on-ondört ufak obaya dağılmışlardı ki bu durum ve olgular resmî kayıtlarla da bilinmektedir . Refet Yinanç ve Mesut Elibüyük’un hazırladıkları “Malatya Tahrir Defterleri” adlı yapıtın giriş kısmına koydukları harita ile köy adları da, rahmetli köy büyüklerimizin bu konudaki sözlerini doğrular içeriktedir. Anılan bu obaların 19.yy.’ın ortalarına değin yazlık-yaylakları, Gürün-Divriği hattındaki Ayranca, Sarı Çiçek ve Yama Dağı’nın belli bölümlerinde bulunuyordu. Daha önceki Kışlakları Urfa-Viranşehir iken; sonradan oymak çeşitli nedenlerle Malatya yöresine sarkınca, bugünkü köy arazisi ile Yazıhan’ın düzlüğü kışlak olarak kullanılmaya başlandı. Aşağı-yukarı köyün hepsi Beydili Aşiretinin Karacalu oymağına mensuptur. Bunlar arasında “dede ailesi”olarak Leğenuşağı’nın ilk yerleşim yerleri şimdiki köyün 3-4 km.güneyinde bulunan Ören ya da Dibiköy’dür. Ana köy oluşunca hepsi de bu yerde toplanmışlardır. (Kaynak kişi: Köyün tüm yaşlıları ile Hasan Hüseyin Çağlar’ın  henüz yayınlanmamış bu konuyla ilgili kitap çalışmasından).

Hacım Sultan Ocağının Karaca Köyündeki Ana Kaynağı

            Çevrenin önemli köylerinden biri olan Karaca köyünün adı, Türkçedir, bu ismin mensup olduklarını idia ettikleri ‘Beğdili’ aşiretinin ‘Karacalular’ ya da ‘Karacalu’ oymağının adından geldiği kuvvetle muhtemeldir. Zaten bu ad, kişi adı olabileceği gibi, topluluk veya geyikgiller familyasından bir tür yabanî hayvan adı da olabilir. Bu topluluklardan ilk akla gelenler, Sayın Cevdet Türkay’ın dağıldığı yerleri ad ad saptadığı Karacalu Türkmân Yörükânı taifesi aşiret olarak zaman içinde Anadolu’nun yaklaşık 48 bölgesine dağılmışlardır. Bunlardan bir kısmı Halep Türkmenlerinin en büyük kolu olan Beğdili boyunun ‘Küçük Karacalu’ ve ‘Büyük Karacalu’ obalarıdır. Yine büyük bir olasılıkla bu iki oba mensuplarının 1526 yılında çıkan ve 22 Haziran 1527 tarihinde hezimetle sonuçlanan Kalender Çelebi Ayaklanması’na katılmaları büyük olasılık. Çünkü bu konuda bazı tarihsel belgelere rastlamaktayız. Yeri geldikçe bunları açıklığa kuvuşturmaya çalışacağız.

            Kaldı ki, Malatya-Arguvan ilçesi çevresine gelip yerleşen topluluklardan başka, ikinci bir Karaca topluluğu, Elbistan çevresinde yerleşmiş olan Dulkadirli Türkmenleri içinde yer almaktadır. Dulkadirli aşiretinin bütün boyları beyleriyle birlikte Kalender Çelebi ayaklanmasında yer aldılar. Bunun en büyük göstergesi, çok sevilen bir savaşçı olan Dulkadir beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey ile beş oğlunun 1522 yılında Kanunî tarafından hile ile öldürtülmüş olmalarıdır. Dulkadir beyi Şehsuvaroğlu Ali Bey ve oğullarının Kanunî’nin buyruğu ile vezir Ferhat Paşa eliyle katlinden ve mallarına el konulmasından sonra, “Vilâyet-i Türkmân’daki vâki tımarlar”a Devlet hazinesi adına el konulmuştur. Yine Dülkadir Türkmenleri’nin yurtları Osmanlılar tarafından ele geçirilip talan edilmiş; dirliklerinin hepsi ellerinden alınmıştır. İşte Elbistan’lı Karaca topluluğunun, ayrıca Yazır, Sevinçlü, Oruç-Beğlü, Ulaşlu, Urçanlu, Kazancılu, Söylemezlü, Yol-Basanlu, Kara-Haytalu gibi obaları da vardır(Faruk Sümer, Oğuzlar s.144). Yenilgi sonunda, isyana katılan bu toplulukların uzun süre izlerini yitirmek için dağılarak kaçıp saklandıkları düşünülebilir. Çünkü 1530, 1547 ve 1560 yıllarında yaptırılan Malatya vergi yazımlarında, bu boylardan ayrıldıkları kesin olan boyların dağınık oturdukları yerlerde Karaca köyü adı altında bir araya gelmedikleri, bu yerlerin o tarihlerde resmen boş-viran gözüktüğü, hiçbir yerleşim yeri bulunmadığı resmi kayıtlarla sabittir, zaten aksi de söylenemez. Yalnız çevrede bazı küçük obaların varlığı da yadsınamaz. Örneğin Kumarı, Hacı köy (Hacı hüyük), Çimiş, Ören, Yaylacık, Dibiköy, İğdeli, Toros, Kayrankaş, Uzuncakuyu, Karacalar, Karaca-viran, Üçağıl, Kürtkuyu gibi yaklaşık 10-14  irili ufaklı obanın bu çevrede dağınık biçimde konar-göçer yaşadıkları; hepsinin “Harbendelu-Halep Yörük leri, Şamlu” oldukları kayden sabit ise de sayılarının çok az olduğu görülmektedir. İsmail Karacan bunu bir şiirinde daha değişik biçimde ifadelendirerek şöyle dile getirir:

                                   Oğuz Türklerinin Bozok kolundan

                                   Ayrılır gelirsin güzel Karaca

                                   Beydili aşiret Mamulu oymağın

                                   Çözülür gelirsin güzel Karaca

 

Bunların 1527 yılındaki Kalender Çelebi ayaklanmasına kesin katıldıkları, bu yenilgi de kılıçtan geçirilip yok edilmemişlerse, kaçarak isyana katılmayan tanıdıklarının yanlarına saklandıkları ya da sürüldükleri veya affedildikleri sanılıyor. Ayni ozan sezinlediği bu durumu şu dizelerle ifadelendirmektedir:

 

Maraş-Elbistan’dan Malatya kolu

                                   Takibe alınır oymağın yolu

                                   Bu da bir üçüncü Murat oyunu

                                   Yüzülür gelirsin güzel Karaca

 

            Çünkü 16.yy.kayıtlarında, yani Malatya Tahrir Defterlerinde Karaca köyü adına yer verilmemiştir. 1520, 1530, 1547 ve 1560 yazımlarının Başbakanlık Devlet Arşivlerindeki yırtıklar nedeniyle Karaca-Viran köy olarak kaydedilmiş, ancak her nedense vergi nüfusu yazılmamıştır. Karaca’nın oba ve boy olarak yazlağı Yazıhan, kışlağı ise Urfa Viranşehir’dir. 1547 yılına ait tahrir defterinin bir bölümü her nedense yırtılarak kaybolmuştur. Bu bölüm, Karaca ve çevresini içermesi gereken bir bölümdür. Sayın Hamza Aksüt, ‘bu bir şanssızlık değildir, 1560 yazımında Karacalar adıyla yazılı olan yer, mezradır, yani boştur ve defter haricidir’ “Tahrir defterinde Karaca ve Ağca ile başlayan birçok yer adı vardır. Bunların çoğu virandır. Bu yer adlarında Karaca ve Ağca’nın sıfat işlevi gördüğü açıktır. Ancak, Karacalar bir sıfat değil, bir topluluk adıdır. Karacalar, yalnızca konumuz olan Karaca köyü için kullanılmıştır” demektedir. Hamza Aksüt devamla, “Bu bilgiler ışığında şunlar söylenebilir: Onaltıncı yüzyılda Karaca halkı çevrede yaşamaktadır, ancak, çeşitli nedenlerle tahrirleri yapılamamıştır. Ya da şimdiki Karaca köyü halkı onaltıncı yüzyıldan sonra yöreye gelmiş ve Karacalar adlı bu yere yerleşmiş olabilir. Son yazımda (1560’ta) Karacalar “defter harici” olarak kaydedilmiştir ki bu, herhangi bir nedenle onların köyde bulunmadığını ve tahririn bu nedenlerle  yapılmadığını gösterir(age.s.368). Bütün bunlar, Kalender Çelebi isyanına katıldığı kesin olan ve Hacı Bektaş yolağına bağlı bulunan Karacalıların yenilgiden hemen sonra dağılıp kendilerini gizledikleri, saklandıkları görüşünü akla getirebilir. En güçlü olasılık bence de budur. Kolu Açık Hacım Sultan cemaatına bağlı Malatya çevresindeki Kolacalı(Koluaçık) Alevi topluluğunun diğer komşu Alevi topluluklarla birlikte devlet tarafından çok sıkı şekilde izlendiği, hatta bu bağlamda Padişah III. Murat(1576-1595)’ın 1578’de Malatya livasına gönderdiği bir fermanda:

”Malatya Beyliğine hüküm ki: Livanıza bağlı İzolu, Rişvanlı, Eskanlı, Solaklı, Şahhüseyinli, Soydanlı, Eğribüklü, Adaklı, Kolacalı(Koluaçıklı), Bezki, Çakalı, Mihriman, Karasaz ve Kömürlü adlı topluluklar Şah İsmail adına ortaya çıkan hayduda nezir gönderip onun adamı olduklarını, içlerinden yakalanıp bana gönderilen Mehmet adlı kişinin itirafı ile öğrendim. Bu Mehmet ‘nezir gönderen kişileri ben bilirim’ dediği için kendisi bağlı olarak sizin yanınıza gönderilmiştir. Buyurdum ki; Mehmet oralara geldiğinde adı anılan topluluklardan kimler nezir ve sadaka vermiş ise ele geçirilip durumlarını bölge kadılarıyla yargılatasın. Durumları belirdikten sonra suçlu iseler: Dinsel yasalara göre asasın. Kendi halinde olanları incitmeyesin.”(968-Recep- Miladi-1578) demektedir. Bu durumu açıkça sergilemektedir.

            Rahmetli Cemal Özbey, Karaca köyünün tarihini araştırarak şu bilgileri verir:  “Karacalılar, Horasan üzerinden Maraş’a geliyor. Dulkadir federe beylik-devleti içinde yer alıyorlar. Zaten devletin kurucusunun adı da Karaca’dır. Dulkadirlilerin Osmanlılara yenilmesiyle kaçıp Malatya’ya geliyorlar ve şimdiki yerleşim yerlerinin yakınındaki Ören adlı yere yerleşiyorlar. Beğdili boyundan olan obanın başında Feriz Bey vardır. Feriz ölünce oğlu Karaca, oymağın başına geçiyor ve köyün adı Karaca oluyor. Köyün kuruluşu 1650’ler olmalıdır” diyor, doğru olabilir de, çünkü zaman zincirinde dizili olaylar denilen gerçeğe yakın bir varsayım bu. İsyana katıldıkları varsayılan köylülerin nereye gizlendiği bilinemiyor olsa bile, köy yerinde arazi üzerindedir. Hacım Sultan ocağına mensup olan Leğenzadelerin bu köye ne zaman, nasıl geldikleri de kesin olarak bilinmiyor. Ancak, Dede ailesi olarak şimdiki köy merkezine yaya yirmi dakikalık uzaktaki Dibiköy ya da Ören denilen yere yerleştikleri kesin gibi. Çem, Ören ve Dibiköy denilen mevkilerdeki araziler ta baştan beri Leğenuşağı ailesinin kesintisiz kullandığı tapulu mülkleridir.

Cemal Özbey’in verdiği bilgilerin çoğu, babası Ahmet Efendi ile Hoca Abdurrahman Ünlüer’in, Kargı Hüseyin’in ve diğer bazı köy büyüklerinin anlatımlarına dayanmaktadır. Yalnız, ne yazık ki, rahmetli Cemal Özbey’in Malatya Tahrir Defterlerine ulaşamadığı da açık. “Şayet bu kaynağa ulaşsaydı, köyün 1650’lerden 130 yıl önce Karacalar adlı köy ya da mezranın o çevrede var olduğunu görecek ve kurgusunu ona göre düzenleyecekti”diyor Hamza Aksüt (age.s.368). İsmail Karacan kitabının arka kapağındaki şiirinde yerleşim yeri çizelgesinde izlenen yolu bu anlatımlara ve duyduklarına göre şöyle yansıtıyor:                                    

                                   Dulkadir Beyliği konalgan oldu

                                   Yavuz’ların zulmü seni çok yordu

                                   Dedenin babanın o güzel yurdu

                                   Üzülür gelirsin güzel Karaca

            Aslında bu konuda Dulkadir ve Beğdili ögelerine pek itiraz edilemez, zaten Feriz Bey, bilindiği gibi Beğdili boyunun Safavî devletine katılan ünlü beyidir. Feriz Bey, aynı zamanda Beğdili boyunun boy-beyi ailesinin de adıdır . Sayın H.Aksüt’e göre, Feriz’in oğlu(oğlu değil torunu) Karaca’nın 1650’lerde köye ad vermiş olması benimsenemez bir görüştür, diyor. Çünkü bu ad verme, ikiyüz (100-150) yıl daha önceye rastlasaydı itiraz edilecek bir durum olmazdı” diyor (aynı yapıt s.369).Doğru mu söylüyor, gerçeklere yakın gibi duran bu görüşe biz de katılıyoruz.


Hamza Aksüt’e göre,“Karaca köyü halkının (komşu) Balaban, Ambarcık, Korucuk, Boyaca köyleri gibi Şamlu’nun, yani Halep Türkmenleri’nin kırk obasından biri olduğu, Karacalu kolundan geldiği ilk olasılıktır”der. Dulkadır Türkmenleri içindeki Karacalu’nın bir kolundan kopmuş olmaları da ikinci bir olasılıktır. Örneğin Karaca köyündeki Hacım Sultan Ocağı-Leğenuşağı dedeleri ile Basak-Başkınık, Güvenç köylerindeki Karaca köyü kökenli olduğu söylenen Hacım Sultan Ocağı dede kolları Elbistan ovasındaki Dulkadir kalıntısı üç Türk-Alevi köyünün dedeliğini üstlenip, bu köylerdeki talipleri eşite yakın biçimde üç grup halinde bölüşmüş olmaları bunu doğruluyor gibidir. Ancak, Şamlu olasılığı daha güçlüdür. Çünkü onaltıncı yüzyıl yazımlarında Karaca köyü halkının aslında Karaca köyü çevresinde olduğu, öteki Şamlu parçası köylerle (Balaban, Korucuk, Boyaca, Ambarcık vb.) birlikte yöreyi yurt tuttuğu, olağan dışı durumlar nedeniyle ki -bu Kalender Çelebi isyanı yenilgisi sonucu kaçıp dağılmaları olabilir-“defter harici” oldukları, yani deftere yazılmadıkları, köyün boş olduğu anlamınadır. Defter yırtık olduğu için yazım memurlarının bu durumu tutanaklarla belirleyip belirlemedikleri ise bilinemiyor. Köy halkının belki de Elbistan’daki boydan ayrılıp Malatya çevresine inmiş (Karacalu boyunun) Kalender Çelebi olayından sonra sıkı takipte oldukları için kaçıp dağılarak gizlendikleri, belki de bu ailelerin talipler içine sığınıp saklandıkları bile tahmin edilmektedir.

Karaca köyü, çeşitli nedenlerle(kıtlık, hastalık ve özel durumlarla) zaman süreci içinde dışarıya bir hayli göç vermiştir Hekimhan’ın Basak(Başak), Güvenç, Başkınık Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Karaözü köylerindeki bazı aileler Karaca köyünden göç eden ailelerin torunlarından olabilirler, çünkü onların iddiası öyle. Konumuz hep bu tür göçlerin dışındakalan bir husustur. Örneğin:

            -Bir çarık çıkarmaz hastalığı(veba ya da kolera benzeri) sonunda ya da yoksulluk nedeniyle Kayseri-Sarıoğlan-Karaözü köyündeki İskenderoğulları (Uğurlar) ve Pehlivanlar, Karaca köyü kökenlidir. Karaca köyünden ilk giden kişinin adı İskender’dir. Pehlivanlar ise önce Çorum-Gökçam köyüne, sonra Karaözü’ne yerleşmişlerdir. Bunlardan ayrılan bir kolu aşağıda sunacağız.. Karaözü’ndeki ‘Al’ocağına Pehlivanlar ailesi bakıyor. Ahmet Özerdem’in bana gönderdiği özel notta; “Özbek Türklerinin kırk kabilesine bağlı oymaklardan birinin adı Karaca’dır ve Yörüklerde de bir Karacalu taifesi mevcut. Halep Türkmenlerinin en büyük kolu olan Beğdili boyunun Büyük Karacalu ve Küçük Karacalu adlı obaları vardır. 1580’lerde Yeni-il’de (Gürün ve Hekimhan arasında yaşayan 82 vergi evine sahip ‘Karacalu’ adlı bir oba yaşamaktadır. Bu oba Halep Türkmenlerinin ana kolundan yeni ayrılmıştır. Halep Türkmenlerine “Şamlu”da denilmektedir. Şamlu’nun Acirlü adlı bir kolu vardır. Bu kolun obalarından birinin adı “Karacalu.” Bunların bir kolu Safâvî Türkmenleri içindedir. Bu oba Kayseri-Felâhiye-Acır topluluğunun adını taşır. Acirlü’nün ilk yurdu Nusaybin’in batısındadır. İkinci bir Karaca topluluğu Elbistan çevresinde yaşayan Dulkadirli Türkmenleri içindedir. 1560 yazımında bu bölgede ‘Karacalu’ adında bir mezra vardır. Görülen o ki, 16.yy.da Karaca köyü ortada yoktur, ancak Karaca halkı yörede yaşamaktadır. Köyün kuruluşu 1650’li yıllar olmalı. Ancak 130 yıl önce de burada Karacalar adlı bir köy ya da mezra olmalı. Ahmet Özerdem:

Karaözün’deki Öztürkler, Pehlivanlar ve Uğurlar Karaca köyünden gelmelerdir. Yani köken olarak Karacalıdırlar. Bu üç oymakta da dinsel motifler ağır basan bir yaşam tarzı gözükmektedir. Örneğin Öztürklerden Molla Mehmet(d.1856) çok büyük bir dini birikime sahip ve yaşadığı yıllarda köylüsüne büyük hizmetleri olan bir zâttı, maddi ve mânevi olarak herkese yararı dokunmuştur. Halk hekimliği yapmıştır. Bu bilgelik torunu Fatma(Fatiy) Öztürk(1893-1973)’e geçer, bölgenin en iyi sınıkçısıydı. Pehlivanlar “Al Ocağı” sahibiydi. Uğurlar “Divane Dede”nin torunlarıdır. Bu kimse ermiş biri olarak bilinir. Bağında yaptığı çeşmeden su içerek dilekte bulunulmakta, manevi yardım istenmektedir. Yani hâlâ ziyaret yeridir. Ayrıca evindeki ocaktan da kül alırız. Bütün bunların bir raslantı sonucu olduğu söylenemez. Karaca’dan getirilen bazı değerlerin sonucu olsa gerek. Basak’taki Karaca köyü kökenli Hacım Sultan Ocağı dedeleri de Karacalı. Karaözü’ye gelen dedeler de bu bölgenin dedeleriymiş. Daha sonra Hacıbektaş’tan Çelebiler gelmeye başlamış, 1920’li yıllarda dedelerle, 1940’lı yıllarda Çelebilerle bağlar koparılmış. Karaca’dan gelen üç aile grubu da dede değildir, dedelik yapmazlar.”der.

-Yine Pazarcık’taki Salman-ı Pâk türbesi bekçiliğini yapan aile de Karaca köyünden gitme. Bunlar Tarsus’un (Kefeli ya da Yenice) köyünde bir kaza sonucu öldürülen bir dedenin torunları. Yine de Hacım Sultan kökenli dedelerin soyu Seyyid Durak’ın, torununun torunu Seyyid Ahmet’in ve yakınlarının bir dede ailesi olarak yaklaşık ve tahminen 1520’li tarihlerde Karaca köyüne gelip gelmedikleri kesin olarak belli değil. Köyde bu tarihte henüz oluşmamış.

            Bundan başka, Karaca köyünün kıtlık, hastalık ve yoksulluk gibi bazı sebeplerle Adana/Kadirli, Gaziantep/Kilis, Kahramanmaraş/Pazarcık, Tarsus, Kürecik, Kayseri/ Karaözü gibi yerlere ufak çaplı da olsa bazı ailesel göçler verdiği bilinen bir gerçektir. Hatta Kürecik taraflarına giden ve köyde Kel Yakuplar olarak anılan Paşa ve Kel Veli aileleri sonradan köye geri dönmüşlerdir.(Kaynak: M. Mahir Özkoluaçık, Hasan Çağlar, Ahmet ((Efendi) Özbey, Tülek Hasan Özcan, Veli Kuşdoğan, Pamuk Ali Çelik, Paşa Sarı ve o ailenin çok yaşlı kadınları ile Mağuş adlı hanımın bizzat saptadığım beyanları). Bu durumu,  resmi kayıtlara göre biraz daha açarsak köyün nüfus hareketleri şöyledir:

            Araştırmacı-yazar Adnan Işık’a göre“1893’te Karaca köyü 70 hane ve 405 nüfusuyla yörenin en büyük köyüdür. ” Sonradan nüfus daha da artmış, ancak 1950’den sonra, okuma, iş arama amacıyla başlayan göç zamanla hızlanmıştır. Halen köyün % 95’i, başta Malatya merkez olmak üzere, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine (Almanya, Fransa, Belçika gibi) işçi olarak, bir kısmı ise Mersin, Ankara, İstanbul, İzmir gibi yurdun çeşitli yörelerine memur, işçi, iş sahibi, öğrenci olarak gidip yerleşmişlerdir. Öğrenciler hariç, bu göçlerin çoğu daimi olup, geri dönme olasıklıkları binde bir denecek kadar azdır.

                         Bir başka iddia

Bir başka görüşe göre, Beğdili boyunun Karacalu oymağına bağlı topluluklar yaklaşık 1514 sonrası, bugünki idarî sınırları içerisinde, Malatya ili Yazıhan ilçesi Karaca köyünün değişik yer ve mevkilerine gelip, kışlak olarak yerleşmişlerdir. Bu yerler, kayıtlara geçen resmi, eski ve şimdiki adlarıyla Kumarı, Çemiş (Çimiş), Hacı köy (Hacıyuğ), Yaylacık, Toros, Dibiköy, Ziraat Yunan Yer (çay), Uzuncakuyu, Karacaviran, Körpınar gibi yerleşim yer adlarıdır. Başta Av.Cemal Özbey olmak üzere bu görüşü savunanların iddiasına göre, Karacalu oymağının başında, o yıllarda, Feyruz Beğ bulunmaktadır. Feyruz Beğ’in H.928/M.1521 yılında bir oğlu olur, Beğ oğluna oymağın adını verir. Karaca der. Feyruz Beğ Hacı Bektaş Dergâhına bağlıdır. Tüm oymağın ve çevredeki diğer oymakların görgü ve cemleri her yıl Hacı Bektaş Dergâhı’nca görevlendirilen Hacım Sultan kökenli dedelerce icra edilmektedir. Çünkü pir ve mürşid makamı Hacı Bektâş Veli soyu, yanı Çelebilerdir. Bugünkü yerleşim yerine gelmeden önce de köy halkı Alevi/Bektaşîdir. Şimdi de öyle. Aksini gösterir bir bilgi, belge ve söylence de yoktur. Beğdili aşiretinin İran’a gitmeyen bölümü içinde Karacalu(büyük, küçük) oymakları da vardır. Bunun aksini gösteren bir durum ve olgu da söz konusu değildir. Bu oymaklar özellikle Elbistan yöresinde konar-göçer hayatı yaşamaktadırlar.

1526-27 yılları arasında ceryan eden Kalender Çelebi Başkaldırısı’na Karacalu oymağı da önceden haberli ve isteyerek katılmıştır. Çünkü, özellikle Hacım Sultan kökenliler Hacı Bektaş Çelebilerine bağlıdırlar ki zaten öyle karışık dönem ve koşullarda bağlı bulundukları pirlerinden ayrılmaları hiç düşünülemeyecek bir konudur.

Hacı Bektaş Dergâhı postnişini Kalender Çelebi(1476-1527)’nin 1527’de Maraş-Nurhak-Başsaz mevkiinde kendisine ve soyuna çok bağlı Dulkadir Beğlerinden Veli Dündar’la birlikte Osmanlı’nın keskin nişancıları tarafından kalleşçe oklanıp öldürülmeleri üzerine, kesik başları at terkisinde ve Sadrazam İbrahim Paşa nezaretinde İstanbul’a getirildi. (1527-1552) yılları arasında,  Kalender Çelebi’nin yerine ülkedeki kaos nedeniyle henüz bir postnişin ve mütevelli atanmamıştır. Bunun sonucu, ana Dergâh kapatılmış, Çelebiler de ağır baskı altında tutuluyorlardı. 1552’de Kanunî Sultan Süleyman’ın ilk eşi Mahıdevrân Sultan’ın kardeşi Sırp kökenli eski paşalardan Sersem Ali Baba, Çelebiler dışında ilk kez bozulan yolak düzenini sağlamak için “Postnişin ve vakıf mütevellisi” olarak atandı. Bektaşilik bu tarihten itibaren (Babagan ve Dedegân/ Çelebiler) diye iki kola ayrıldı. Çünkü sinsi ve kuşkucu Osmanlı yönetimi öyle istiyordu. Yolaktaki ilk bölünme bu şekilde başladı. Çünkü tarikatı böl/yönet taktiği Osmanlı’nın işine geliyordu. Dahası taktik, “böl, zayıflat, değer kaybı yarat, yıprat, öyle idare et”, taktik buydu!

 Beğdili Aşiretinin Elbistan ve Malatya kesiminde kalan Karacalu oymaklarını Uşak-Banaz-Hacım (Susuz) köyünde ki Hacım Sultan Dergâh’ı ocağından gelen ve Çelebilerden icazet alan dedelerin görgülediği kayden bilinmektedir. Çünkü Hacım Sultan Ocağı, diğer bazı Kızılbaş Alevi ocaklarından farklı olarak “el ele el Hakk’a” ilkesine hiç uymayan bir Bektâşi ocağı görünümündedir; ocağın yapısı, oluşumu gereği dolaysız Hacı Bektaş Çelebilerine bağlıdırlar; her durumda onlarla birlikte hareket etmektedirler.  Çünkü Hacım Sultan Ocağı oluşurken benimsediği ana ilke, sonuna değin Hacı Bektâş Velî’ye ödünsüz bağlı kalmaktır. Ocak, tüm tarihi boyunca bu ilkelerden hiç ayrılmamıştır.

İşte Kalender Çelebi ayaklanması sonrasında taraflarda görülen bu şaşkınlık ve kargaşa ile Osmanlı’yı sarsan büyük olaylar sürüp giderken, sular henüz durulmamışken, oymakta Feyruz Beğ Hakk’a yürümüş, oymağı torunu Karaca Beğ yönetmeye başlamıştır. Sözünü ettiğimiz temel ilkeye ters düşen şu değişik öyküye göre: Karaca Beğ’in 65 yaşında olmasına rağmen, erkek çocuğu olmamış, belki olduysa da hiçbiri yaşamamışdır. Hacım Sultan Ocağına mensup olup, çevrede dedelik yapan ‘Kara Hacı’ adındaki zât ile beğ karşılaşır. Uşak vilayetinden gelen bu dededen Beğ ile talipleri niyazda bulunup “Beğ’in bir oğlu olması ve yaşaması için dua etmesini, lokma vermesini” dilerler. Dede de dua edip lokma vererek: “Beğ, bir oğlun olursa benim adımı koyacaksın” der. Karaca Beğ’in yaklaşık H.994/M.1585’de bir oğlu olur, adını da ‘Kara Hacı’ koyarlar.

Karaca Beğ, o koşullarda oğlunun mükemmel şekilde yetişmesine büyük özen gösterir. Aşiret törelerini, Türkmen geleneklerini, boyun geçmişini, yaşamını, tarikat erkân ve kurallarını öğrenmesi için çalışılır. Küçük Kara Hacı 15 yaşlarına geldiği sırada kendisine adını veren ve halen çevrede dedelik eden Kara Hacı Dede, Karaca Beğ’e konuk olur; Büyük Kara Hacı, Karaca beğe hitaben:Artık çok yaşlandığını, Uşak’tan buraya gelip gitmesinin, Elbistan, Sivas, Malatya’da yaşıyan taliblerini görmesinin bu nedenle zorlaştığını, dedelik işlerini dergâh adına vekâleten yürütmesi için yerine vekâlet edecek uygun bir ismin verilmesini/önerilmesini yapıp yapamayacağını sorar.

Karaca beğ, kendisinin de yaşlı olduğunu (81 yaşında) bir isim önermesinin de talipler arasında yanlış anlaşılacağını, zaten öyle bir yetkisinin de bulunmadığını, o nedenle oymaktaki yaşlılara danışmak gerektiğini söyler. Kara Hacı Dede bu teklifi olumlu bulur. Tüm obalara haber gönderilir, yaşlı talipler toplanırlar. Dede Kara Hacı,  Karaca Beğ’le arasında geçen konuşmaları bu meclise aktarıp, onların görüşlerini sorar. Tüm obaların ileri gelenleri bu işin Karaca Beğ’in oğlu Kara Hacı’ya verilmesini, onun hem bilgi, hem de olgun davranışlarıyla bunu hakettiğini, becerebileceğini söylerler. Kara Hacı Dede, tekrar Karaca Beğ’e dönüp görüşünü alır. Beğ oymak ulularının sözüne “beli”(evet) der. Böylece dede adayını belirlemiş, Karaca Beğ’in oğlu Kara Hacı’yı dede vekili seçmiş olurlar. Bize Başkınık dedelerince aktarılıp/anlatılan söylence böyle.

Bunun üzerine Karaca Beğ’in oğlu küçük Kara Hacı meydana çağrılır. Kara Hacı Dede ellerini tutarak; “Ey muhipler, bundan böyle Hacım Sultan Dergâhı’nı tanıyanlar bu Kara Hacı’yı dede olarak tanısın. Bundan böyle, benim yerime, görgünüzü, ceminizi o yapacak, tüm müşküllerinizi o çözecek, hakullahınızı o toplayacak, ben Hacım Sultan’ın bel oğluyum, küçük Kara Hacı yol oğlu olacak. El benden, hüsnü himmet Hz. Ali’den ve Ulu Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den olsun.” der. Sorunu böyle çözümlemiş olur.

Cem’e katılanlar, Karacalu obasının yaşlıları bunu büyük sevinçle kutlarlar.

Kara Hacı Dede, Karaca Beğ’in izniyle oğlu küçük Kara Hacı’yı yanına alıp birlikte talip içinde gezdireceğini, muhiplerle, taliblerle tanıştıracağını, Ayn-i cem’in ve tarikatın inceliklerini ona öğreteceğini söyleyerek izin ister. İki-üç yıl talip içinde gezdirir, (Elbistan-Sivas-Malatya-Maraş-Antep-Adana yörelerindeki) talipleri gezerler, Kara Hacı Dede bu gezmelerden sonra bir daha anılan yerlere gitmez, Uşak ili Banaz-Susuz’daki Hacım Sultan Dergâhına döner. Hacım Sultan’ın yol evladı olan Karaca Beğ oğlu Kara Hacı, anılan çevrelerde Bektaşî tarikatını vekâleten baba sıfatıyla yürütmeye başlar. Bu yazısız söylenceye göre, Karaca Beğ soyuna Hacım Sultan’ın yol evlatlığı böyle geçmiş olur. Ancak küçük Kara Hacı ve soyundan gelenler bel evladı değildir. O soydan gelenler dedeliği hep böyle sürdürmüşlerdir. Genişleyen ailede görev, işlev bir önceki dede tarafından görev verilen yetenekli kişilerce yürütülmüştür. Bunu, Mustafa Karacan’ın verdiği tasarımlı dayanak öyküleri içinden seçtim. Yine anlaşılacağı gibi bu öykü Baş kınık dedelerinin anlatımlarına dayanmaktadır, ora kökenlidir kaynak oradır. Bu gizlenemeyecek değin açık. Diğerleri buna ne derler bilemem, ama biz yansız kalmaya objektif olmaya çalışarak nesnel inceleme ve irdelemeyi sürdürelim:

Ne yazık ki bu öykü, kanıtsız, belgesiz, havada kalmış, yol yolak bilmeyen birinin tasarladığı sanılan sıradan bir öykü gibi geldi bana. Bir an için gelin hatır belâsı bunu kabul eder görünelim, görünelim ama biz bu sanal tasarımı kabul etsek bile, bunu yol yolak bilenler kabul etmezler ki! Çünkü Aleviliği oluşturan geleneksel ve temel kurumların başında gelen ‘dedelik’ kurumu ile ‘ocak’ sistemine bu sanal öyküyü nasıl sokabiliriz. Buna el “dikme dedelik” der. Söylemeye çalıştığım kavramlar ana yapılardır. Onlar olmadan bina olmaz. Bu iki kurum/kavram yolakta hep anahtar rolü oynar. Bunları hiç göz ardı edemeyiz. Çünkü onlar, Bektâşilik ve Anadolu Aleviliği’ni günümüze taşımış kurumlardır. Aleviliği belirleyen, oluşturup sırtında taşıyan bu iki temel müessesedir. Tarihimizde çok önemli işlevler yüklenmişlerdir, bu hiç yadsınamaz. Öyleyse ocak kurumu ve dedelik sisteminin işleyiş şekli bir yana atılarak ve ocaktaki diğer dedeler, özellikle de buradaki gibi hakları yenen, yetkilerine tecavüz edilen, kendileri hiçe sayılan pir ve mürşit konumundaki Hacı Bektâş Çelebileri (hâşâ) nasıl bir kenara atılarak bir veya birkaç kişi ya da bir kısım taliplerce “dikme dede” tayini normal işleyen bir sistem sayılabilir, bu asla kabul edilemez.  Her akl-ı selim sahibi buna olmaz der, bu nasıl iştir der. Yani böyle sanal bir tasarım yolaktaki, erkân-adab, usul işleyişine hiç uymadığı gibi, o günki gerçeklere de tamamen terstir. Hacım Sultan Ocağını, böyle dikme dede sistemi uygulayan, keyfiliğin geçerli olduğu bir sistem olarak lanse etmek, ben yaptım oldu diyen bir ocak derekesine düşürmek başta bu ocağa saygısızlıktır. Özetle; bu iddia keyfiliklere açık, disiplinsiz, bağlantısız/bağıntısız kurulmuş hayali bir kendini kurtarma tasarımıdır. Hiçbir dede ocağı ocak dışındakilere, hele hele bir kısım taliplere, ağaya, boy beyine, yoldakine, beldekine, kırdakine, sokaktakine sorarak dede tayin edemez. Bu gülünçtür, bence abesle iştigaldir. Bunu kimse yapamaz. Kaldı ki Alevilikte, özellikle de Bektâşiliğin Dedegan kolunda (Çelebiler kesiminde) -bu öne geçme tasarımındaki gibi- dikme dede tayinine benzer tarikat dışı bir sistem asla caiz değildir. Öncelikle bu biline. Kendilerini ya da ailesini öne geçirmek kaygısı taşıdığı anlaşılan bu kurguculara kurgunuz tutarsız, mesnetsiz demek gerekir; çünkü bu kurgulama ana kurallara, iki ana kurumun yapı ve işlevlerine, sistemin işleyiş şekline, geleneklere, Hacım Sultan Ocağının bilinen olmazsa olmaz özelliklerine tamamen terstir. Kaldı ki, bu Kara Hacı Dede de kim pek bilinmiyor.

Anadolu ve Balkanlar Aleviliğinde şimdilik bilinen 280 dede ocağında uygulanan ana kurallardan biri, öncelikle ocak, soyundan gelindiği iddia olunan kutsal kişinin çevresinde toplanan, ona ödünsüz bağlı soy dedeleri ile belli dede ailelerinden oluşur. Ağalar, beyler ya da şu, bu kişi, kurum istediğinde ocak oluşmaz, oluşturulamaz, kimse dede tayin edemez; edilemez. Bir ocağın oluşma koşulları çok değişik ve özgündür. Ana kural budur. Bunun istisnası olmaz, olursa bu olmaz ölür, ocak sistemi de biter. Ocak sisteminin tarihsel işleyişi ve işlevi açık ve bellidir. Nasıl İslâm’sız bir Alevilik olmazsa, dedesiz de ocak olmaz. Ocağın kutsiyeti biter. Bunlar iç içe geçmiş kavramlardır, etle tırnak gibidir, kimse onları ayırtamaz, ayırtmaya kalkarsanız kavram bozulup değişir, koflaşır, anlamsızlaşır, hiçleşir. Bunu böyle bilin. Böyle durumlar da “Ben ettim oldu” demeyin, sistem dışına hiç çıkmayın. Önerim bu. Affınıza sığınarak ben bunu kabaca şöyle ifade ediyorum: Yükü bugünlere taşıyan dedeleri, ocakları dışlarsanız, yük ortada sahipsiz kalır, dağılır; bilinen anlam ve içeriği kalmaz, başkaları onu başka renklere boyarlar, içine başka şeyler koyarlar, adı ve anlamı değişir, anlamsız kalınca da istenilen çözüm olmaz. Hacım Sultan Ocağı ile Dergâh’a bağlı diğer ocaklarda belli aralıklarla ve genellikle yılda bir kez Hacı Bektâş Veli postunda oturan Çelebi’nin onayı alınmadan, onun haberi olmadan asla dedelik yapamazlar. Temel kural budur. Piramitsel Panteon dedelik sistemindeki hiyerarşi bunu gerektirir. Pratikte buna onaylama da denir. Bu kural hep uygulanmıştır. Bu görüşü, eldeki onay belgeleri(icazetnâmeler) doğrular. Bu belgelere icazet, icazetname, ziyaretname, hüccet, izin kâğıdı, izinname, secere, buyrultu gibi adlar da verilir. Burada ana merkez Hacı Bektâş Dergâhı postnişinidir, verilen belgeleri geri alınıncaya değin bu geçerlilik devam eder. Yolaktaki işleyişin düzenli, disiplinli, itirazsız devamlı/sürüp gittiği eldeki bu tür tarihsel/özel belgelerle sabittir. Sözlü gelenek sistemindeki kökleşmiş uygulama da aynı paraleldeki hiyarerşik dedelik sistem çizgisini izler.

Sistem içindeki Hacım Sultan Ocağına gelince, bu ocak tâ 14, 15. ve 16.yy.’lardan beri ana sisteme uygun olarak Hacı Bektâş Velî’yi pir, onun makam ve postunda oturan Çelebi’yi mürşit olarak tanır ve onların ayrılmaz bir parçası olduğuna inanır; bu olgu, eldeki resmi belgelerle de sabittir (kitabın s.17, 27, 44 bkz.). Tüm Bektâşilerce çok kutsal sayılan ”Bâtın Kılıcı” ve “Meydan Taşı” kavramları, Hacım Sultan Ocağı mensuplarını daha çok bağlar. Çünkü bu kavramların muhatabı Hacım Sultandır. Dahası bu ocakta posta oturabilecek zatın, ocak adına dedelik yapabilecek kimselerin mutlaka merkez Hacı Bektâş Dergâhı posnişininden onaylı, hüccetli belge almaları gerekir. Bu bir yol geleneğidir, tarihi gerçektir, ana kuraldır, aksi düşünülemez. Anadolu Aleviliğinin tarihi boyunca kendi içinde, halen de ödünsüz uyğuladığı ana temel sistemlerden birisi de budur.

Zaten tâ baştan beri söylüyoruz, Hacı Bektaş Veli dergâhına bağlı ocakların Karadeniz denilen secere defterlerinin tutulduğu da bilinmektedir. Bu defterlerin 1826 yılından sonrakı olaylarda kaybolduğu, yakılıp yok edildiği söylenmektedir. Vahim yıkıcı olaylardan önce, Hacı Bektâş Dergâhına bağlı ocakların mensubu olan kişilere bu defterlere bakılarak secere düzenlendiği bilinmektedir. Yine sözü edilen ocakların hakullahları onaylı dedelerce toplanıp, Hacı Bektaş Dergâhındaki postnişin Çelebi’ye teslim edildiği tarihsel bir durumdur, halende öyle uygulanıp öyle bilinir.

 Önceki kısımlarda(s.155 vd) dile getirilen görüşe itibar edecek olursak, Hacım Sultan Ocağındaki dedelerin, genel usulün ilkesi dışına çıkılarak atandıklarını kabul etmemiz gerekir ki aslında böyle bir sistemde bu olanaksızdır. Öyle olsa bu kutsal ocağı, kim veya kimler oldukları bilinmeyen“Beğ ailesi”nin dışına çıkaramayız. Yine anılan iddianın devamı gibi gözüken bir başka iddiaya göre de, bu bey ailesinin bir kolu sayılan Seyyid Ahmet(?) oğlu Molla Veli, talipleri olan Hekimhan ilçesinin Başak (Basak) köyüne yaklaşık 1780-1800 yılları arasında göçüp gitmiş, orada dedeliğini devam ettirmişlerdir. Onların da vardığı yer, Karaca beğ’in oğlu Kara Hacı’dır. Söylendiğine göre bu beğ oğlu Kara Hacı dede tayin yetkisi olmayan Dede Kara Hacı tarafından ve bir kısım taliplerin onayıyla dedelik makamına oturmuş, dikme bir dededir. Anlatıya göre durum öyle gözüküyor. Halen bu aile fertlerinin adı geçen üç köyde oturdukları,  bir kısmının soyadlarının “Koluaçık”olduğu söyleniyor. Öğrendiğime göre bunlardan Basak köyünde oturanların bir kısmının halen Mineyik dedelerine, Karaca köyündeki (Temiz Ocağına) bağlı/talip oldukları, Başkınık köyündekilerin Çelebilerle bağ ve bağlantılarını tamamen koparıp bağımsızlaştıkları açıkça görülmektedir(?).Yine bu iddiaya göre, Karaca köyünde kalan ve Leğenuşağı adını taşıyan ailenin bireylerinin bir müddet yaklaşık olarak (1850-1860?) yıllarında dedelik yapmadıkları, görgülerinin Başkınık ve Basak köylerinden gelen dedelerce icra edip yürütüldüğü Karaca köyünde Leğenuşağı dışındaki bir iki kişi tarafından söylenmiş(?). ise de, yaptığım araştırma bunun doğru olmadığını açık biçim de göstermektedir. Bu gerçek dışı varsayıma karşı, topladığım bilgilere göre, Leğenuşağı ailesinin bir mensubu olarak derim ki, hiçbir haklı açıklaması, ussal gerekçesi, geleneksel dayanak ve nedenleri gösterilmeyen adaba, usule ve yolağa aykırı düşen bu görüşlerin hiç birine bir türlü katılamıyorum. Şöyle ki; anılan dönemler ve öncesinde Leğen Hüseyin’in en büyük oğlu ve babasının adını taşıyan Ahmetçe(Ahmet)’in Hacı Feyzullah Çelebi (1710-1761) den; en küçük oğlu Mehmet Ağa’nın ise Hamdullah Çelebi (1767-1853)’den “Hacım Sultan evladı”, bu ocağın birer mensubu olarak icazet aldıkları ve çeşitli yerlerde dedelik ettikleri; yine resmen 1871’de postnişin olmuş Hacı Bektaş Dergâhı postnişinlerinden Feyzullah Çelebi’(1811-1878)’nin, yine aynı soydan Ahmet Cemalettin Çelebi(1862-1921)’nin Hacım Sultan Ocağına mensup Seyyid Ahmed oğlu Leğen Hüseyin torunu Hamza Ağa’ya ve Kepir Hüsöğ(Hüseyin)’ün çocukları Mahı(Vahap) ile Yusuf Ağa’ya dedelik yapmaları için icazet ve izin verdikleri eldeki mühürlü icazetlerle sabittir. İcazet belgelerinde de görüldüğü üzere Leğenuşağı dedelerinin sözü edilen (1850-1870) döneminde de dedeliklerinin kesintisiz sürdüğü açıktır. Yukarıda sergilenen aksini açıklamaya çalıştığımız iddiaya göre, Karaca köyünde dedelik yapan Kara Hacı Dede’nin tayin ettiği Karaca Beğ’in oğlu küçük Kara Hacı’nın (dikme dede)’nin soyundan gelenlere “Türkmen Dede” diğer oymak üyelerine de “Sade Türkmen” denilmekteymiş.

Olacak şey değil, çünkü bu konudaki dedelik kurumu, yaklaşık 250-300 yıldan beri Hacı Bektaş Veli Dergâhı postnişinlerinin görevlendirdikleri dede soylu (Seyyid Ahmet ve oğlu Leğen Hüseyin) ve soyundan gelen kişilerce yürütülmektedir. Halen Karaca köyündeki ‘Hacım Sultan Evlatları’nın ellerinde bulunan secere, icâzet, icazetname, buyrultu, emir gibi evrak-ı müsbiteler bunu doğrular içerik ve niteliktedir. Bunların 250-300 yıllık süre içinde aynı sıfatla eylemli olarak dedelik yaptıkları da sabittir. Keza Karaca köyünde, Leğen Uşağı’nın dışında Hacım Sultan Ocağı olarak Çelebilerden icazet alıp fiilî dedelik yapan başka bir aile de yoktur.

HACIM SULTAN OCAĞINA BAĞLI YERLER

Leğen Uşağı dedelerinin en az 200-350 yıldan beri‘Hacım Sultan Ocağı Evladı’ sıfatıyla dedelik yaptıkları yöre ve köy adlarına gelince bunlar:(Yazıhan ilçesine bağlı Karaca, Hilan, Eğribük köyleri ile Fethiye (Hasanbadrık) beldesi-Elbistan’ın Aşağı Yapalak, Demirci, Çıtlık köyleri–Gürün’ ün Yuva, Külaflı köyleri-Hekimhan’ın Basak, Başkınık, Culfalı, Bahçedamı, Erdahan, Hasan Çelebi-Kuluncak ilçe merkezi ile Tersehan (Tersakan), Başören köyleri-Sivas-Kangal’a bağlı bazı köyleri; Gaziantep-Şehit Kâmil ilçesi Aşağı Kazıklı, Killik köyleri-Pazarcık’ın Salman-ı Pak; Tarsus’un Yenice, Kefeli köyleri; Şanlı Urfa’nın Kıssas ile diğer birkaç alevi köyü, Çorum’un bazı köyleri; Yozgat Akdağmadeni ilçesine bağlı Veziralan, Bozhüyük köyleri, adları geçen köylerde Hacım Sultan Ocağının talipleri bulunduğu bilinmektedir; bu köylerdeki bir kısım ailelerin Hacım Sultan talipleri olup, bir kısmının da Leğenuşağına mensup dedelere bağlı bulundukları alan araştırmaları, Mehmet Mahir Dede ve Ali Onbaşı Dede’nin anlatıları ile sabittir. 1950’den sonra bu taliplerin bir kısmı İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Malatya, Gaziantep, K.Maraş gibi il merkezlerine, bir kısmının ise Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka gibi batı ülkelerine işçi olarak gidip yerleştikleri biliniyor.

Karaca köyündeki Hacım Sultan soyundan geldiklerini söyleyen “Leğen Uşağı” ailesinin elindeki secere, icâzet, icazetname, buyrultu, emir, görev yazıları gibi belgelerin yanı sıra, 1934 yılında soyadı yasası çıkınca, köydeki bazı ailelerin bir kısmının Koluaçık, Özkoluaçık, Eliaçık, Açıkkol, Durak, Ünlütürk gibi Hacım Sultan Ocağını çağrıştıran soyadları almış olmaları, onların sadece Hacım Sultan soyundan geldikleri iddialarına tekrarlamaya yarayan parelel adlar almalarını gösterir. Bu soyadlarının başka özelliği, bağlayıcılığı olamaz, bu olsa olsa bir varsayımdır, zaten aksi de düşünülemez.

Kaldı ki, bu dede ailesinden oldukları bilinen Seyyid Durak (Cüneyd Durak) onun oğlu Seyyid Hüseyin, onun oğlu Seyyid Bektaş, onun oğlu Seyyid (Şah) İbrahim, onun oğlu Seyyid (Şah) Haydar, onun oğlu Seyyid Hüseyin onun oğlu Seyyid Ahmed, onun oğlu Leğen Hüseyin, Leğen Hüseyin’in ilk oğlu Ahmetçe (Ahmet) (dedelik çekişmesi yüzünden üvey kardeşi tarafından öldürüldü), ondan sonra dedeliğe Seyyid Ahmed’in torunu Ahmetçe’nin torunlarından (Tülek) Hasan Özcan; Leğen Hüseyin’in beşinci ve en küçük oğlu Mehmet Ağa, onun oğlu Hüseyin Efendi, onun oğlu Veli Kuşdoğan, onun oğulları Hüseyin Kuşdoğan ve Haydar Kuşdoğan; beri yandan Leğen Hüseyin’in ikinci oğlu Kepir Hüsöğ’un(Hüseyin) oğulları Mahı(Vahap) ve Yusuf Ağa ile Yusuf Ağa’nın torunu Ali Onbaşı (Ülger), onun oğlu Mustafa Hurrem(Ülger); Leğen Hüseyin’in üçüncü oğlu Kör Cuma’dan gelen torunlarından Hamza Ağa ile Gök Hüseyin; yine Leğen Hüseyin’in Kör Cuma’dan gelen torunu Kırbıyık İsmail’in oğlu ana tarafından benim de dedem olan ünlü dede Mehmet Mahir Özkoluaçık ve onun yeğeni kardeşi çocuğu Cuma Naci Özkoluaçık, yine Leğen Hüseyin’in üçüncü oğlu Kör Cuma’nın oğlu Hasan Ağa’nın torunu rahmetli babam İbrahim Özmen, onun yeğeni kardeşi oğlu Hüseyin Özmen(halen Baba) icâzetli veya buyruklu “Hacım Sultan Ocağı Dedeleri” ve evladı sıfatıyla dede ve baba olarak kendi köylerinde 48 cuma toplantıları düzenleyerek, benzer ayinlerle yukarıda adlarını verdiğim bazı köylerde Hacım Sultan talipleri içinde cem yürütüp, ayin icra etmek suretiyle dedelik yapmışlardır, yapmaktadırlar.

Halen de, köydeki Hacım Sultan Ocağı’na mensup Haydar Kuşdoğan ile Mustafa Hurrem(Ülger) Hacı Bektâş Dergâhı eski Postnişini rahmetli Çelebi Feyzullah Ulusoy ile yeni postnişin Çelebi Veliyeddin Hürrem Ulusoy’un yazılı/resmi mühürlü icazetleriyle ve “Hacım Sultan Ocağı Dedesi” sıfatıyla talip içinde çeşitli köylerde dedelik işlev ve görevlerini yerine getirmektedirler. Topladıkları Hakullah’lardan mürşit hakkını da götürüp postnişine vermektedirler. Alevilikte Ocak dışındaki şahıslara, ocak talibi olanları görmek için asla icâzet verilmez, verilemez, bu değişmez ana kuraldır. Bu dahi önemli dedelik ilkelerinden biridir. Bu ilkenin aksini düşünmek bile yanlış olur; çünkü öyle davranışların yolakta karışıklıklara sebebiyet vereceği yadsınamaz.

Bence bu konudaki en sağlıklı tanık-belgelerden biri de; rahmetli Mehmet Mahir Özkoluaçık Dede’nin kabri üzerine bizzat Hacı Bektaş Veli Dergâh’ı postnişin’lerinden rahmetli Çelebi Hasan Hulkî Rıza Ulusoy (1905-1967)Efendi’nin bu kabrin üzerine yazılmasını önerdiği şiirsel kitabedir. Kabrin üzerindeki bu canlı delili de sunuyoruz:
 

        HÜVELBAKİ

Aslı hanedandır, hem nesli Tahir               Mehmedi Mahir eyledi vefat

Tarikat müftüsü idi, Mehmed-i Mahir          Hasan Hulkî diler  ruhuna

Pir-i Tarikata eyledi otuz sene hizmet        Muhammed’den şefaat

Hacı Bektaş Veli eyler ruhuna himmet       Hacım Sultan zade Seyyit Mehmet Mahir

                         Doğum: 1303(1885)                                       Ölüm: 15.2.1952

 

Karaca Köyündeki Hacım Sultan Soyu ve Söylenceli Öyküsü

Bir önceki bölüm pasajlarında değindiğimiz Hacım Sultan Ocağı’nın Karaca köyündeki soyunu temsil edenler zatlar hakkında elde bulunan secere, icazet ve diğer belgeler ile somut bazı ipuçları; dahası bu konudaki belgeler, söylenceler ve ocak büyüklerinin anlattığı durum ve olgular ile eylemli durum zaman tünelinden yaklaşık 250-300 yıl geriye gidilerek verilmeye çalışılmıştır. Ancak bu konularda kesin bir tarihler vererek okuyucuyu yanıltmak doğru olmaz,  onun için yeri geldikçe “fi tarihi” gibi kesinlik arzetmeyen bir deyimi kullandık; çünkü elimizdeki belgeler özel belgeler olup bunlarla kesin yer ve tarih gösterme olanağımız yoktur. Bunun için affınıza sığınır, ilgililerden ve  herkesten özür dileriz. Bu girizgâhtan sonra izninizle biz, söylencelerimize devam edelim:

Seyyid Ahmed oğlu Leğen Hüseyin’in öyküsü

Karaca köyünde Leğenuşağı ailesi, çok eskilerden, yani 250-300 yıldan beri, dede ailesi olarak bilinmektedir. Dede ailesi bilinen bu ailenin kökünü köceğini kurcalarken, bu zaman diliminde geçen bir iki ana olayı anlatmak suretiyle Hacım Sultan ocağıyla ilgili bu dede ailesinin geçmiş durumuna açıklık getirerek, anlam kazandırmış oluruz. Şöyle ki;

 Bunun için, öncelikle, Hacım Sultan soyundan geldiklerini söyleyen ve köyde “Leğen uşağı” ailesi olarak bilinen ailenin durumuna baktığımızda; (hâlen 15-20 kapılar) köydeki en eski ve en yerli ailelerden biri olarak görülür. Mahallenin adı ”Leğen Uşağı” bile aşağıdaki bölümde anlatacağımız olaydan kaynaklanmaktadır. Yani mahallenin adı, hepsinin dedeleri olan “Leğen Hüseyin”in adından gelmektedir. Bu durumun ve adı geçen zâtın yaklaşık 250 yıl önce başından geçen olaylardan kaynaklandığı açıktır. “Leğen” ad ve lakabının doğuş öyküsünü açıp köydeki durumu sergileyerek, yine Leğen Hüseyin’in anlatacağımız özel acıklı öyküsünün yanı sıra, babası Seyyid Ahmed ile onun babası Seyyid Hüseyin, onun babası Haydar ve onun babası Seyyid İbrahim’in ve onun babası Seyyid Bektaş ve onun babası Durak’ ın(Cüneyd Durak, Seyyid Durak)’ın kısaca secerelerini açıklayıp değerlendirerek işin doğrusuna, gerçekçi ve olumlu sonuçlara ayrıca tarihsel bir secere olmadan da varabiliriz diye düşünüyorum:

Leğen Hüseyin’in babasının adı Seyyid Ahmet’tir. Seyyid Ahmet’in babası Seyyid (Şah)Hüseyin ve onun babası Seyyid(Şah) Haydar ve onun babası Şah İbrahim, onun babası Seyyid Durak’tır dedik. Bunların köye ya da köyü oluşturan obalardan birine (Ören ya da Dibiköy veya bir başka oba) mezrasına nereden, ne zaman ve nasıl geldikleri pek belli değil. Ancak, Leğen Hüseyin’in babası Seyyid Ahmed’in mezarının köyün alt tarafındaki yaklaşık 1690-1750’lı yıllarda yapıldığı tahmin edilen, mezarlığın orta yerinde  bulunan, az önce yapım söylencesini anlattığımız kubbesiz düz toprak damlı, iki odalı türbenin büyük odasında yatan Sümüksüz Hasan Dede’nin merkadinin hemen yanındaki mezar oluşu da, en azından onun köyde saygın, önemli bir zât olduğunu açıkça gösterir.(Tanık: Av.Cemal Özbey’in babası Gözübüyük Ahmet Efendi ve adlarını önce verdiğim diğer yaşlı köylüler). Seyyid Ahmet’in babası ve dedesinin köye yaklaşık miladi 1500’lü-en son 1570’li yılların içinde geldiklerinin en önemli habercisi bu mezar işidir. Çünkü Seyyid Ahmed’in babası Seyyid (Şah) Hüseyin’in ve onun babası Seyyid(Şah) Haydar, onun babası Şah İbrahim ve onun babası Seyyid Bektaş, onun babası olan Seyyid Durak’ın lakapları (Seyyid Durak-bitli Durak-Cüneyd Durak) gibi niteli adlar taşıyan kişilerin ayni kişi olup olmadıkları da pek belli değil, ama biz söylencelere dayanarak tek kişidir diyoruz. Ancak yine söylenceye göre, köy alanına gelen ilk dede soylu kişi bu ‘Durak’ adlı zâttır. Bizim görüştüğümüz yaşlı tüm köylülerin ittifak ettikleri husus, değişik bu üç ismin üçünün de ayni kişiye ait olduğu noktasında toplanmaktadır. Bunların bir “dede ailesi” olarak diğer Karaca obalarıyla birlikte veya bu obaların gelişlerinden belki daha sonra Karaca köyüne gelip yerleştikleri kesindir; ancak, nereden, ne zaman geldikleri tam ve kesin olarak bilinmemektedir. Bu konudaki hesaplar hep varsayımlara dayanmaktadır. Gerçekten onların Karaca köyünün bugünkü yerine toplanması sırasında mı, daha önce mi, ya da daha sonra mı geldikleri ve hangi obaya yerleştikleri pek belli değil, kesin tarih de söylenemiyor. Seyyid Durak ile oğlu Seyyid Hüseyin’in nerede öldükleri ve mezarları da belli değil. Sadece Seyyid Hüseyin’in oğlu Seyyid Ahmet’in mezarı belli. Seyyid Ahmet’in Sümüksüz Hasan Dede’den sonra Hakk’a yürüdüğü ve ayni türbe içine sırlandığı biliniyor, bu güvenilir rivayet tanık anlatımlarıyla açık ve kesin olarak saptanmaktadır. Öncekilerin mezarı hiç bilinmiyor. Çevredeki on-oniki obadan birinin mezarlığına mı sırlandılar, yoksa başka yere mi sırlandılar, başka yere mi göçüp gittiler pek bilinmiyor? Belli değil. Basaklı Çil Ali Koluaçık Dede ile Mehmet Mahir Özkoluaçık Dede’nin anlatımlarına dayanarak, bunlar da Leğen Hüseyin’den önceki soyağacı şemasını şöyle sıralarlar: Leğen Hüseyin’in babası Seyyid Ahmet, onun babası Şah Hüseyin, onun babası Şah Haydar, onun babası, Şah İbrahim, onun babası Seyyid, Cüneyd veya Durak Dede. Onun öncesi açık ve sıralı değil gibi.

Seyyid Ahmet’in bir iddiaya göre, tek oğlu vardır. Babasının adını taşıyan oğlu Hüseyin 9-10 yaşlarında iken baba Seyyid Ahmed Hakk’a yürür, köydeki Hasan Dede mezarlığına sırlanır.  Her halde Leğen Hüseyin’in anası daha önce ölmüş olacak ki ana ve babası ölünce köyde en yakın ve tanıdık durumundaki Mılla Haydargil adıyla bilinen büyük aile, yetim ve öksüz kalan başka bir yakını da olmayan Hüseyin’i yanlarına alırlar. Yetim ve öksüz Hüseyin’in babasının evine, taşınmaz mallarına sahip çıkarak onları sürüp kullanmaya başlarlar. Hüseyin onların yanında bir sığıntı (hizmetçi) gibi, o geniş aileye hizmet etmeye başlar. O dönemlerde büyük ailelerde yemek toplu yendiği için yemekte en son kalıntı yani “leğenin dibinde ne kalmışsa o kısım” yetim ve öksüz Hüseyin’e verilir. Hüseyin’in bu sığıntı yaşamının ne kadar sürdüğü belli değil. Ancak bu durum ad koyacak, lakap takacak kadar sürmüş olmalı ki Hüseyin’in adına Leğen lakabı eklenir. Leğen Hüseyin olarak anılır. Leğen, Leğen Hüseyin,10-12 yaşlarına değin bu aileye böyle hizmet eder, hizmette kusur etmez. Ancak Leğen Hüseyin 12 yaşına gelince, yanında kaldığı büyük aile bir tarihte, sürüleriyle otlak ve mer’a olarak kullanılan Aladağ mevkiindeki yerlerine gidip çadır kurarlar, bu yerde bulundukları sırada, aile içinde kötü bir olay ceryan eder. Leğen Hüseyin’in sığıntı olarak bulunduğu ailenin bir kızı hamile kalır. Bu kız, birgün Leğen Hüseyin’e gidip ağlar:“Bak Hüseyin kardeş, sen benim dünya-ahret kardeşimsin ve daha çocuk sayılırsın. Beni amcam kirletti, ama aile onun kışkırtması ile toplandı, o beni senin kirlettiğini söyleyip aile büyüklerini ikna etti, karar aldılar, seni de, beni de  yarın gece öldürecekler. Bu işte senin hiçbir günahın, dâhlın yok, suçsuzsun, boşu boşuna seni de öldürecekler. Ben istemeyerek bu olayda taraf oldum, kendime acımıyorum, ama sana acıyorum, hiçbir günahın ve haberin yok, hemen kaç git” der. Leğen Hüseyin, bu çirkin iftira karşısında şaşırıp korkarak ağlamaya başlar: “Ben nereye kaçam bacım, çocuğum bir yer bilmiyorum, kimim, kimsem yok, nereye gideyim, zaten burada sığıntı yaşıyorum” deyince, hamile bırakılan kız:“Bak Hüseyin, der, senin baban dede idi, talipleri vardı, onların içine giderdi, Arabistan derler bir yerde talipleri olduğunu herkes biliyor, kaç oraya git, onlar seni korurlar, kurtarırlar, bu olayda senin günahın, dahlın, taksiratın yok, Beni amcam kirletti, ama bana sormadan ölüm fermanımızı vermişler, bu gece seni de beni de öldürecekler, kaç git, yoksa ölürsün, sana acıyorum, suçsuzsun”der. Leğen öldürülmekle hem aile namusları temizlenecek, hem olay kapatıla cak, hem de Leğen Hüseyin’in babasından kalan mal ve mülküne el konulacak. Bir taşla üç kuş birden vurulacak. Tecavüzcü amcasının çirkin hareketiyle hamile kalan kız, Leğen Hüseyin’e, Karaca köy arazisinin güney yönündeki Malatya-Doğanşehir-Sürgü Boğazı yönünü göstererek, babanın taliplerinin o yönlerdeki köylerde dağların ardında Arabistan’ da olduğu söylenmektedir, bunu herkes biliyor, oraya kaç git, sor soruştur, Arabistan derlerdi öyle duydum, kaç hiç durma yoksa benimle birlikte, suçsuz günahsız yere seni de öldürecekler, aile büyükleri toplanıp karar aldı, kesin kararlılar, bilesin. Sen benim dünya-ahret kardeşimsin, bana zararın olmadı, elin bile bana değmedi, bunun için sana acıyorum, haydı durma, kaç git, durma git haydi, yoksa bu gece seni de, beni de öldü recekler, sen suçsuzsun kaç kurtul” der. Zaman, yaklaşık XVIII.yüzyıl içindedir.

Leğen Hüseyin olayın şokunda şaşkındır, hamile kızın uyarısı üzerine olayın vahametini ve ne olduğunu pek kavrayamaz, ama can korkusuyla yakın tehlikeyi sezinler, Aladağ’dan “Ulu yol”a iner, yolu izleyerek gece-gündüz demeden ve durmadan, kızın gösterdiği yönde gider, Malatya istikâmetine doğru Kırkgöz köprüsünden geçerek, Sürgü boğazına doğru döner, güney istikametinden hiç şaşmadan yoluna devam eder, geceyi gündüze katar, ot yer, babası Seyyid Ahmet, olgun keramet sahibi, çevrede tanınan, soylu, ünlü ve ağırlığı olan bir dededir, yolda babasını tanıyanlar çıkar, onların da tarifi ve yardımı ile babasının talipleri içine, bugünkü Gaziantep, Oguzeli, Kilis yörelerinden birine, kısaca Türkmen içine, talipler arasına gelir. Tarih fi tarihidir, zaman durmuştur.

 Ancak Leğen Hüseyin’in adını yazdığım yerlere veya yakınlarında bir yere gittiği, oralardan birine yerleştiği kesin. Bu yer sonra anlaşılacaktır. Ancak belki babasının müridlerini ya bulabildi, ya da bulamadı. Ama Alevi Türkmenleri buldu. Onlara sığındı, aralarına girdi, karıştı, büyüdü, boy attı, bıyık saldı, gün geldi, evlendi çoluğa çocuğa karıştı. Bu da kesin. Bu arada dedeliğini bildi, yolunu yolağını öğrenip izledi, taliplerini araştırıp sordu öğrendi. Günü geldi dedelik etti, talib gördü, yüzünü yerlere sürdü, peymançe durup, özünü dâra çekti, semahlara girdi, ‘göğ eşiğ’e yalvardı, özünü öz, yüzünü ak etmeye çalıştı. Âlemlerin Rabbine sığındı, sırası geldi dünya gailesiyle uğraşıp boğuştu, yedi içti, sevdi sevildi, yendi yenildi. Bir oğlu, iki kızı oldu, geleneğe uydu, babası Seyyid Ahmed’in adını oğluna verdi, çok sevdikleri için çocuğu Ahmetçe diye çağırdılar, sanki babasıyla birlikte yaşattılar, Ahmetçe dediler öyle bilip öyle andılar.

Günlerden bir gün, içlerinde bulunup, dede olarak görev yaptığı boyun beyi ona: “Dedem, ben artık yaşlandım, bir oğlan istiyordum, olmadı, soyum kuruyacak, sen bir er kişisin, dede çocuğusun, ocakzâdesin, soyunun sopunun yüzü suyu hürmetine, ocağına bucağına düştüm, soyun Hacım Sultan gibi senin de inşallah Tanrı yanında duan dileğin geçerlidir, makbuldür, kabul görür, bir dua et de, benim de bir oğlum olsun, yoksa ocağım kör kalacak. Eğer bir oğlum olursa o zaman iste benden ne istersen, istediğini vermeye hazırım, ey soyu sopu ulu kişi, güzel insan, ulu dedem, sana sığındım, himmetine kaldım, ocağına düştüm, bunaldım, Allah, Muhammed, ulu Ehlibeyt, Pir Hacı Bektaş, Kolu Açık Hacım Sultan aşkına yardım et, dua et, Allah erenlerin duasını, sözünü kabul eder” der.

Dede Leğen Hüseyin özünü Tanrı’ya salıp, gönülden yalvararak, “ey Tanrı’m senin izninle, kız oğlan kızı er kişi eden ceddim Hacım Sultan aşkına, taşları kayaları hamur gibi yoğuran, ardına düşürüp yürüten ulu pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli kaddessallahü sırrül-aziz aşkına, sana sığındım, şu kulunuz talibimin dileğini kabul buyurup ona hayırlısıyla bir oğlan ver, senin güçün ihsanın sonsuz, sana sığındık, el bizden hüsnü himmet Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesselâm efendimizden, ya Ali, ya Şah ya büyük Allah” diyerek bey ile yaşlı hanımını tekbirleyip sırtlarını sıvazlayarak dualar etti. Tanrı hepinizin, hepimizin duasını kabul etsin, istediğinizi, gönlünüze göre versin, birinizi bin etsin, Allah yardımcınız olsun, Şah-ı Merdan katarına katsın, kerem buyursun, der.

Leğen Hüseyin’in bu duasını Ulu Allah, kabul buyurur, gün gelir, devran döner yaşlı beg ile yaşlı hanımının bir erkek çocukları olur. Bu olay üzerine halk ve yaşlılar arasında:“Er de ne er ha! Öyle Kazıklı bir er ki, Allah’ın izni himmetiyle çok yaşlı beg ile çok yaşlı, hanımına, evlâttan kesilmiş hatununa bir oğlan nasib etti. Beg de ne kazıklı bir baba ki, kocamış yaşında yalvarıp Tanrı’dan nur topu gibi bir oğlan koparıp aldı”derler.. Bu tarih olur, zamanın yüzüne yazılır, bulutun türküsü olur, halkın diline düşer, söylene söylene köyün adı “Kazıklı” olur. Bu günümüze değin bir türkü gibi söylenir gelir, doğum yeri obanın adına “Kazıklı” denir, öyle söylenir.

Beg obasıyla, oğluyla oraya yerleşir, köylerinin adına da bu olaydan dolayı “Kazıklı”adını verirler. Bu köy şimdi ‘Küçük Kazıklı’ adıyla anılan köydür. Halen Gaziantep ilimizin güneyinde Kilis ili sınırına yakın üç-beş Alevi/Bektaşi köyünden biridir. Bu öyküyü , 1956’lı yıllarda Malatya’da askerlik yapan aynı köyden Rıza Gün adlı kişiden, küçük baraka dükkânımızda çalışırken babamla birlikte dinleyip öğrendik, kıvanç övünç duyduk, zaten bu olayı diğer aile büyüklerimizin hepsi de biliyorlarmış evetleyip doğruladılar. Bir tür alan araştırması niteliğindeki bu anlatıyı şimdi buraya alıyorum. Sayın Rıza Gün 70-75 yaşlarında olup halen sağdır; Allah ona ve ailesine daha sağlıklı uzun bir yaşam nasip etsin. Halen Gaziantep’in Küçük Kazıklı köyünde oturmaktadır, askerliğinden bu yana ailece dost olduk, halende telefonla sık sık görüşüyoruz.

Gelelim, işin öbür yüzüne, beg’in oğlu olduktan sonra Hacım Sultan’lı Dede Leğen Hüseyin’in çevredeki Alevi-Kızılbaş-Bektaşi oba ve köylerinde dedelik ünü ve manevi değeri, gölgesinin ağırlığı artar, ününe ün katar, daha çok duyulur, yayılır. Yine fi tarihinde günlerden bir gün dede beg ile birlikte otururlarken, hâl hatırdan sonra beg ezile-büzüle minettarlığını yeniden dile getirerek “dedem, sana ben borçluyum ne olur, sende benden bir şeyler iste, elimden geldiği kadar ben de sana yardım edeyim, hiç olmazsa borcumu böyle ödeyeyim, borçlu kalmak insana yakışmaz” der.

Bunun üzerine dede Leğen Hüseyin: “Beğ benim şöyle bir meselem var, belki duydun, belki biliyor, belki bilmiyorsun, ben buraya küçük yaşta bir iftiraya uğradığım için kaçıp geldim, memleketimdeki babamdan, dedemden kalan arazilere başkaları el koydu, bana yardım eder, güç katarsan, köyüme, ilime dönmek, malıma mülküme sahip çıkmak isterim.” deyince, beg, bu isteği kabul eder, obasından yaklaşık silahlı ve atlı 15-20 kişilik bir grup oluşturup yanına alır, beg ile Leğen Hüseyin, oğlu Ahmetçe, ilk hanımı ve iki kızı olduğu hâlde, birlikte, Kazıklı köyünden çıkıp yaya/atlı Malatya’nın o tarihlerde Alacadağ ilçesinin Arguvan nahiyesine bağlı Karaca köyüne gelirler.

Leğen Hüseyin’in kaçmasından hemen sonra, yanında kaldığı büyük aile ve köylüler ertesi gün Leğen’i ararlar bulamazlar, amcası tarafından tecavüze uğrayan kız, tüm olayı anasına-babasına ve yakınlarına anlatır, amcasının kendisine zorla tecavüz edip kirlettiğini, ondan hamile kaldığını, Leğen’in bunda hiçbir suçunun, kabahatinin, günahının olmadığını söyler, durum anlaşılır, kızı kirleten amca hemen köyü terk eder. Tokat veya Sivas taraflarına gider. Olay zamanla kapanıp unutulur. Bu arada Leğen’in babasından kalan arazilerine, bir kısım köylüler de el koyup malsınırlar.

Ancak fi tarihinde yine birgün onbeş-yirmi atlı ile Leğen Hüseyin ailesiyle köye döner, işgalcilerden mallarını geri ister, Anamın babası-dedem rahmetli Mehmet Mahir Özkolaçık Efendi’den, Veli Kuşdoğan’dan, Tülek Hasan (Özcan)’dan, kör Tamam(Tamoğ)dan, Döndü Anadan bunları çocukken çok duyup dinleyip öğrenmiştim. Leğen Hüseyin, köyün yakınındaki “Yas-tarla” mevkiin de bulunan Kara Cafergil’ in (Cafer Erbaş) elindeki tarlanın dışında kalan tüm mülk ve arazilerinin hepsini işgalcilerden geri alır.  Leğen Hüseyin, karısı, oğlu Ahmetçe ve kızlarıyla köyüne ikinci kez gelip yeniden yerleşir. Onları köye getirip yerleştiren oba beyi ile silahlı/atlı 15-20 talib el öpüp, dededen izin isteyerek helâllık alıp, Antep’e köylerine geri dönerler. Leğenuşağı ailesi köye sonradan gelenler arasında belki de bunun için sayılıyor.

 Aradan yıllar geçer, Leğen’in Kazıklı’dan evlenip birlikte getirdiği, kendisine bir erkek, iki kız çocuğu veren Antepli hanımı ölür. Leğen Hüseyin bu kez tahminen Bekteşlilerden ya da Halöğlerden(Mustafa Karacan’a göre) büyük Halöğ’ün bacısı, Kargı Hüseyin’in yakını olan Tamam (Tamoğ) Ana adlı bir kızla evlendirilir, ondan da, Hüseyin(Kepir), Cuma, Haydar ve Mehmet adında dört çocuğu daha olur. Çok yaşlanan ve yıpranan Leğen Hüseyin Dede’nin de günü gelir, vadesi yeter o da insanların arasından göçer, ölümsüzlük âlemine gider. Dört erkek çocuğu ile Tamam (Tamoğ ) Ana ortada kalır. Onlardan ayrı oturan Ahmetçe kardeşleriyle pek ilgilenip analığına bakmaz, onlarla hiç mi hiç ilgilenmez. Dedelik eder. Tamam Ana da komşuların yardımlarıyla, başkalarının işine gidip çalışarak, pamuk çapalayıp toplayarak çocukların zar-zor geçimlerini sağlamaya çalışır. O tarihlerde Karacalılar Çay mevkiinde pamuk ekmektedirler, Tamam Ana geçim için pamuk işçiliğine gider çalışır, ama geçim zor, bu böyle süremez ki!

Hatta bir kış girimi akşam eve döner, çocukları dışarıda oynamaktadır, bir avuç undan çorbasını yapar, son kalan bir koşam bulgur ile de pilavını pişirir, yarım kuru ekmeği vardır. Oyun çocuklarını beklerken, birden kapı çalınır içeri aksakallı, uzun beyaz saçlı, yaşlı bir ihtiyar girer, “Bacı çok acıktım, akşamların yüzü suyu hürmetine, Hızır’ın payı beni doyur, gideyim”der. Tamam Ana, dışarıda oynayan çocuklarını hiç düşünmeden hemen pişirdiği çorbayı, pilavı, yarım ekmeği yaşlı ihtiyarın önüne koyar, “buyur ye dede, Hızır’ın payı olsun, ye dedem, helâl olsun”der. İhtiyar hepsini yer kalkarken, “bacı Hızır uğrasın, Allah yerini doldursun, kuyula, kuyula versin, hoşça kal” der, çıkar, kaybolur, Tamam Anaçocukları çağırmak için evden hemen dışarı çıkar, beş-on evli ufacık köyde ihtiyar sanki yel olup uçmuştur, kime sorduysa öyle birini görmedik derler, Tamam ana şaşırır. Çocukları oyundan toplar, eve dönerler, görür ki, boşalan çorba tenceresi dop doludur, boş bulgur pilavı tavası ağzına kadar pilav doludur, ekmek bohçası ağzına değin ekmek doludur, şaşırır kalır. Ama anlar ki akşamüstü eve gelen koca, boş değil, ermiş bir kişidir, Hızır’dır; yerlere kapanıp Allah’a şükreder, dualar eyler, affını diler, O’ndan yardım ister, şükürlerini, hamd ü senalarını içtenlikle ve sade bir biçimde Tanrı’ya sunar. Niyaz eder. Yardım ve inayet diler, istiğfar eder, yerleri gökleri öper.”

Çocuklarıyla Tamam Ana sonsuz şükran duyguları içinde, yatacakları sıra yine kapı çalınır, Tamam Ana kapıyı açar, bir köylü ile ardında yaşlı bir adam çıka gelir. Tamam ana “Buyurun” der. Devamla: “Hayırdır komşu” diye sorar. Köylü: “Tamam Ana senin ve çocuklarının durumunu biliyoruz, biliyoruz da, bizler de öyle yardım edecek kadar pek zengin değiliz ki, sana yardım edelim, anlayacağın yardım edemiyoruz”diyerek ardında bekleyen adamı gösterip: “Bu adam Ermeni Vartan Efendi sen tanımazsın, bunun Kuruçay’dan Yazıhan ovasına su çıkaran bir arkı var, değirmenleri de var, bu ark ile değirmene ve ovaya su taşıyan arkın suları bazen taşar, bazen keçi, mal, tilki basar delinir, bozulur, bu küçük taşkınların önlenmesi amacıyla ark için bir bakıcıya ihtiyacı varmış, ben eskiden beri tanırım, dost ve efendi bir kimsedir, bakıcı arıyor, benden sordu, ilk aklıma senin büyük oğlan Hüseyin geldi. Hüseyin 12-13 yaşında var herhalde, bu işleri yapar diye düşündük, eğer verirsen, yarın hemen gidip işe başlayacak, köyümüze yaya bir-iki saatlik yolda, hemen Yazıhan ovasının Kuruçay’a bakan yüzünde, iş kolay sadece ark boyu gezecek, akıntı filan görürse elindeki kürekle kapatacak, yapacağı iş bu. Ne dersin?”der. Tamam  ana teklifi hemen kabul eder: Ermeni de biraz para verir, evde aşı, ekmeği unu bulguru çoktan bitmiş, nana muhtaç Tamoğ ana, birden bire karanlıktan aydınlığa çıkıp, bolluğa berekete gark olduğu için konukları gidince yerlere kapanır, tekrar tekrar Allah’a şükürler eder, göğ eşiğin sahibine hamd ü sena ve dualar eder, çocuklarıyla rahat bir yaşam sürmeye başlar. (Kaynak: Torunları İnsaf, Mine (Nene) Hatun ve Büyük Tamam; hepsi de  rahmetli olmuş Leğen Uşağı ailesindeki yaşlı kadınların anam Hatice Özmen’e anlattıkları) Tüm Leğenuşağı kadınları gibi annem de bu öyküyü hep bilir; duyduğu kişiyi de söyler, bunu bir övünç kaynağı olarak anlatırdı.

Aile İçi Bir kaza-Çok Acı Bir Felâket

Hacım Sultan Ocağının Karaca köyündeki temel ana kaynağı olan kolun temsilcisi Leğenuşağı ailesinin o tarihlerde tek büyüğü olan Leğen Hüseyin’in ölümünden sonra, aile içi dedelik kurumunu Leğen’in büyük oğlu Ahmetçe yürütmekte, talip içine gidip dedelik etmekte, başka yer ve köylerdeki talip içine icazetli bir dede olarak her yıl gidip gelmektedir. Leğen’in ikinci hanımı olan Tamam Ana’dan olma dört oğlu ise, küçük oldukları, Ahmetçe’nin üveyi bulundukları için dedelik yapamamakta, onun nimetlerinden, hakullah parasından yararlanamamaktadırlar. Tarlalarını sürecek öküzleri, ekecek tohumları bile yoktur. Yokluk, yoksulluk, perişanlık diz boyu…

Yıllar böyle geçip gider, yine fi tarihinde bir gün, Ahmetçe kendisi atında, dedelikten getirdiği hakullah eşyalarının yüklü olduğu iki-üç katırı da arkasında bağlı, batıdaki Sarsap yolundan köye girdiği sırada, evinin damı üstünde gezinmekte olan Leğen Hüseyin’in ikinci oğlu Kepir Hüseyin, ağabeyinin böyle dedelikten gelip selâmsız sabahsız kendi evine gitmekte olduğunu görünce, sinirlenerek kendilerine hakullahtan hiç pay vermeyen baba bir ana ayrı ağabeyine, “yıllardan beri dedelikten kazanıyorsun, ama bizim payımıza düşeni vermiyorsun, hakkımızı yediğin yeter, bizde aynı babanın çocuklarıyız, aynı dedenin torunlarıyız, kardeş olarak bize hiçbir yardımın olmadığı gibi, dedelikten kazandığın hakullah hakkımızı da vermeyip yiyorsun, şimdiye kadar birikmiş hakkımızın yerine bugün getirdiğin malları evine götürme, bu bizim hakkımız, bize ver, biz de o dedenin, o soyun evlâdıyız, yediğin yeter hakkımız ver” deyince aralarında bir tartışmadır başlar, verirsin-vermezsin münakaşası kavgaya dönüşünce damın üzerinde bulunan Kepir Hüsöğ lakabıyla anılan Hüseyin Ağa yerden aldığı bir taşı üvey ağabeyine fırlatır, at üstünde evine doğru gitmekte olan Ahmetçe, boyun ya da kafa kısmına isabet eden taşın darbesi ile attan düşer başı yerdeki büyük taşa gelir ve derhal rahmet-i Rahman’a kavuşur. Öfke ve bir kızgınlık sonu meydana gelen ve ölüme yol açan, kazaren atılan taş tüm aileyi derin bir yasa boğar. Divâne adıyla tanınan doğuştan ermiş İboğ Baba da o sıralar köydedir. Ahmetçe’nin ölümü üzerine İboğ Baba bu olayda kendine göre bir yargılama yapar. Ağbaba’gilin damın üstünden İmam Hasan  türbesine doğru seslenerek:“Değmeyin, değmeyin ha, Erenler Köse’ye (Kepir Hüseyin’i kasteder) değmeyin, suç Ocak gömendedir, suç Ocak gömendedir (Ahmetçe’yi kasteder), Köse’nin suçu yok (Kepir Hüseyin’i kasteder) Köse’nin suçu yok” diye üçer kez bağırarak el kol hareketleri yapar. Bu olay ve hitabı üç gün aynen sergileyip sürdürür, Köylüler İböğ Baba’ya “ne yapıyorsun” diye sorduklarında: “Köse ile Ocak gömen öbür tarafta yargılanıyor da gerçeği söyleyip Erenlere yardım etmesini diliyorum.” Baba bir, ana ayrı iki kardeş arasındaki kanlı ve feci olay böylece kapanır. Bütün aile üzgündür büyüklerimizin anlattığına göre gerçekten Kepir Hüseyin seyrek sakallı köse, koca kafalı biri imiş. Köydeki Karaca-Marmikan köyü mera ve yayla sınır davalarında köye lider olup yardım etmiş.

İboğ Baba hakkında, Şarkışla’nın Ağcakışla bucağına bağlı İğdecik köyünden olup Hamdullah Çelebi(1767-1836)’nin âşıklarından olan Âşık Velim (öl.Hicri 1270/Miladi 1854) ’in “Sene 1247 olmadan” (m.1831) dizesiyle başlayan bir şiirinde dergâhdaki bir cemi anlatırken tarih vererek açıkça vurguladığı, coşkusunu dile getirdiği, o güzel demleri andığı lirik şiirinde özünü meydana şöyle serer:

Samıt Ana samıt kaşlı yayınan

Haylide intizar hub didarınan

Haber duydu hayat verdi serinen

Dervişlerde İboğ Baba şad oldu

İboğ Baba’nın 1824 yıllarında Hacı Bektaş Dergâhı’nda vefat ettiği sabittir. Çünkü Dergâhın mezarlığında bulunan mezar taşında bu tarih yazılı idi. Buna göre, anılan öldürme olayının sözü edilen 19.yy.’ın hemen başında ya da 18.yy.’ın sonlarında ceryan etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Veli’m bir şiirinde ustası Kemteri’nin 1818’de vefat ettiğini yazdığı mersiyede açıkça belirttiğine ve 60 yaşlarında bir kaza sonucu vefat ettiğine göre, Ahmetçe’nin ölüm olayının bu tarihlere göre kesin olmamakla birlikte aşağı-yukarı 1790-1800 yılları arasında vaki olduğunu tahmin edilebiliriz.

Bu ocağın Karaca köyünde oturan şimdiki dedeleri, Hacım Sultan’ın torunlarından köye ilk gelen Seyyid Durak’ın torunu Bektaş’ın oğlu Haydar’ın oğlu Seyyid Hüseyin’in oğlu Seyyid Ahmet’in oğlu Leğen Hüseyin’in oğulları Ahmetçe, Kepir Hüsöğ(Hüseyin Ağa), Cuma, Haydar ve Mehmet Ağa soyundan gelmektedirler. Bu soyun en tanınmış dedesi Mehmet Mahir Özkoluaçık’tır, kendisini yetiştirmiş Hacıbektaş Dergâhı postnişinlerinden önce Veliyyeddin Hurrem Çelebi(1867-1940)’den; daha sonra Ali Rıza Ulusoy Çelebi(1910-1968)’den Hacım Sultan evladı olarak icazetnameler almış, talipler içinde erkân, yol yürüterek kesintisiz tam 30 yıl yoluna, Allah’a, pirine, mürşidine hizmet etmiştir. Çelebi-postnişin Ali Rıza Ulusoy’un 1952 yılında bizzat kaleme alıp, Mehmet Mahir Dede’nin mezarına yazdırdığı kitabede (bknz. s.160) onu “tarikat müftüsü” olarak nitelendirdiği sabittir. Aynı zamanda şair olan Mahir Dede, Hicri 1303/Miladi 1887 yılında doğmuş, 1952 yılına dek köyünde yaşayıp dedelik ederek sonunda Hakk’a yürümüştür, gerek Mehmet Efendi, gerekse ondan sonra dedelik yapan ve halk arasında Ali Onbaşı adıyla maruf olan Ali Ülger, Hacım Sultan’ın ardılı bulunduğu Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye ve evlâtları olan Çelebi’lere içtenlikle bağlı, tıpkı kendilerinden önceki soyları gibi, hepsi de Çelebilerden dede icazetli taliplerince sayılıp sevilen kimselerdi.

Hamza Aksüt “Tenci köyündeki Kızıldeli Ocağı ile Karaca, Basak, Başkınık ve Güvenç’teki Hacım Sultan Ocağı musahiptir. Her iki ocağın mürşidi Karaca köyündeki “Zeynel Abidin Ocaklı” dedelerdir” demektedir ki, bu, Hacım Sultan Ocağı yönünden tarihî gerçeklere, eşyanın tabiatına tamamen ters düşen bir görüş ve sakat bir yorumdur.

Aynı yazar bu kez de “Aleviler” adlı kitabının ‘içindekiler’ kısmının ‘Bölüm IV’kısmındaki “Avuçan-Ağuçan Ocağı” alt başlığında sıraladığı ocak adları arasında sondan ikinci olarak “Hacım Sultan (Seydi Ahmet) Ocağı” olarak gösterdiği ve kitabın 227.sayfasında alt başlık olarak gösterdiği (13. Hacım Sultan (Seydi Ahmet) Ocağı) başlığı altında: “Ocak üyeleri Malatya’nın Hekimhan ilçesinin Basak, Başkınık ve Güvenç köylerindedir. Yazıhan’ın Karaca köyünden ilkönce Basak köyüne gelen ocak üyeleri daha sonra öteki köylere dağılmıştır.” Şimdiki köy yerinde toplanma dağılmadan önce…

Ocak üyeleri Seydi Ahmet soyu olarak bilinmekte ve bunların ilk atalarının Durak adlı birisi olduğu söylenmektedir. Durak, on altıncı yüzyıl belgelerinde sıklıkla geçen bir addır. Ocağın piri Karaca köyündeki Seyit Temiz evladıdır. Mürşit ise Mineyik köyündeki Zeynel Abidin dedeleridir. Hacım Sultan ocağının musahibi, Fethiye kasabasındaki Seyit Ali ocağıdır. demektedir. 

Bu yazarın aşağı dip notta (155, 156) andığımız iki yapıtında da bu konularda büyük yanlış ve hata yaptığı açıktır. Bu konuda kendisine özetle, şunları soralım:

-Araştırmanız sırasında, Karaca köyündeki “Seyit Temiz evladı” dediğiniz muhterem şahıslarla, öncelikle ve özellikle aile büyükleri ve dedeleri İsmail Temiz ve Hüseyin Temiz ile hiç görüştünüz mü? Kendilerinden soylarını ve soy ağaçlarını, köklerini hiç sordunuz mu? Onlar size ‘Hacım Sultan Ocağı’ndan olduklarını söylediler mi, yoksa bizim de bilmediğimiz başka kaynaklara mı dayanıyorsunuz? Karaca köyüne bu aile ne zaman gelmiş, hiç sordunuz mu? Basak, Başkınık ve Güvenç köylerine göçtüklerini ileri sürdüğünüz Hacım Sultan Ocağına mensup dedelerin soylarının Karaca köyünden ayrılma tarihlerinde o köyde ‘Seyit Temiz Ocağı’ dedelerinin bulunup bulunmadığını açık ve kesin olarak saptayabildiniz mi?’ Bu soruların yanıtlarını sözünü ettiğim muhterem zâtlardan sorup öğrenseydiniz, çok farklı sonuçlara varıp, gerçekleri açıkça öğrenirdiniz. Elinizde hiçbir kanıt olmadan, sadece sanal varsayımlarla, araştırmalarınızı derinleştirmeden, basit dikkat ve titizliği bile göstermeden, yüzeysel biçimde çalakalem tarih değil, roman bile yazılamaz. Kaldıki, hetere ve komplike bir yolak olan Bektâşiliği derinlemesine bilmeden onun bir kolu olan Hacım Sultan Ocağını da öyle yüzeysel bir röpörtaj yazar gibi birkaç cümle ile geçiştirmek hiç olmaz.

Hacım Sultan Ocağı tarihsel seyri içinde Seyit Temiz Ocağına değil, hep Hacı Bektâş Çelebilerine bağlı bir ocaktır. Derinlemesine ve çok yönlü bir araştırma ile bunu saptamak mümkündü. Bu yapılmasa bile, Seyit Temiz Ocağının adlarını verdiğim dedelerine giderek Hacım Sultan Ocağı ile ilgileri, hatta ‘piri’ olup oldukları sorulabilirdi. Yazarın bunu bile yapmadığı anlaşılıyor.  Hangi belge, bilgi, veri ve olgulara göre bu iddiayı ileri sürdüğü tesbit edilmeden, bunlar bir bir gösterilmeden, açıkça ortaya konulmadan, bizzat Seyit Temiz Ocağı dedelerine kendilerinin ya da soylarının ‘Bektâşi yolağına’ başlangıçtan bu yana veya sonradan mensup olup olmadıklarını açıkça ve kesin biçimde belirlemeden,  sanal ve yüzeysel bir sava dayanarak, bunu tarihsel bir gerçekmiş gibi öne sürmek bence doğru olmaz. Ayrıca bunun kimseye de bir yararı dokunmaz. Yani ortalığı karıştırmaktan öteye gitmez. Çünkü sözünü ettiğiniz Temiz Ocağı ve bu ocağa mensup adını andığım zâtlar, Hacım Sultan soyundan ve ocağından değillerdir, yazar gidip kendilerine sorsaydı, zaten onlar ‘olmadıklarını’ açıkça söylerlerdi. Bundan çok eminim. Zira onlar da gerçek durumu benden de, senden de, herkesten de çok iyi bilirler. Keşke yazar , onlara gidip sorsaydı, bu yanılgılara düşmez, bu konularda tüm gerçekleri öğrenip gerçeği yazardı.

Ayrıca, Seyit Temiz Ocağı’nın mensup olduğu köklü ocak hakkında, ‘Mineyiklilerin Soy Ağacı/Seyit Temiz Evladının Soyu’ konusunda belgelere dayalı bir çalışma yapıp bu yönde mahkemeden olumlu karar bile alan aynı soydan Avukat Muharrem Naci Orhan’ın bu ailesel çalışmasını yansıtan büyük araştırmacı-yazar rahmetli Nejat Birdoğan’ın “Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi adlı yapıtının(209-225) sayfaları arasında yer alan konuyla ilgili bölümü sayınAksüt ya görüp okumamış ya da okumuşsa bile bu yönüne hiç dikkat etmemiş, konuyu irdeleyip değerlendirmemiştir.  Durum açıkça bunu göstermektedir.

Ders vermek gibi olmasın, araştırmacı dediğin tek yönlü, yüzeysel olmamalıdır, derinlere dalan bir dalgıç gibi hareket etmelidir; araştırarak, kaynaklara inerek, titizlikle ve kılı kırk yararak konuyu irdeleyip değerlendirmelidir, sanal varsayımsal yakıştırmalarda bulunmak hep yanılgılara neden olur, doğruları saptırır, insanı açmazlara sokar, yanlışlara düşürür. Bu hem çok ayıp, hem de bilim adına yakışık olmayan bir olgudur. Alan araştırması yapıyorum diyeceksin, bulutlarda gezeceksin. Tüm tarihi boyunca Hacı Bektâş’a bağlı olan ‘Hacım Sultan’ı ve Ocağı’nı  ‘Aleviler’ kitabında ilgisi olmayan ‘Bölüm I’deki “Hacı Bektâş Ocağı” bölümüne dâhil etmeden, ‘Bölüm IV’deki “Avuçan-Ağuçan Ocağı” bölümüne dâhil etmesi bu iddiamızı doğrulayan bir yanlıştır.

Çünkü temelde Kızıldeli ile Hacım Sultan’ın yakınlığı Hacı Bektaş Velî’den dolayı akrabalık ve tarikat açılarından değerlendiriliyorsa bu doğru olabilir. Ancak “Zeynel Abidin Ocağı” Ağuçan dedelerinin Pir Hacı Bektaş’a bağlı Hacım Sultan dedelerinin mürşidi olduğu tamamen sanal, doğru olmayan, gerçek dışı bir varsayımdır. Çünkü Hamza Aksüt’ün sözünü ettiği “Dedegil” ailesinin Karaca köyüne ne zaman geldikleri bellidir. Bunu aile büyüklerinden birine, İsmail Temiz’e ya da Hüseyin Temiz’e sorsaydı, gerçeği hemen öğrenirdi. Kaldıki bunların Karaca gelişleri, Basak dedeleri soyunun Karaca’dan ayrılmaları tarihinden çok sonradır.

Karaca köyündeki “Temiz Ocağı”na mensup iki haneli “Dedegil” ailesi Arguvan’ın Minayik(Mineyik) köyünden göç ederek Yazıhan ilçesinin Etigen (Pirinçlik) köyünün Dedeninbükü mezrasına yerleşmişler, 1865’li yıllara değin Tohma suyunun kıyısındaki bu mezrada, yani şimdi baraj suları altında kalmış olan bu yerde oturmuşlar. Drijan aşiretine mensup Bırmik Kürtleri gelip bu köye yerleştikten sonra, ailenin büyüğü Ali Bey Dede’nin başından bir iftira olayı geçer. Dede ailesinin ellerinde bulunan yaklaşık 400 dönümlük sulu araziyi almak için müfteriler Ali Bey Dede’nin büyücülük yaptığını, kızların, kadınların tırnaklarına yazılar yazarak onları yoldan çıkarıp elde ettiğini, hatta bir kadına tasallutta bulunduğunu iftiraen söylerler, dahası Malatya Kadılığına şikâyette bulunurlar. Çirkin iddia böyledir. Bunun üzerine Ali Bey Dede’nin, bu iftiradan korkarak davadan vazgeçme karşılığında arazisinin büyük bir kısmını bu müfterilere terk etmek zorunda kaldığı, çevre köylerde, talip içinde bu iftira olayı duyulmadan Ali Bey Dede’nin öteden beri tanıdığı-dostu Karacalı Hamza Ağa’dan yardım istediği; onun da acıyarak Dedegil ailesine Karaca köyünde kendi evinin hemen üst tarafındaki arazisinden yer verdiği, dedenin de ailesiyle göçüp Karaca köyüne gelip yerleştiği kesin olarak bilinmektedir Bu iki kapıdan ibaret aile ocaklarının adından dolayı Temiz soyadını taşımaktadırlar. Bu durum, Hamza Aksüt’ün  sanal tasarımsal iddiasını mesnetsiz kılmaktadır.

Temelde Hacım Sultanlılar Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi ve onun evlatları Çelebileri mürşit bilir, mürşit tanırlar. Oysa Hamza Aksüt’ün sözünü ettiği aile Hacım Sultan Ocağına değil, ana kolu Arguvan’ın Mineyik köyünde bulunan “Aguçan Ocağı”na mensubtur. Mineyik dedeleriyle akrabadırlar, hatta onlardan bir kısmıyla aynı soyadını taşırlar, bence önemli olmasa bile, onlar pençeci değil, erkâncıdırlar. Yine yanılmıyorsam, Karaca köyünde Haydardede Uşağı’ nın küçük bir kısmından başka Karaca köyünde talipleri bile yoktur. Özetle, Hamza Aksüt’ün anılan iki kitabında sözünü ettiği dede ailesi, yaklaşık 1865’li yıllarda, Pirinçlik(Etigen) köyüne bağlı halen baraj altında kalmış Dedeninbükü mezrasına Drijanlı Kürtlerin gelip yerleşmelerinden sonra, Hamza ağa tarafından getirtilerek Karaca köyüne yerleştirilmiş iki kapıdan ibaret bir ailedir. Karaca’daki Hacım Sultan Ocağından ayrılıp Basak, Başkınık, Güvenç köylerine yerleştiği öne sürülen ocak mensuplarının 1530-1570’lerdeki göçlerinden çok sonra 1865’de Karaca’ya getirip yerleştikleri bilinmektedir .“Dedegilller” adıyla anılan ve Temiz soyadını taşıyan bu aile, kendilerini, hiçbir zaman Hacım Sultan’lı saymamıştır, saymazlar da. Çünkü onlar Zeynel Abidin ocakları grubundan, Mineyik dedeleriyle akrabadırlar, kendileri de Ağuçan Ocağına mensup olduklarını söylerler. Hacım Sultan Ocağı’na mensup değillerdir. Hatta bu ocaktan Hüseyin Temiz’in kitabı bile bu konuda bizim görüşümüzü doğrular.   Bu ocağın tanınmış dedelerinden rahmetli Ali Yusuf Temiz Dede ve yakınlarının Hacım Sultan Ocağı ile Hacı Bektaş Çelebileri ile hiçbir ilgileri ve bağlantıları yoktur, üstelik Karaca köyüne çok sonra (1865) geldikleri de apaçıktır. Zaten bunu onlar da kabul etmektedirler. Ayrıca Karaca köyündeki Hacım Sultanlıların hepsi de pençecidir. Hacı Bektaş’ı pir ve Çelebileri mürşit bilirler. Yani Hacı Bektaş Çelebilerine bağlılardır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli’nin yakın akrabası ve onun üçüncü ardılı durumundaki Hacım Sultan’ın ve bu ocağa bağlıların pençeyi bırakıp erkâncı olması da düşünülemez, bu eşyanın tabiatına ters düşer, onlar öyle söyler öyle inanırlar. Çünkü Hacım Sultan Ocağı’nın kökü olan Uşak’ın Susuz’daki Hacım Sultan Dergâhı, 19.yy.‘ın ilk çeyreğine (1826’lara) değin, Hacı Bektaş Dergâhı’ndaki Çelebilere bağlı olup, dergâhın kurulduğu 13. veya 14.yy. başlarından bu yana da tüm postnişinleri Hacı Bektaş Dergâhı postnişini olan Çelebilerce atanmaktadır. Kitabımızın Hacım Sultan vakfı bölümünde sunulan resmi belgelerle de bu husus detaylı biçimde açıklanıp gösterilmiştir (bknz. s. 17, 27, 28, 49).

Bu bağlamda,“Hatta Asitane-yi şahane olarak da bilinen Şahkulu Sultan Dergâhı’ nın ünlü postnişini merhum Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın “Divan”ında bulunan şu dörtlük, tarik(erkân) kullanan ocakzade Alevi dedelerinden farklı olarak pençe ile görünen Bektaşiler arasındaki pençe-tarik ikiliği o günlerin bir kalıntısı olarak bugünlere intikal etmiş, gündemde tutulan bir sorun olup, Hacı Bektaş Dergâhı Çelebileri ile onlara bağlı ocakların ve dedebabaların bu konudaki görüşlerini de çok iyi yansıtmaktadır:”  

Sofu niçin taptın kuru değneğe

Tapacak pençe-i Âl-i abâdır

Değneğe hebâdır emek vermeğe

Elhl-i beyt pençesi derde devâdır

Bu konudaki taktiri artık Hamza Aksüt’e değil, siz okurlarıma bırakıyorum.

 Hamza Aksüt’ün “Anadolu Aleviliği’nin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri” adlı yapıtının (23-26); (32-37); 93, 96, 104,109, (164-167), 190, 194, (299-305), (315-320), 323, 334, (339-343), 346, 347, (359-366) sayfaları ile aynı yazarın “Aleviler” adlı yapıtının(227-231) sayfalarında çeşitli vesilelerle konularımıza uzaktan yakından yapılan değinmelerin çoğunun dayanaksal sanal varsayımlar olduğunu belirtip sadece anımsatmakla yetinelim.

Yine araştırmacı-yazar Ali Aksüt’ün “Fethiye (Hasan Badrık)” adlı kitabında değindiğimiz bu konularla ilgili bazı değinmeleri var ki, ilerideki bölümlerde bunları da ele alacağız. Ancak, Fethiye beldesinde Ali Seydi ya da Seyit Ali diye bir ocak yoktur.

 Ali Aksüt’ün konumuz açısından en doğru ve gerçek saptamalarından biri, Fethiye köyündeki talibimiz Bıçakçıoğlu ailesiyle ilgili olanıdır. Cidden Bıcakçıoğlu ailesi ile rahmetli Derviş Ali Güvercin ailesi Bektaşi olup Şaşıbeş’in oğlu Hüseyin Bıçakçıoğlu’nun dediği gibi, bu aile de birçok Fethiyeli aile gibi Kolu Açık Hacım Sultan talibidir, dedeleri ise komşu Karaca köyünde Leğen Uşağı adıyla bilinen Hacım Sultan evlâdı ana Ocağın dedeleridir. Bunlar mürşid olarak Hacı Bektaş Veli’yi ve onun soyundan gelen Çelebileri bilirler. Onların da Ağuçan ocağıyla hiçbir ilinti ve bağlantıları yoktur. Leğen Uşağı pençecidir; “Allah-Muhammed-Ali” söylemiyle, yani taliplerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin ‘yeşil benli eli’ niyetine elle sıvazlayarak, “el ele el Hakk”a ilkesine dayanarak talibi görür, cem yapıp, yaptırırlar. Cemlerde her zaman yaptıkları ve yaptırdıkları da budur. Hacım Sultan Ocağı, Hacı Bektâş Veli dışında başka pir-mürşit tanımaz. Bunun dışındaki iddiaların hepsi de boş ve gerçek dışı iddialardır.

Çevrede Fethiye kasabasının bir bölümü, Eğribük, Hilan, Hekimhan’a bağlı Ardahan, Nacılı, Köylü köyü, Hasan Çelebi, Bahçedamı, Ulugüney, Kuluncak ilçesinin merkezinde bazı aileler ile bu ilçeye bağlı, Başören, Tersakan köylerinde bazı aileler, Gürün ilçesine bağlı Yuva, Külaf, Elbistan’a bağlı Küçük Yapalak, Demirci, Kahramanmaraş’ın Yörük Selim mahallesinde, Gaziantep’in merkezinde ve merkeze bağlı bazı köylerinde, Yavuzeli’in Sarılar, Göçmez, Kayabaşı, Yarımca, Halilbaş köylerinde, Nizib’in Köseler köyünde bazı aileler ile Şanlıurfa’nın Kısas ve birkaç köyünde, Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı bazı köylerde, Çorum’un, Yozgat’ın bazı köylerinde, İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin’in merkez ilçelerinde, özellikle kent merkezlerinde çok dağınık şekilde birçok talip aileleri bulunduğu alan araştırmaları sonucu saptanmıştır.

Karaca köyünde Hacım Sultan soyundan geldiğini söyleyen diğer aile gruplarının, yani “Haydardedeuşağı” adıyla anılan köyün en kalabalık ailesinin ise bu konuda ne dedelik yaptığını bilen vardır, ne icazet aldığını gören, ne de talipleri olan köylerin bulunduğunu söyleyen kimseler vardır; halen de dedelik yapan kimseleri yoktur. Hatta yanılmıyorsam ‘Mılla Haydarlılar’ adını taşıyan aileden bazıları da köydeki Mineyik dedelerine yani Temiz soyadını taşıyan iki aile dedelerine bağlı, onların talibidirler. Geçmişten taşıyıp getirdiğimiz gerçek bu! Bu kanıt ve olgulara, Seyit Temiz Ocağı’ndan iki ailenin Yazıhan ilçesinin Pirinçlik (Etigen) köyünün halen Karakaya Barajı suları altında kalmış olan Dedeninbükü mezrasından, Hamza Aksüt’ün anılan iki kitabın da sözü edilen Basak, Başkınık ve Güvenç dedelerinin soylarının Karaca’dan göçüp anılan köylere yerleşmeleri iddiasının gerçekleştiği söylenen tarihlerden çok sonra, 1865’li yıllarda bir iftiraya kurban gitmemek için bir ahbablık sonucu Hacım Sultan soyundan Hamza Ağa tarafından getirtilerek Karaca’ya yerleştirildikleri, böylece Hamza Aksüt’ün anılan konulardaki iddiasının (s.227) tamamen havada kaldığı, hiçbir dayanağının kalmadığı anlaşılmaktadır.

 

KARACA KÖYÜNDEKİ HACIM SULTAN OCAĞININ LEĞEN UŞAĞININ

ÖZET SECERESİ

                                           -Kolu Açık Hacım Sultan-

-Seyyid Durak-
Seyyid Bektaş-
Şah İbrahim-
Şah Haydar-
Şah Hüseyin-
Seyyid Ahmet-

                                               -Leğen Hüseyin

            Ahmetçe-Kepir Hüseyin-Kör Cuma-Deli Haydar-Mehmet Ağa

1) Ahmetçe: Özcan soyadını taşırlar. En meşhurları Tülek Hasan ve Hüseyin Özcan(milletvekilliği yapmıştır)

2) Hüseyin(Kepir Hüsöğ): Ülger soyadını taşırlar. Yusuf Ağa,  Ali Onbaşı, Mustafa Hurrem, bu son zât halen de dedelik yapmaktadır. Kepir Hüseyin’in diğer oğlu olup İnan soyadını taşıyanlardır ki, en tanınmış dedeleri: Ünlü Mahı(Vahap) dede ve torunu Hüseyin İnan’dır..

3) Cuma(Kör Cuma): Oğulları: Hamza Ağa, Hasan Ağa, Kırbıyık İsmail, Gök Hüseyin. Bunlardan gelenler sırasıyla Çelik, Özmen, Özkolaçık, Demir soyadlarını taşırlar. En önde gelen dedeleri: Hamza Ağa, Hasan Ağa, Gök Hüseyin ve Kırbıyık İsmail’in oğlu ve anamın babası Mehmet Mahir Özkoluaçık dede, onun yeğeni Cuma Özkoluaçık, İbrahim ve Hüseyin Özmen dedeler.

4) Haydar: Bunlar Bektaş, Akkaya soyadlarını taşırlar. Oğlu Ali Efendi, torunu eğitmen Mehmet Akkaya, Hasan Akkaya, İbrahim Akaya (müteahhit), Mürsel ve Yusuf Akkaya, Haydar Bektaş dedeler.

5) Mehmet Ağa: En tanınmış dedeler, oğluHüseyin Efendi, onun oğlu Veli Kuşdoğan ile oğulları Hüseyin Kuşdoğan ve Haydar Kuşdoğan ki bu son zât halen de dedelik yapmaktadır.

Karaca köyünün tarihi ile ilgili bilgiler köy yaşlıları ve onlardan önce yazılmış bazı cönk defterlerine dayanmaktadır. Bunlardan başka, bugün köy toprakları içerisinde bulunan köy yerleri (örenlerde) birer kaynak teşkil etmektedir. Köyün kurucuları, Oğuz Türklerinin, Bozok kolunun (Karacalu) Oğuz Han’ın oğlu Yıldız handan gelme Beydili Türkmen aşiretinden Dulkadiroğulları federe-boy devletinden Feyruz Bey‘in oğlu Karacalı beyler oymağındandır. Köyün kuruluşu yaklaşık 1520-70’li yıllara değin uzanmaktadır. Rivayetlere göre, büyük göç sırasında Horasan civarında bulunan Türkmen oymakları, Moğol saldırıları sonucu oymak beyi idaresinde Anadolu’ nun Nusaybin-K.Maraş yöresine gelip yerleşmişlerdir . Daha sonraları Anadolu Selçuklu imparatorluğunun dağılması üzerine civardaki (Dulkadiroğulları) beyliğinin yönetimi altına girmişlerdir. Beğdili aşireti bu federe beylikte sınır koruyucu işleviyle yükümlüdür. Yavuz Sultan Selim’in bu beyliği 1517’de yıkması üzerine ya da 1527’deki Kalender Çelebi ayaklanmasına katıldıkları için yenilgiden sonra korkup kaçıp-dağılan oymağın bir kısmı, oymak beyi Feruz Bey yönetiminde bugünkiü Yazıhan Bucağının 5 km kuzeyinde Kuruçay kenarındaki Çimiş, Ören mevkine yerleşmişlerdir. Feruz Bey’in bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş, ismini Karaca Bey koymuştur. Yaklaşık yarım asır kadar orada yaşamışlar, zürriyet çoğalmış, aynı boydan bir kısmı Dibiköy mevkiine, bir kısmı da Ziraat Yunan Yer’e, Ören’e, Hacıyu (Hacıköy)’e, Kumarı’ya, Yaylacık, Uzuncakuyu mevkilerine, Karaca-viran’a, diğer bir kısmı ise(Selim Uşağı ailesi) şimdiki köyün bulunduğu yere gelip yerleşmişler. Yine rivayetlere göre köyün adı bu Karaca Bey’den gelmedir. Bence boyun adından geldiği de düşünülebilir. Bu yerleşim bölgelerinde de önceki gibi yine çiftçilikle, hayvancılıkla uğraşmışlar. Yama Dağı ve Ayrancı Yaylaları ile yeni konakları arasında konar-göçer hayatı sürmüşlerdir. Yine başka bir söylentiye göre yerlerini yaşamları için dar ve yetersiz bulduklarından Çimiş örenin (Çem’den türetilen bir sözcük) 6 km batısındaki Kuruçay kenarına yerleşmişler, burada da çiftcilikle uğraşmışlar. Fakat esas geçim kaynaklarını hayvancılıkla uğraşarak sağlamışlardır. Burada oymak beyi Feruz Bey vefat etmiş, oymağın idaresini oğlu Karaca Bey eline almıştır.

Zamanla yerleşilen arazinin nüfusu çoğalan oymağı geçindirmemesi nedeniyle daha geniş ekim sahası bulunan ve bu saha içerisinde merkez teşkil eden köy yerine (bugünkü mevki) gelmişlerdir. Daha sonraları köy oymağının ve kurucularının isimlerine hürmeten (KARACALU) ismini almışlar. Zamanla bu isim KARACA olarak söylenegelmiş ve idari kayıtlara da böyle geçmiştir. Bilinen ve tüm köylülerce kabul edilen odur ki; Karaca köyünün bugünkü yerine ilk yerleşen aile (Selimuşağı) ailesidir. O zaman köy sadece dokuz haneymiş ve o zamanki köy halkı şu ailelerden oluşmaktaymış:

-Cüneyt Uşağı

-Dapkız Uşağı

-Leğen Uşağı (Leğenuşağı)

-Kızıl Uşağı

-Selim Uşağı

-Mulla Müslüm Uşağı (Ağbabalar)

-Mulla Hüseyin (Satılar Kabilesi)

-Mulla Veli

-Mulla Haydar

-Mulla Bektaşlar

Köyün  1680-1850’li dönemlerde artarak yirmi kabine ve yaklaşık 75 haneye ulaştığı söylenir:

  1– Leğen Uşağının 10 hane olduğu

  2– Ağbabaların 3 hane olduğu

  3– Satığılların 4 hane olduğu

  4– Hohaların 3 hane olduğu

  5– Halöğlerin 4 hane olduğu

  6– Aboğların 3 hane olduğu

  7– Mulla Haydarlıların 18 hane olduğu

  8– Peğcilerin 2 hane olduğu

  9– Çolak Alilerin 3 hane olduğu

10– Dedegillerin 2 hane olduğu(sonradan 1865’de gelme)

11– Mulla Aligillerin 2 hane olduğu

12– Mehmet Ali uşağının 2 hane olduğu(sonradan 1860’da gelme)

13– Kâzımların 2 hane olduğu(Zerk köyünden 1830’larda gelme)

14– Otlu Alilerin 1 hane olduğu

15– Mucukların 3 hane olduğu

16– Kel Yakupların 5 hane olduğu

17– Menemencilerin 1 hane olduğu

18- Selim Uşağının 2 hane olduğu

19– Muratların 2 hane olduğu

20- Mulla Velilerin 3 hane olduğu

20- Mart 1930’dan itibaren Köyün yetmiş iki hane olup Tahir nahiyesine (Arguvan)bağlı olduğu bilinmektedir. Bu günki haliyle Karaca köyü ikiyüzelli haneli olup Yazıhan ilçesine bağlıdır.

B) BASAK KÖYÜNDEKİ KOL

Basak köyü  1520 yılında 8, 1530 ve 1547 yıllarında 5, 1560 yılında 6 haneli bir yerleşim di. Bunlar kendilerini “Anadolu Tasavvufunun Yetimleri” olarak nitelendirip adlandıran ve internette  “Basaklılar Sitesi” adını taşıyan bir sitede yayınlanan yazıda, rahmetli Hıdır Koluaçık Dede’nin şiir kitabından alıntı yaparak; “Ceddi âlâmız olan onuncu imam Âliyyün Nakî neslinden intikal edip gelmiş olan Hacım Sultan, miladi 700, rumi 166 yılları arasında, Horasan Nişabur şehrinden gelmiş olduğu, elde bulunan evrak-ı müsbite, kendilerine ait icazet ve beratlardan, delillerle isbat edilmektedir. O tarihlerden bugünlere kadar intikal eden neslimiz Sulbu Kebir, Sulâle-i Resûl, Irk-ı Tahiran devam edip Seyyit Durak adlı kimsenin gelip, şimdi şu an Malatya’nın Arguvan ilçesine (Yazıhan ilçesi olacak) bağlı Karaca köyüne yerleşip ve onun neslinden Molla Ahmet, Molla Haydar vesaire evlâtları (?) o dönemin kıtlığı dolayısıyla Molla Ahmet, Seyyid Ahmet namiyle maruf isim alıp Karaca köyünden (her nasılsa zengin bir köyden daha fakir bir köye) ayrılıp şimdiki Hekimhan ilçesinin Basak (Başak) köyüne gelip makam ve mekân tutmuşlardır” denmektedir.(Hıdır Koluaçık, Gönülden Sesler adlı kitabının arka kapağı).

Bu sitede; “Hacım Sultan Koluaçık (Kolu Açık Hacım Sultan olacak) hakkındaki bilgileri sadece Hacım Sultan Velâyetnâmesi ile onun soyunu sürdüren Dedelerin elindeki bilgi ve belgelerden biliyoruz” denilmektedir. Yine bu yazıya göre, “Bilindiği gibi Anadolu “Alevileri’nin Serçeşmesi, Hacı Bektaş Veli dergâhına bağlı Hacım Sultan Ocağı,  Malatya ili Hekimhan ilçesine bağlı Basak köyündedir. Tahminen (miladi) bin yedi yüzlü yılların sonlarına doğru Malatya merkeze bağlı(verilen tarihlerde Alacadağ, şimdi Yazıhan ilçesi olacak) Karaca köyünden göçüp Basak köyüne yerleşen dedelerimiz yaşamlarını ve faaliyetlerini buradan devam ettirmişler, Karaca köyüne nereden ve ne zaman geldikleri, orada ne kadar kaldıkları ise tamamen belirsizdir.” Görüş ve düşüncelerini içermektedir.

Yine onlara göre: “Ocağının ilk merkezi Karaca Köyü idi. Seydi Ahmet(Seyyid Ahmet) soyu olarak bilinirler. Onun üstsoyundan Seydi Durak adındaki bir kimse, Yazıhan-Karaca köyüne gelip yerleşip Ocak kurulmuştur(?).” Anlatılanlara göre, Karaca köyündeki Seydi(Seyyid olacak) Ahmet'in oğlu Veli’nin oğulları, Baboğ ve Abdulvahap, daha önce taliplerin bulunduğu Basak köyüne gelip yerleşirler. Zamanla nüfüsu çoğalan Dedeler, Başkınık ve Güvenç köylerine de göçüp yerleşirler. Bu dedelerin bir ara Gürün Mancılık köyüne yerleştiği, ancak daha sonra geri geldikleri de söylenmektedir. Ocağın tarihi ile ilgili bu bilgileri veren Basak köyünden Garip Kolaçık Dede, Baboğ Dede'nin Basak'a gelişini en az 250 yıl öncesine dayandırıyor. Basak Dedelerinin ad vurma geleneğinde değişik Baboğlar olabilir. Garip Dede'nin sözünü ettiği Baboğ Dede, eğer Sadık Baba'nın yetişmesinde büyük rolü olan Baboğ Dede ise, Molla Bektaş'ın şiirine göre 1844 yılında ölmüştür. Onun hakkındaki bir şiirde: “Sene bin ikiyüz altmış içinde/Azmetti kervanı Baboğ Dedenin/Firdevs-i âlâya çekti göçünü/Cennettir vatanı Baboğ Dedenin” denilmektedir. Yine bu şiirden anlıyoruz ki, Baboğ Dede'nin Seyit, Halil, Ali, Kara, Kasım ve Haydar adlı çocukları vardı. Buna göre Baboğ Dede'nin 70 yaşında, öldüğünü var sayarsak, Basak Dedelerinin Karaca'dan gelişi 1790’larda olmalıdır. Bu tarihten 130 yıl önce, 1560 Basak Köyü vergi listesinde Mustafa oğlu Seyid Ahmet oğlu bir kişiye rastladığımızı da ayrıca belirtelim . Hasan Çelebi çevresinde Ocağa bağlı köyler, Basak, Başkınık, Ardahan, Hacılar, Güvenç ve Dereköy Bunun dışında Kars, Sivas, Kahramanmaraş ta talipleri vardır. Yazıhan’ın Karaca köyünde ve Fethiye kasabasında (buradaki talip sayısı çok az) talipleri olan ocağın, Arguvan toprağında hiç talipleri yoktur. Sivas -Gürün Yuva (Bu köyde Sivas-Kangal -Dışlık kökenli Garip Musalı Ocağına bağlı dedelerde vardır) Sivas-Gürün Mancılık, Sivas-Gürün-Külaf köyleri (Külah Yuvadan ayrılmış bir köydür) Hacım Sultan Ocağına bağlıdır. Elbistan Demircilik kasabası, Küçük Yapalak, Çıtlık köyleri de bu Ocağa bağlıdır. Elbistana bağlı her üç yerleşimde Türklük ve Dulkadırlı kalıntısıdır. Hacım Sultan Ocağının Kürt kökenli talibi yoktur.” Buraya kadar aldığımız alıntılar Hamza Aksüt'ün araştırmaları Ocak ve Dedelerimiz hakkında önemli bilgileri vermektir. Ancak bilgilerin yeterli olmadığını ve bağlantı kopuklukları olduğunu belirtelim. Bu konuda belge ve bilgi toplamaya devam etmekteyiz. Belirtmeliyim ki; dedelerimizden Seydi(Seyit) Ahmet oğlu Hüseyin’in 1560 Osmanlı vergi kayıtlarında Basak Köyünde kaydı bulunmaktadır. Buradan büyük olasılıkla dedelerimizin bu tarihlerde esas olarak, Karaca'da oturmalarına rağmen, Basak köyünde de kayıtları bulunmaları muhtemeldir. Burayı uzun bir süre yaylak olarak kullandıkları anlaşılmaktadır. II. Mahmut’un 1826’da Yeniçeri-Bektaşi ayaklanmalarını bastırması ve Tekke ve Dergâhlarını yasaklayıp (Uşak ili sınırları içerisinde bulunan Hacım Sultan Dergâhı 1826 yılında kapatılmıştır) kapatması ve soruşturma ve zulme uğramaları sonrası kaçmaları, Malatya’ya sürgün edilmeleri olası bir olaydır. Karaca’dan nisbeten resmi otoriteden daha uzak olan dağlık Basak köyüne göçüp geçici de olsa yerleşmeleri münkündür.”demektedirler bu özel sitelerinde.

Bu konuda, araştırmacı-yazar Hamza Aksüt tarafından verilen bilgiye göre:“...Hacım Sultan ocağı’nın ilk merkezi Karaca Köyü idi. Seyyid Ahmet soyu olarak bilinirler. Onun soyundan Seyidi (Seyit) Durak adındaki bir kimse, Yazıhan’ın Karaca köyüne gelip yerleşmiş, böylece Ocak kurulmuştur.” denilmektedir. Ki önce, benim bildiğim ocak, öyle kurdum demekle, bir kişinin yerleşmesiyle kurulmaz. Bütün bunlara ilaveten Hamza Aksüt:“Anlatılanlara göre, Karaca köyündeki Seydi Ahmet’in oğlu Veli’nin oğulları Baboğ ve Abdulvahap, daha önce taliblerin bulunduğu Basak köyüne gelip yerleşirler. Zamanla nüfusları çoğalan Dedeler, Başkınık, Güvenç köylerine de gidip yerleşirler. Dedelerin bir ara Gürün-Mancılık köyüne gidip yerleştiği, ancak daha sonra geri döndüklerini söylenmektedir”, ama niçin ve ne zaman gittikleri hakkında yeterli bilgi veremez. Hatta gidip gitmedikleri de kesin belli değil, konu şimdilik bilinememektedir. Kaldı ki, Aksüt, hep tahmin üstüne tahminler yapıp duruyor. Evet sözlü kültürlerde söylence ve anlatılar da delil olabilir ama sadece tahminle tarih olmaz ki!

Ocağın Basak(Başak) koluyla ilgili bilgileri Hamza Aksüt ile internetçilere anlatan Basak köyünden Garip Koluaçık adlı dede, “Baboğ Dede’nin Basak köyüne gelişini en az iki yüz elli yıl öncesine dayandırıyor. Baboğ dede kim, o da mı Karacalı? Basak Dedelerinin ad vurma geleneğinden dolayı değişik başka Baboğlar da olabilir. Garip Dede’nin sözünü ettiği Baboğ Dede, eğer Sadık Baba’nın yetişmesinde büyük rolü olan Baboğ Dede ise, Molla Bektaş’ın şiirine göre bu zat 1844 yılında ölmüştür. Garip Dede’nin ‘250 yıl evvel’ tahmini de havada kalmaktadır.

                        Sene bin iki yüz altmış içinde (m.1844)

                        Azmetti kervanı Baboğ Dede’nin

                        Firdevs-i Âlâ’ya çekti göçünü

                        Cennettir vatanı Baboğ Dede’nin 

“Yine şiirden anlıyoruz ki” diyor Hamza Aksüt:  “Baboğ Dede’nin Seyit, Halil, Ali, Kara, Kasım ve Haydar adlı çocukları vardır. Buna göre Baboğ Dede’nin 70 yaşında öldüğünü var sayarsak, Basak Dedelerinin Karaca’dan gelişi 1790’larda olmalıdır. Bu tarihten 130 yıl önce, 1560 Basak köyü vergi listesinde Mustafa oğlu Seyit Ahmet oğlu bir kişiye rastladığımızı ayrıca belirtelim”diyor H.AksütAksüt de “Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri”ile adlı yapıt ile”Aleviler”adlı eserinde yine bir yanlışa düşerek, verilen sanal/tahmini bilgileri şöyle yansıtıyor:

“Hacım Sultan Ocağının piri, Karaca ve Mineyik köylerindeki, Zeynel Abidin soyundan Seyyid Temiz’dir.” derken bu yaklaşımını da yine Garip Dede’ye dayandırıyor ki, bu varsayımların gerçeklere uymadığı önceki bölümlerde anlattığımız olay ve olgularda görüldüğü gibi, Hacım Sultan’ın inanç yapısına, dayandığı ve geldiği köke ve bağlı olduğu Hacı Bektaş Veli düşüncesine ve yine Hacım Sultan Ocaklarının tümünün bağlı olduğu Susuz’daki Hacım Sultan tekkesiyle vakfına atanan postnişin ve mütevellilerin Hacı Bektaş Çelebilerince atanması olgularına tamamen ters düşmektedir. Aksüt’ün bunlardan da haberi yok gibi. Bu görüşleri hiçbir yönüyle gerçeklere, mevcut olgulara uygun düşmez. İmam Zeynel Abidin’e bağlı olduklarını öne süren Aguçan Ocağı’nın Hacım Sultan Ocaklarıyla hiç bir ilgi ve bağlantıları da yoktur. Bunu onlar da çok iyi bilirler. Eğer Garip Dede dediğiniz zât Aguçan ocağına talip olmuşsa bir diyeceğimiz yok. O olabilir. Kaldı ki Karaca köyündeki Ağuçan Ocağına mensup “Dedegil” diye anılan iki kapılı Temiz soyadlı aile, bu köye yaklaşık 1865 yıllarında Pirinçlik (Etigen) köyünün yakınındaki şimdi baraj suları altında kalan Dedebükü mezrasında vuku bulan bir olay sonucu, Karacalı Hamza Ağa’nın koruması altında getirilip, köy içindeki şimdiki yerlerine yerleştikleri, böylece köyün yerli halkından çok çok sonra geldikleri herkesçe bilinen bir gerçektir. Oysa Hacım Sultan Ocağına mensup ailenin ise, yaklaşık 1550-1600’lı yıllarda ya da daha çok evvel boy boy gelip o çevreye yerleşip, daha sonra da şimdiki Karaca köyünün yerinde toplandıkları açıktır. Karaca köyünü kuranların, Beğdili boyunun Karacalular koluna mensup küçük oymaklar oldukları bilinir. Öncelikle bunları belirtelim. Sonra da, hiçbir şey katmadan sadece Aksüt’ün yarım-yamalak kopuk bilgileri ilgilisinden alıp sunduğu ve saptadığı sanal görüşleri, havada kalan varsayımları değerlendirmenize sunmakla yetinelim.

 “Garip Dede’ye göre, mürşitlik diye bir kurum yoktur, mürşid Hacı Bektaş Veli’dir. Böyle düşünmeyen dedeler de vardır. Kızıldeli Ocağına bağlı Hüseyin Aydoğdu Dede, Nejat Birdoğan’a, “Biz Kızıldeli soyuyuz. Kızıldeliler ile Hacım Sultanlılar musahiptir. Bizim pirimiz Karacalılardır. (Karaca köyü dedeleridir), mürşidimiz ise Mineyik Ocağı dır. Bu ocak, Zeynel Abidin’e dayanır.” biçiminde bir açıklama yapmıştır ki bu herhalde Karaca köyündeki Temiz soyadlı “Dedegil” adıyla anılan iki aileyi kasdediyor olmalı. Çünkü Temiz soyadlı dede ailesi, Hacım Sultan’lı değildir. Ağuçanlıdır. Bunlar, Zeynel Abidin’den-Ebul Vefa soyundan geldiklerini söylerler. Aguçan Ocağına mensup Mineyik dedeleriyle akrabadırlar. Bunlar yukarıdaki bölümlerde defalarca açıkladığımız gibi, yaklaşık 1865’lerde Karaca köyüne gelip yerleşmişlerdir; Yine bunlar Hacı Bektâş Velî’nin ardılı Hacım Sultan ve Ocağı gibi pençeci değil, erkâncıdırlar. Çelebileri asla pir-mürşit kabul etmezler. Bu iki dede grubu o derece kesin çizgilerle ayrılmışlardır. Bu noktalar köydeki iki dede grubunu birbirinden kesin hatlarla ayıran en önemli farklardır. 

Araştırmacı-yazar rahmetli İsmail Onarlı, Cem Dergisi’nin Mayıs 2000 tarihli sayısında yayınlanan “Malatya’da Kızıldeli Sultan” adlı yazısında  “Babalılar ayaklanması sırasında Hacı Bektaş’ın çocuklarını Tencili(Tenci) köyünde saklattığı ve Kızıldeli ocağı dedelerinin bu saklanan çocukların soyundan geldiği kanısında olduğunu” söyler, söyler ama hiçbir belge ve bilgiye dayanmadan sadece isim benzerliğinden kaynaklandığını sandığımız böyle bir tahminde bulunur.  H.Aksüt, “ancak, Hacı Bektaş’ın ya da ‘Hacısı olduğu Bektaş topluluğunun’ yöreyle ilgisini biliyoruz. Yine de şimdilik, Hacı Bektaş ile Tenci ilişkisini söylence olarak kabul etmek zorundayız”diyor(age.s.164). Doğru söze ne denir?  Bakın, Aksüt’ün hakkını yemeyelim, bence bu konuda haklıdır. Varsayımlarla tarih yazılmaz, ama kimse de yerinden yurdundan uçurulamaz.

Hasan Çelebi çevresinde Hacım Sultan Ocağına bağlı köyler, Basak, Başkınık, Ardahan, Hacılar, Güvenç ve Dereköy, Köylü köyü gibi köyler vardır. Ayrıca Yazıhan ilçesine bağlı Karaca köyünde, Fethiye beldesinde, Eğribük köyünde, Malatya merkeze bağlı Hilân köyünde azda olsa ocağın talibleri bulunmaktadır. Arguvan ilçesi köylerinde Hacım Sultan Ocağına bağlı talip yoktur. Bundan başka Kars, Sivas, Gaziantep, Kahra manmaraş’ta da dağınık Hacım Sultan talibleri vardır. Sivas-Gürün Yuva, Külaflı (Bu köylerde Sivas-Kangal-Dışlık kökenli Garip Musalı Ocağına bağlı dedelerin talipleri de vardır) Sivas-Gürün Mancınık, Sivas-Gürün-Külaf köyleri (Külaf-Yuva’dan ayrılmış bir köydür) Bu köylerin büyük çoğunluğu Hacım Sultan ocağına bağlıdır. Kuluncak ilçesi merkezinde birkaç ev, bu ilçeye bağlı Tersehan, Başören köylerinde Hacım Sultan ocağına bağlı talibler bulunur. Hatta Karaca köyünde (Özkoluaçık, Ülger, Hurrem, Özcan, Özmen, Çelik, Akkaya, Bektaş, İnan, Kuşdoğan ve Demir) soyadlı Leğenuşağı olarak bilinen geniş bir dede ailesi topluluğu olduğu gibi, Basak köyünde ve Başkınık köyünde de Koluaçık ya da buna benzer soyadını taşıyan dede aileleri mevcuttur. Malûm Koluaçık, Hacım Sultan’ın lakabıdır. Basak’taki bu dede grubu “Elbistan Demircilik kasabası, Küçük Yapalak, Çıtlık, Kantarma köyleri de bu ocağa bağlıdır. Elbistan’a bağlı her dört yerleşimde Türklük ve Dülkadirli kalıntısıdır. Hacım Sultan Ocağının Kürt kökenli talibi yoktur.”(AksütAksüt, age.s.165-167). Sadık Baba’nın soyu Elbistan’ın Kantarma köyünden gelmedir.

Elbette ki, Hacım Sultan Ocağı ya da ocakları, ilkin Hacı Bektaş Veli’nin ilk halifelerinden olan Hacım Sultan’dan ad almıştır. Bu ocaklar tamamen onun yoluna yolağına bağlıdırlar, ana temel ilke budur. Öyleyse, bu ocaktan olduğunuzu söyleyip, başka ocak veya ocakların zilini çalamazsınız. Çünkü bu ocak yapı ve disiplinine uymaz. Bilindiği gibi, Hacım Sultan Bektâşidir; bu yolağın halifesidir; türbesi Uşak ilinin Sivaslı ilçesine bağlı Susuz(Hacım) köyündedir. Ayrıca Balkanlarda da bir makamı vardır.

Bazen küçük olasılıklardan büyük sonuçlar çıkartabilecek varsayımlar kurabilen Hamza Aksüt, anılan yapıtında daha da ileri giderek tarihi gerçeklere ters düşen, işi saptırmaya yönelik bir manzara sergiler: “...bu durum, Hacım Sultan Ocağı dedelerinin Uşak’tan geldiği anlamını gerektirmez. Hacım Sultan, büyük olasılıkla, Mardin-Urfa yöresini kışlak, Arguvan, Yazıhan ve Hekimhan yörelerini yaylak olarak yurt edinmiş olan Hacılu adlı büyük bir Türkmen grubunun derviş obasındandı. Yazıhan yöresi ve Arguvan’ın bir bölümünde oluşan Küçük Hacılı nahiyesi, bu topluluğun adını taşıyordu. Hacım Sultan, Hacılı topluluğunun onüçüncü yüzyılda Orta Anadolu’ya göçen bir kolun dan olmalıdır.”der (age.s.167). Bağlantı, belge ne? Belli değil.

Aslında bu Ocağın mensubu dedelerin Yavuz Sultan Selim’in sert, katı ve kıyıcı tutumuyla Çaldıran Savaşından (1514) önce, 1511 ya da 1512 yılındaki bilinçli yazım sonucu yapılan kıyımdan kaçıp kurtulanlardan olduğu kesin. Zira o dönemin sözüm ona en bilgili din adamı olan Sarı Hamza adlı müftüye padişahca rüşvet verilerek istediği şekilde fetva alındı. Yavuz hazırlattığı bu fetvaya”Kızılbaşların kâfir ve dinsiz”olduklarını yazdırarak, böylece 40-80 bin dolayındaki Alevinin öldürülmesini sağladı. İşte bu fetvaya dayanarak, sözüm ona arkasını sağlama almaya çalıştı. Ayrıca yine bu fetva: “Kızılbaş ların mallarının, kadınlarının Müslümanlar arasında paylaşılmasının, pişmanlık duysalar bile bağışlanmamalarının vacib olduğunu” içermektedir. Hatta yine bu fetva, “Müslümanlara ve Devlet’e bunu bir görev olarak” yüklemektedir. Bu fetvanın göze çarpan bir başka ayrıntısında ise, Kızılbaşların Ebubekir, Ömer, Osman ve Ayşe’ye bakış açıları şöyle çiziliyor: “Hazret-i Ebu Bekr’e ve Hazret-i Ömer’e sövüp hilafetlerini inkâr ettikleri ve dahi Peygamberimizin hatunu Ayişe anamıza sövdükleri” belirtilmekteydi. Yavuz bu fetva ile de yetinmedi. Ayrıca İbni Kemal’e bizzat kendi dikte ettirerek “Rafizilerin suçlanması, yok edilmesi (Fi Tetfiri’r Revâfiz) konulu birde risale” yazdırdı. İbni Kemal bu risalesi’nde özetle: “Kızılbaşın malının helâl, nikâhının geçersiz” ve “Kızılbaşın öldürülmesinin caiz” olduğunu savunarak Yavuz’un isteklerine kapı aralayıp yol gösterdiler. Kıyımdan önce uzman kâtiplere köy köy ‘Tahrir Defterleri’ tuturdular.

Fetva ve özel risâleden sonra, padişah Yavuz Sultan Selim’in buyruğuyla Anadolu’nun batı kesimdeki (Manisa, Kütahya, Uşak, Denizli, Isparta, Afyon, Eskişehir) Kızılbaşlar bir bir sayılarak önce defterlere kaydedildiler. Hatta Defterdar Ebul Fadl Mehmed Efendi’nin Yavuz Selim’e ithaf ettiği eserinde söz ettiği gibi,“Herşeyi bilen Sultan, o kavmin tümünü kısım kısım ve ad ad belirlemek için ülkenin her tarafına bilgiç kâtipler gönderdi. Yedi yaşından yetmiş yaşına kadar olanların defterlerinin Divan’a getirilmesi emredildi. Getirilen defterlere yaşlı, genç enaz 40.000 kişi kaydedilmişti. Ondan sonra yerel yöneticilere emir verildi ve bu 40.000 kişi kılıçla öldürüldü.” demektedir. Resmi beyan bu, yapılan işlem ortada. Hatta Padişahlara ait defterden alınan bir fermanda, 1520’de Yavuz’un ölümüyle padişah olan oğlu Kanunî Sultan Süleyman: “Seydi Gazi Işıklarının Ortadan kaldırılmasına ilişkin Eskişehir Kadısına Buyruğumdur:

Bugünlerde gönderdiğim mektupta, daha önce sizlere gönderilen onurlu buyruklarımdan söz ederek “Eskişehir ve Seydi Gazi ilçelerinden kimi Seydi Gazi ışıklarının oturduğunu ve bunların da fesatçı kişiler olduğundan yakalanıp güvenli kişilerin bekçiliğinde Kütahya’ya gönderilip hapse atılmalarını ve sonuçtan bizim haberli kılınmamızı istediğimizi” yazmışsın. Yazıdan ayrıca söz ettiğin “Eskişehir kadılığında iki ışık inançlı kişi bulunduğunu, bunların birinin yirmi, birininse onbeş yıldanberi inançlarından dönüp Sünni olduklarını, evlenip çoluk çocuğa karıştıklarını, hiçbir suçla suçlanmadıklarını, buna yöre halkının tanıklık ettiklerini” yazmışsın. Şimdi buyurdum ki ilk buyruğumdaki gibi davranıp bunlar gibi fesatçılara fırsat ve ruhsat vermeyesin” 23 Ramazan 966 (30. Haziran 1558- Kanuni Sultan Süleyman dönemi) İşte bitmeyen takip!

İşte Hacım Sultan Ocağına mensub dede ailelerinin, Batı Anadolu’nun Kütahya, Karahisar, Uşak, Denizli, İsparta yörelerinde oturup Işık-Safavî yanlısı oldukları tahmini ne dayanan Padişah Yavuz Sultan Selim’in arkasını güvene almak bahanesiyle, önce bu fetvaya dayanarak resmen yazımını yaptırmak suretiyle kayda geçirip ve Sarı Müftü’nün anılan fermanıyla yaptırdığı büyük kıyımdan kaçıp kurtularak Doğu, Güney-Doğu Anadolu, Suriye’de bulunan topluluklara sığınan insanlar olabileceklerini tahmin etme nedeni! Ama sıkı devlet düzeni içinde bu kadar insanın toplu kaçmaları olanaksızdır.

Gerçi Hamza Aksüt, Hacım Sultan Ocağı ve dedelerı hakkında birçok ipuçları içeren bilgiler veriyor, ancak bu bilgilerin yeterli olmadığını, verilen bilgiler arasında birçok kopukluklar, çelişkiler, hayalî örgüler olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin “Seydi Ahmet oğlu Hüseyin adındaki birinin o dönemlerde beş altı haneli Basak köyünün 1560 tarihli tahrir defterinde gösterilmiş olması tek başına bu şahsın Hacım Sultan soyundan geldiğini göstermeye yeterli kanıt sayılabilir mi? Asla. Kaldı ki,1520, 1530, 1547, 1560 tarihli vergi tahrirlerinde Karaca köyü isim olarak yazılı bile değildir, cisim olarak fiziken başka bir adla veya adlarla şimdiki sınırları içinde ya da bu sınır yakınlarında olup olmadığı da kuşkuludur; kesin değildir; köy ya henüz oluşturulmamış ya da herhangi bir nedenle kayda girememiş, gizlenmiş, bilemediğimiz bir sebeble geçici olarak bir yere göçmüş de olabilirler.1526’daki Kalender Çelebi isyanına katılmışlarsa tabi.

Yine Hamza Aksüt bu yapıtında Halep Türkmenlerinden söz ederken “Karacalu” alt başlığı altnda “Şamlu grubunda yer alan Karacalular, Acirlü’ye bağlıydı. Selman Ağa ve Ağam Verdi Beğ Karacalu’dandı. Fuzulî Divan’ının bir kopyesi, Ağam Verdi Beğ’in emri ile yazılmıştı. Yazıhan’ın Karaca köyü ve Hekimhan’ın Basak, Başkınık, Güvenç köylerindeki dede aileleri topluluğu (yani Hacım Sultan Ocağı) bu obadandır (age.s.184). Bu oymak, 1526 yılında başlayıp 22.6.1527 tarihinde yenilgi ile son bularak kanlı şekilde bastırılmış“Kalender Çelebi Ayaklanmasına” katılıp etkin rol oynamıştır.” Belki de, bu olay nedeniyle olaylardan hemen sonra kaçıp saklandıkları için Karaca, köy olarak 1530, 1547 ve 1560 tarihli tahrir defterlerinde yer almamakta, onlarda yazılı değildir.

1577 yılında Şambayadı Türkmenlerinden Şam Diyade adlı birisi, “Ben Şah İsmail’im” diye ortaya çıkarak “Düzmece Şah İsmail”namıyla Amik ovasında ve çeşitli yerlerde örgütlenmek suretiyle topladığı yandaşlarıyla birlikte Hısn-ı Mansur alaybeyinin çadırlarını basıp atlarına el koydu, karşı koyanları öldürdü. Daha sonra Malatya ve çevresindeki aşiretlerin ayaklanmalarına sebep oldu. Bu şekilde başlayıp gelişen isyana katılan Bozok temsilcisiyle eşgüdüm sağlayarak Hacı Bektaş Tekkesine gidip orada kurban kestirdi.(Düzmece İsmail isyanı)  1584’de bin kadar bölükbaşıyla birlikte uzun süre eşkiyalık yapan Kiziroğlu Mustafa Malatya ve çevresinde geniş alanda etkili oldu.

İşte bu tür isyanların bastırılmasından sonra bu isyana katılan ve 2 Receb 986 (m.1578) tarihli fermanda öldürülmelerine karar verilen boylardan biri olan ve bu çevrede yaşadıkları anlaşılan“Kalacaklı” boyu, o tarihlerde tahrir defterlerindeki kayıtlara göre Adıyaman kırsalında dağılmış biçimdedir (H.Aksüt, age. s. 199 vd.). Rahmetli Nejat Birdoğan, anılan fermanda yer alan Kalacıklı adını Koluaçıklı biçiminde yorumluyor. Malûm olduğu üzere Koluaçık, Hacım Sultan’ın lakabıdır ve Malatya’daki Hacım Sultan Ocağı dedelerinin bu isyana katıldığı bir an için düşünülse bile, yer itibariyle bu pek gerçekçi olamaz. Bu kez Hamza Aksüt aynı görüşte değil. Kalacıklı boy ya da topluluk adı değil, köy adıdır diyerek rahmetli Nejat Birdoğan’a katılmıyor. (s.201). Burada bizde Hamza Aksüt gibi düşünüyoruz, çünkü anılan fermanda, Malatya, Maraş ve Antep topraklarında yerleşmiş böyle bir bir topluluğun, yada başka bir topluluğun adı geçmiyor.

Başak(Basak) köyündeki Hacım Sultan dedelerinin bir yanılgısı da Aguçan Ocağını, Karaca köyündeki yukarıda sözünü ettiğimiz Dedegil ailesini Pir ya da Mürşit tanımalarıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi bu eşyanın tabiatına da aykırıdır. Kaldı ki, Hamza Aksüt’ün Karaca köyünü dedeler merkezi olarak nitelemesi doğrudur, ancak, bunu köye kuruluştan çok çok sonra 1865’lerde getirilip yerleştirilen ve “Dedegil” lakabını taşıyan, Hacım Sultan’la hiçbir ilgisi olmayan aslen Mineyikli olup Temiz soyadını taşıyan, Çelebileri mürşit kabul etmeyen aileye bağlanması hususu düzeltilmesi gereken büyük bir niteleme ve düzeltilmesi gereken bir yanlıştır.

C) BAŞKINIK KÖYÜNDEKİ KOL

Değerli araştırmacı-yazar Ali Aksüt’ün “Fethiye (Hasan Badırık)” adlı yapıtında halktan derlediği bilgilere göre, Hekimhan-Hasançelebi beldesine bağlı Başkınık köyün de, Koluaçık Hacım Sultan’ın soyundan geldiği söylenen, hatta bu grup dedelere göre de, Hacım Sultan’ın oğlu olduğu iddia edilen Kara Hacı’nın mezarı bulunmaktadır.  Yerel halk, yani köylüler Kara Hacı’nın soyuna(babasına) atfen buraya Hacım Sultan adını vermişlerdir. Susuz’da türbesi bulunan Hacım Sultan adına tertip edilmiş bir makam daha.

Kara Hacı’nın Uşak’tan kalkıp Karaca köyüne gelişi hakkında elde hiçbir bilgi ve belge de yok. Ne zaman, nasıl geldiği, geliş nedenleri bilinmiyor. Ancak, Kara Hacı Karaca köyünde bir süre yaşadıktan sonra, taliplerini gezdiği sıra, Hekimhan’ın Budaklı köyünde hastalanıyor, yanında bulunanlara, “eğer ölür isem, ölümü katırıma yükleyin o nereye gider yatarsa, beni oraya gömün, mezarımı da oraya yapın” vasiyetinde bulunuyor. Hacım Sultan soyundan geldiği hatta oğlu olduğu iddia olunan Kara Hacı Dede, Budaklı köyünde ölüyor, cenazesi yıkanıp namazı kılındıktan sonra katırına yükleniyor. Hayvan önce Erdehen (Beykent) Köy’üne uğruyor. Erdehen’de katırın işediği yerde Hacı Baba’nın pınarı oluşuyor, oradan Hacılar köyüne uğruyor. Soluklanan hayvan burada da işiyor. Buradan da çıkan suya “Hacı Baba Çeşmesi” adını veriyorlar. Sırtında Kara Hacı Dede’nin tabutu olan katır bu kez Culfalı(Culhalı) köyüne uğruyor. Burada da işiyor, işediği yerde oluşan çeşmeye de halk sonradan “Hacı Baba Çeşmesi” diyor. Katır için son durak Kınık (Başkınık) köyü oluyor. Bu günkü Kınık köyünün Hasan Çelebi girişindeki musalla taşının yanına gelince, tabut yüklü katır yatıyor, kalkmıyor, katırı izleyenler defin işinin burada yapılmasına karar veriyorlar. Sonradan köylülerce üç kez mezar üzerine türbe yapılıyor. Türbe üç kez, kısa zamanda yıkılıyor. Başkınıklı Kösegilin Tamam, düşünde Kara Hacı’yı görüyor. Kara Hacı Tamam’a: “Bana türbe yaptırmayın üzerimden yol geçsin.”diyor. Bu düşteki vasiyet âdeta gerçek oluyor. Koluaçık Hacım Sultanoğlu olduğu söylenen Kara Hacı yolun kıyısında, yolun, ocağın yolcularını bekliyor. Musalla taşının adı Kınık köyünde “Cami” olarak anılıyor.

Sayın Ali Aksüt’e göre, Kolu Açık Hacım Sultan’ın ardılı dedeler Karaca, Başkınık, Güvenç, Basak(Başak) köylerinde oturuyorlar. Yine ona göre, Karaca köyünde oturan dedeler, Hacım Sultan’ın torunlarından Bektaş’ın evlâtlarıdır. Başkınık’takiler ise, Hacım Sultan’ın torunu Durak’ın evlâtlarıdır. Kolu Açık Hacım Sultan evlâtlarından olduğunu söyleyen ve Ali Aksüt’e yukarıdaki bilgilerin çoğunu verdiği anlaşılan Başkınıklı Ali Abbas Koluaçık Dede(d.1941), Ağustos 1963 tarihinde Yazıhan-Fethiye beldesine ailece gelip yerleşmiş bir dededir. Fethiye köylülerinin bir kesimi ise, Hacım Sultan talibidir. Orada Hacım Sultan taliblerine “Yörükler” adı veriliyormuş. Yörükler Malatya civarına gelince dağılmışlar. Hasançelebi’de ise on yedi ev imişler. Gezgin Hacım Sultan’lı dedelere Fethiyeliler’in nasıl olup da talip olduklarını ise kaynak Ali Haydar Koluaçık Dede bunu bilemediğini söylüyor (age.s.114-115).

Ali Aksüt, Hacım Sultan Ocağı’nın piri’nin Karaca ve Mineyik köylerindeki Zeynel Abidin soyundan Seyyid Temiz’dir derken yine yanılıyor, şöyle ki, yukarıda da değindik, Hacım Sultan Ocağı ile Seyyid Temiz’in bağlı olduğu Ağuçan ocakları çok farklı, ters ocaklardır, Hacım Sultan’ın, bu ocağa mensup olanların tümünün Pir’i, ulusu, bağlı olduğu yer, kutbu’l-Aktab Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir, Onun soyundan gelen Çelebilerdir. Bektaşiler bunun dışında Pir-Mürşid kabûl etmezler, bu olanaksızdır.

Ayrıca, Ali Aksüt’ün, kaynak kişilerden alıp kitabına koyduğu bu varsayımlar ve savlar hiçbir belgeye dayanmadığı gibi, verilen soy zinciri bağlantıları da çelişkiler, yanlışlıklar ve kopukluklarla doludur. Örneğin anılan kitapta, Hacım Sultan’ın oğlu olarak gösterilen Kara Hacı ve Seyyid Durak adlarındaki kişiler ile Hacım Sultan arasında yaklaşık 250-300 yıllık bir zaman aralığı vardır, baba oğul olmaları olanaksızdır. Bu aralığı nasıl kapatıyorlar, hangi belgelerle, hangi evlâtlarla, belli değil? Ellerinde secereleri varsa, yayınlamaları daha yerinde olur diye düşünüyorum. Kara Hacı, Seyyit Durak,  Bektaş, Seyyid Hüseyin, Seyyid Ahmet, Leğen Hüseyin, Ahmetçe, Veli, Haydar, Bektaş, Babo gibi ocağın geçmişinde anılan adlar, Hacım Sultan Ocağı’ndaki soy zincirinin bazı halkaları olabilirler, bunlara itirazımız olmadığı gibi, Hacım Sultan Ocağı’nın varlığına da hiçbir diyeceğimiz yoktur, bütün bu olguların varlığı doğruladığı elbette yadsınamaz. Ancak, bu ocağın oluşumu, evreleri ve geçirdiği değişimler mutlaka aydınlığa çıkarılmalıdır. Uşak-Susuz’dan Malatya-Yazıhan-Karaca-Hekimhan-Basak-Başkınık-Güvenç’e uzanan kalın çizgi bağlantı kesilmeden kuşkuya yer bırakmayacak biçimde nokta nokta aydınlatılmalıdır. Ocakta farklı iki-üç grubun da içtenlikle dayandıkları Kolu Açık Hacım Sultan’a rağmen, Ocağın bir bölümünün “tarikçi”, bir bölümünün ise “pençeci”olması bence bir garabettir. Böyle bir garabete düşülmesi etik sayılamaz, yolak yapısına ve disiplinine uymaz. Öncelikle bunları bilelim, yanlış yanlıştır, gerçek neyse onu arayıp bulalım ve ona uyalım, derim. Bence, ne Hünkâr Hacı Bektaş Veli, ne de onun amcası oğlu, sevdiği halifeleri içinde üçüncü ya da birinci olan, Bütün Alevi-Bektaşilikte Oniki hizmet postlarından “kilerci postu”nun mânevi sahibi bilinen, Hacı Bektaş Veli tarafından Meydan Taşı, Bâtın Cellâdı sıfatlarıyla görevlendirilen Kolu Açık Hacım Sultan tarikçi değildir. Ocağı da yolağı gibi tarikçi değil, pençecidir. Gerçek budur. Tarik ile tahta kılıç kutsal değerlerdir. Tarihsel yapıları, anlamları, yolaktaki önem ve yerleri görev ve işlevleri farklıdır. Aslında tarik ve pençe kullanımı sadece bir nüans farklılığıdır, sadece detaydır. Hepsi de Hz.Ali ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin değer ve kutsallıklarını, yer ve önemlerini bilinçli olarak bilir ve buna inanırlar.

 Kaldı ki, yukarda da bir nebze değindiğimiz gibi, Hacım Sultan Ocağını Ağuçan Ocağına bağlı göstermek, ocakları tanımamak ve bilmemek anlamına gelir, bu sadece karışıklık yaratır. Böyle bir iddia, bağlantısız, tamamen yanlış ve gerçek dışı olur, eşyanın tabiatına da aykırı düşer. Çünkü Ağuçanlar erkâncı(tarıkçı), Hacım Sultan kendisi bizzat Hacı Bektaş Veli’nin ardılı ve akrabası olup tıpkı Hacı Bektaş gibi “pençeci” olduğu için, bu yanlış bir sav olup, kimseyi bağlamaz. İki ocakta birden durulamaz. Böyle bağlantılar kurarken, bu olguları unutmamak gerekir, zira işin özü bu nüans da gizlidir. Gerçek budur.

 Hamza Aksüt ile sayın Ali Aksüt’e anılan yapıtlarında, diğer ocak ve topluluklar hariç olmak üzere, sadece Hacım Sultan Ocağı’ndaki bariz çelişki, hata ve yanlışlıkları nedeniyle taraf tutmadan, sadece iddia sahiplerinin ifadelerine dayanarak gözler önüne sermek suretiyle, tarihe, yolağa, ocağa, tarihe ve ilgililere yaptıkları nesnel yardımlardan ve iyilikten dolayı teşekkür etmeyi kendim adına bir borç bilirim. Benim eleştirilerim, olguları bir bir saptayanlara, resmi çekenlere değil; hata ve yanlışları yapıp, hâlâ bunda körü körüne direnenleri hedeflemektedir.

Gelin, isterseniz biz bu işi, Fethiyeli Hacım Suttan talibi Hüseyin Bıçakçıoğlu canın Ali Aksüt’e okuduğu muamma ve yanıtı ile tatlıya bağlamaya çalışalım: O çevrede çok iyi bir Bektaşi ve Hacım Sultanlı olan rahmetli ozan Derviş Ali Güvercin’in, yine rahmetli tarikçi ozan Mamaşlı Kurt Veli Dede’ye sorduğu soruyu herkese, her cana yöneltelim; güzel ve doyurucu yanıtını da Kurt Veli Dede’den alarak yüzümüz yerde, özümüz dârda, ulu Pir Hacı Bektaş Veli huzurunda candan niyaz ve dua ederek eğilelim.

Soru

Bu masivâ hangi günde kuruldu,

Cebrail kaç bin yıl uçtu yoruldu,

Mü’min olan “kaç dâr”ile soruldu,

İlk durduğu dâr’ın ismi ne idi?

Yanıt:

Bu masivâ pazar günü kuruldu,

Cebrail doksan bin yıl uçtu yoruldu.

Mü’min olan “dört dâr” ile soruldu,

İlk durduğu dâr’ın adı Mansûr’dur.   

Buyurun Mansur darına ey canlar dışarıda, yolda yolakta kalmayın.

D) AKDAĞMADENİ ORMANLARI İÇİNDEKİ HACIM SULTAN OCAĞI

Yukarıki bölümlerde birçok kez, Hacım Sultan Ocağı’nın Malatya ve çevresindeki illerde, hatta bir bakıma şimdilik tüm Anadolu’da tek ana kaynağı gibi gözüken Karaca köyündeki ana ocak ile bu ocaktan kaynaklanan Hekimhan ilçesinin Başak(Basak), Tat Kınık, Güvenç köylerine yerleşmiş olan Hacım Sultan Ocağına mensup diğer dede ailelerini kendi anlatılarından sunup tanıtmaya çalıştık. Uşak’ın Banaz ilçesinin Susuz bölgesindeki Hacım Sultan türbesinin bulunduğu Hacım köyünden Veysel Özgül’ün türbeyi ziyarete gelenler arasında onun evladları olduğu söyleyen Yozgat yöresinden bazı aileler de olduğunu söylemesi üzerine biz bu şahısların izlerini sürmeye başladık. Ve sonunda ailenin temsilcisine ulaşabildik. Bu kez kaynak kişimiz İstanbul barosuna kayıtlı, İstanbul Beyoğlu’da serbest avukatlık yapıyor, 61 yaşında, aslen Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine bağlı Veziralanı (Karaözü) köyünden. Konumuzla ilgili olarak gelin bir de İsmail Ünlütürkler Dede’yi dinleyelim, onun görüşlerini alalım:

“Aslında Türk halkının dinî inanç, felsefî görüş ve sosyal yaşantı olarak hiçbir derdi, ayrılığı yoktur. Bugün ki tanımıyla, Alevi ya da Sünni tüm Türk dünyası, Muaviye-Mervan tarafının zulmüne karşı, Hz. Muhammed ve Hz.Ali tarafının devamı olan Ehl-i Beyt tarafını tuttuğu için Alevidir, öyle sayılmalıdır. Çünkü Hz.Muhammed, “İlim Çin’deyse de gidip alınız”; Hz Ali, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” buyurmuş; bundan ortalama 700 yıl sonrada Hacı Bektaş Veli, “İlimden gitmeyen yolun sonu karanlıktır.” derken inanç ve düşünce olarak aynı ışık çadırı altında toplanıp birleşmişlerdir. Bence tüm insanlık bu çadır altında toplanmalı, üretici ve bilinçli olarak insanlığa yararlı olmaya çalışmalıdır. Bilim yolu İslâm’ın da yolu olmalıdır. Toplum olarak 13.yy. Aydınlanması ile Atatürk aydınlanması ışığında yürüyerek ancak yükselebiliriz. Mezhepçilik, ayrımcılık bir çıkmaz sokaktır, bizi hiçbir yere götüremez. Ben büyük Türk-İslâm mutasavvıfı Hacı Bektaş Veli’nin amcasıoğlu Hacım Sultan’ın torunu ve Hacım Sultan Ocağı’nın dedesiyim. Babaannem Melik Gazi Sultan’ın torunu, anne tarafım ise Hacı Bektaş’ın kardeşi İbrahim-i Sani ve Hoca Ahmed Yesevî soyundandır. Soy ve secere olarak tamamıyle Türkistan(Horasan) Alperenlerine bağlı Kırk aileden biridir. Bu konuda 700 yıllık bir aile seceremiz ve velâyetnâmemiz var. Halen ailem doğduğum Bozok yaylasının Akdağmadeni-Veziralanı köyünde oturuyor. Bu köye gelişimizin öyküsü ise şöyle: Hacım Sultan’a uzanan soyumuzun bilinen çıkış yeri Malatya’nın halen Yazıhan ilçesine bağlı Karaca köyüdür. Soyumuz o köydeki Hacım Sultan Dede ailesinden ayrılma bir koldur.Onların Karaca köyünden ayrılış tarihini ve çıkış nedenlerini kesin olarak bilemiyoruz. Tahminimize göre kıtlık ya da veba, kolera gibi toptan ölümlere neden olan hastalık veya başka nedenler olabilir. Her neyse bizim uç dedemiz olan tahminen Haydar oğlu Veli(Velöğ) ile amcası oğlu ya da musayip kardeşi Ali(Alöğ) fi tarihinde bir grup aile ile (tahminen bir iddiaya göre 2-10, bir söylentiye göre 16 aile) Karaca köyünden çıkarak belki de daha önce köylülerinin gitmiş olduğu, halen Kayseri’nin Gemerek ilçesine bağlı Karaözü köyüne gelip yerleşirler; burada gelenlerin bir kısmı orada kalır, ancak bizim Veli ile Ali her nedense orada çok kalmazlar, herhalde çarıkçıkarmaz hastalığı korkusuyla olsa gerek Sarkığın Karaözünden ayrılarak, önce Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Yahyalı köyüne oradan komşu Mezere köyüne gelip kısa sürelerle konaklarlar. Daha sonra oradan da ayrılarak Bozok Sancağının halen Sivas ili ile Yozgat ilinin topraklarını Akdağmadeni yöresinde kesiştiği sınırdaki denizden yaklaşık olarak 2000metre yüksekliğindeki tamamen çam ve meşe ağaçlarından oluşan ormanla kaplı bir alana gelip yerleşiyorlar, başka yerlerden de gelenler oluyor, zamanla çoğalıp ve karışarak sonradan (Veziralanı köyü) adını alacak ikinci bir Karaözü köyünü kuruyorlar. Köyü kuranın arasında Karaca köyünden göçüp yukarıda çizdiğimiz yolu izleyerek gelen Veli(Velöğ) ile amcası oğlu ya da musahibi Ali(Alög) de var. Bu olay zamanımızdan yaklaşık olarak 280 yıl önceye değin uzanıyor. Veli evleniyor, bu evlilikten Haydar Kaha, ondan Mehmet kaha, ondan birkaç kuşak sonra Musa kaha, ondan oğlu İsmail(Paşa Veli) ağa ondan da oğlu Musa doğuyor.” Son Musa ağa ise (H.1328/M1912-2001) yılları arasında yaşamıştır. Bu zat avukat İsmail Ünlütürkler’in babasıdır ve onunla Hacım Sultan Ocağı dedesi olan Karaca kökenli Veli(Velöğ) tarafının kısa seceresi kesintisiz günümüze değin getirilmiştir. Veli (Velöğ)’nin musahibi ya da amcaoğlu Ali (Alöğ)ağa tarafının da buna benzer bir zaman çizgisi izlediği, önemli bir değişiklik olmadığı, her iki ailenin aynı köyde yaşamlarını sürdürdükleri, köyün 1960’lı yıllarda 45 haneye, nüfusunun ise bine ulaştığı anlaşılıyor.

Yine Kayseri’nin Karaözü beldesinden olup halen İstanbul’da avukatlık yapan sayın Fevzi Tutar’ın telefonla bana verdiği bazı bilgilere göre Karaca köyünden Karaözü beldesine çeşitli zamanlarda üç kafile gelmiş, bunlardan ilk kafile, 1728 yılında Karaözü’ne gelip yerleşmiştir.

 Dedeleri yukarıda anlattığımız gibi Karaca köyündeki Hacım Sultan Ocağı’ndan gelen her iki aile Akdağmadeni’nin Veziralanı köyünde yaklaşık olarak 280 yıldır yollarına, yolaklarına sahip, cemlerini, demlerini sürdürmektedirler.

 Bu ara zamanla Veziralanı köyünde Hacı Bektaş Veli’nin oğlu Seyyid Ali Sultan adına bir makam ve tekke de oluşturarak ibadetlerini bu tekkede sürdürmüşlerdir. Halen de Hacım Sultan Ocağı’nın bir şubesi gibi mânevi işlevlerini burada aynen yerine getirmektedirler. Bu ocak şubesinin Samsun’un Havza ilçesinde, Amasya ve Malatya yörelerinde bulunan taliblerini görmeye gitmektedirler. Havza’nın Hırka köyünde talipleri vardır. Halen bu köyün büyük çoğunluğu, geçim gailesiyle, ağırlıklı olarak Mersin ili merkezine, sonra da Ankara ve İstanbul’a göçüp yerleşmişlerdir.

Dipnotlar:

(1) Ali Yaman, Kızılbaş Alevi Ocakları, s.7, 53; N.Birdoğan age. s.11-70, 139vd., 181-185

(2) İsmail Onarlı’nın bir internet yazısı; Hamza Aksüt, Aleviler Yurt Kitap-Yayın, Ankara 2009 s.227-231

(3) İsmail Onarlı’nın bir internet yazısından.

(4) A.Baki Gölpınarlı, Vilâyetnâme,(1958), s. XV vd.,18 vd.

(5) Hıdır Koluaçık,  Gönülden Sesler, Kadıoğlu Matbaası, Ankara 1985 s.3.

(6) İsmail Özmen-Yunus Koçak,  Hamdullah Çelebi’nin Savunması.  II.bası, Ankara, 2008. s.87-133.

(7) İsmail Özmen. Alevi-Bektâşi Şiirleri Antolojisi, Kültür Bk.lığı Yayınları, Ankara 1998, c: IV., s.195 vd.

(8) Düşek, bir yerin kutsallığını belirleme, saptama anlamına gelir, o yer, olaganüstü olay nedeniyle anısı, kutsallığı belleklerde taşınacak bir mekân olmuştur, bu mekân her zaman ziyaret edilir, kutsanır, bu özelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir tür kültür ürünleridir. olayımızdaki düşekler aradan 300-350 yıl geçmesine karşın hâlâ bozulmadan yerlerinde durmaktadırlar.

(9) İsmail Karacan, Karaca Köyü Kuruluş ve Gelişimi s.10, 11 vd.

(10) Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşimi, s.123-128; Yurt Ansiklopedisi .c. I, s. 200.

(11)Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) s. 230; N. Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s.102-104

(12) Türk/İslâm Tarihi, cilt. 4, s. 94; N.Birdoğan, age. s.93, 94; Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye s.7-44; Faruk Sümer, Safavî Devletinin Kuruluşunda Anadolu Türklerinin Rolu, s.94-96; Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi s.195 (dipnotu); Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmpator luğu, c:1,s.171,173, Göknur Göğebakan, XVI. Yüzyılda Malatya Kazası, s.271-289; Hamza Aksüt, Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri, s.290-320; Refet Yinanç-Mesut Elibüyük, Malatya Tahrir Defteri, s.168, 169,171, 173, 175, 176, 180, 183, 186, 191, 197, 199, 200, 202, 210, 212, 213, 214, 216, 217, 219, 220, (517-536).

(13) Faruk Sümer, Safavî Devletinin Kuruluşunda Anadolu Türklerinin Rolü, s.176, 177 dipnot; ayni yazarın Oğuzlar adlı yapıtı s.268; Ali Haydar Avcı, Kalender Çelebi Ayaklanması, s.125; ayni yazarın Pir Sultan Abdal s.86, 276

(14) F.Sümer, Türkmenler(Oğuzlar) s.225, 226; Ahmet Özerdem, Tarihi, Kültürü, Folkloruyla Karaözü, Ankara, 1994 s. 14-28, 43;

(15) 1526, 1536, 1546, 1547, 1560 tahrir defterlerinin Ankara Devlet Arşivindeki ilgili sayfa nüshaları.

(16) Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak Aşiret ve Cemaatler, Tercüman Kaynak Eserler Dizisi, İstanbul, 1979, s.463-464; Ali Haydar Avcı, age. s. 29.

(17) Celâlzade Mustafa, Tabakakülmemalik ve Derecatülmesalik, Askeri Matbaa, 1937,s.33.

(18) İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, cilt: II, TTK. Ankara 1988, s. 310

(19) Ali Haydar Avcı, Kalender Çelebi Ayaklanması, AAA.Yayınları, Ank.1998,s.21vd., 29

(20) Bende bir şiir kitabı da bulunan çok okuyan ve araştıran Arapkirli şair Sabri Kelemer’in görüşü.

(21) İsmail Karacan, Karaca Köyünün Kuruluşu ve Gelişimi, 2007,arka kapak.

(22) Göknur Göğebakan, xvı. yüzyılda  Malatya Sancağı s.267

(23) Refet Yinanç-Mesut Elibüyük, Kanunî Devri Malatya Tahrir Defteri, 1560, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi yayınları Ankara, 1983 s. 102, 103, 119, 120, 122, 123, 124, 125, 126, 135,168, 180, 197, 202, 216, 217, 218, 219, 224, 226

(24) Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, Alev Yayınları, İstanbul, 1992,s. 289

(25) Ö.Özbaş, Gaziantep Dolaylarında Beğdili Türkmenleri ve Baraklar, Oğuzlar s.144

(26) Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) 225, 268; Refet Yinanç, Dülkadir Beyliği s. 87; Tufan Gündüz,, Anadolu’da Türkmen Aşiretleri adlı yapıtında; (Harbendelü boyunun bazı kollarının Malatya vilayeti dâhilindeki Nasır Beğ mahallesine, Şehir nahiyesinde Korucuk, Kiçik Hacılu nahiyesinde Karahisar, Kurt Kuyu,  Ambarcık, Arguvan nahiyesinde Çemiş köylerine yerleşip ziraatle meşgul olduklarını belirtir.) s.141.

(27) Ali Haydar Avcı, Kalender Çelebi Ayaklanması s.113,133, 140, 152.

(28) İsmail Karacan, Karaca Köyünün Kuruluşu ve Gelişimi, s.16 vd.

(29) A.Özerdem, Tarihi, Kültürü ve Folkloruyla Karaözü, s.65; (ayrıca bana verdiği 5 sayfalık özel  not).

(30) Hilmi Göktürk, Anadolu’nun Dağında, Ovasında Türk Mührü, s.87 ve özel not,

(31) Hamza Aksüt, Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri, s.368-369

(32) Ahmet Özerdem, Karaözü kitabı ile şahsıma gönderdiği el yazılı özel not.

(33) Adnan Işık, Malatya (1830-1919) kitabı, İstanbul-1998-ilgili salname- s.298

(34) İsmail Karacan, Karaca Köyünün Kuruluşu ve Gelişimi s. 123-124.

(35) Köydeki yaşlı kişilerden aldıklarım; Hamza Aksüt’ten Karaca köyünün kuruluşuyla ilgili kısımlar; Ali Haydar Avcı, Kalender Çelebi Ayaklanması, s.58 vd; Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal (Karacalu boyu) s. 86, 276; Kalender Çelebi Olayı ve sonuçları için aynı kitabın (12-397) sayfalarına bkz.

 

(37) Faruk Sümer, Safavî Devletinin Kuruluşunda Türkmen Oymak larının Rolü, İstanbul 1976, s.77).

(38) İsmail Özmen, Alevi-Bektâşi Şiirleri Antolojisi c.II, s.83 vd.

(39) Haydar Ulusoy-İsmail Özmen, Çelebi Ahmet Cemalettin Efendi Savunması, s.164-168.

(40) Ali Haydar Avcı, Kalender Çelebi Ayaklanması, s.29, 133, 140; Osman Türkay, age. s. 463-464

(41) Bu kısımdaki bilgiler 1952 yılında Muharrem ayında Başkınık köyünde “Sancak Çıkarma Töreni” sonrası köyde yaşayanlardan Karaca köyünden Başak köyüne göçmüş olan Molla Veli’nin torunu Veli Dede tarafından yazılmış el yazması metinden Karaca köyünden 1928 doğumlu Haydar Karacan’ın defterine aktarılmıştır. Bu rivayet Haydar Karacan’ın oğlu emekli öğretmen Mustafa Karacan’dan 16. ve 17.yy.’da Aydın ili haritası Uşşak civarındaki Kara Hacılı (Kara Hallı) adıyla anılan bir yerleşim yeri mevcuttur. V. Harita (Büyük Menderes yöresi) Anadolu Eyaletlerine dâhil bulunan topraklara yapılan iskân (Dr. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretleri İskân Teşebbüsü, İstanbul, 1963)

(42) Mustafa Karacan’ın babası Haydar Karacan’ın  eski köy anılarına dayalı notundan, bkz. dipnot:117

(43) Ali Yaman, Kızılbaş Alevi Ocakları s.s.84 vd. Hamza Aksüt Aleviler, s.227-233.

(44) Ali Yaman, Kızılbaş Alevi Ocaklar s.23, 24, 48, 49, 50, 51vd.

(45) Rıza Yetişen, Naldöken Tahtacıları, Türk Folklor Araştırmaları sayı:17, Aralık 1950, s.265

(46) Yetişen 1986/116; Çıplak- 2000; Yaman 2001-b:44; Yusuf Fahri Baba 1951:1080

(47) Mustafa Karacan’nın bana verdiği Başkınık köyüyle ilgili özel nottan.

(48) Feyzullah Çelebi (1811-1878)’nin postnişinliği sırasında Hamza Ağa’ya verdiği icazet. Yine A.Cemal ettin Çelebi(1862-1921)’nin Leğen Hüseyin’in torunuHamza Ağaya, Gök Hüseyin’e, Veliyettin Çelebi (1867-1940)’nin Mehmet Mahir Özkoluaçık’a; Feyzullah Ulusoy’un Ali Onbaşı (Ülger’e verdiği icazetler.

(49) Yukarıya aldığımız “Bir Başka İddia” başlıklı bölüm, Karaca köyünden 1928 doğumlu Haydar Kara can’ın 1942 yıllarından günümüze değin tutmaya başladığı not defterlerinde yer alan ve oğlu emekli öğretmen Mustafa Karacan’ın bana vermek lütfunda bulunduğu notlardır(İ.Ö.).

(50) İcâzet, Bir ocağın Pir-Mürşit Dergâhı post-nişinin, kendisine icazet için başvuranın kimliği, engelinin bulunup bulunmadığı, yol, cem, ayin bilgisi, yeterliliği konularında gerekli gördüğünde bir heyet oluşturarak bir tür sınav yaptırır, olumlu sonuç aldığında Dergâh’taki Karadeniz defterindeki ocak statüsünü incelettirir, icazet verilecek yörelerin adları da yazılarak taliplerin o yıl cem ve görgülerini yapmak üzere verilen bir belgedir. Bu belge açıkça yazılabilineceği gibi, duruma göre örtülü, takiyye biçiminde de yazılabilir. Önemli olan mühür ya da imzadır. Örtülülük ve takiyye usulü baskı dönemlerinde başvurulan bir yoldur.

Buyrultu,Emir:Mürşit, kendisine bağlı ocakzadelerden birisine veya bir kaçına yapacağı iş ve görevleri yazılı ya da sözlü olarak bildirir ki buna ‘buyrultu’ denir. Gerekirse bu  belge şeklinde verilir.

(51) Bu aileye mensup Ahmetçe ile Mehmet Ağa kardeşlerin ard arda Hacı Feyzullah Çelebi (1742-1824) veya Hamdullah Çelebi (1767-1836)’den; Hamza Ağa ile kardeşi Gök Hüseyin’in, Feyzullah Çelebi (1742-1878) ile oğlu Ahmet Cemalettin Çelebi’(1862-1921)den; özellikle 30 yıl icâzetli dedelik yapan dedem Mehmet Mahir Özkoluaçık’ın Veliyeddin Hurrem Çelebi (1867-1940) ile Ali Rıza Ulusoy(1910-1968)’dan; Feyzullah Ulusoy’dan; Ali Onbaşı lakabıyla anılan Ali Ülger’in yine 25 yıl, oğlu Mustafa Hurrem(Ülger)’in Feyzullah Ulusoy’dan ve Veliyeddin Ulusoy’dan çeşitli tarihlerde aldıkları secere ve icazetnamelerde talibin görmek istediği, kutsal bir simge olarak değerlendirdiği (resmi mühür) izleri de görülmektedir.

(52) Ali İhsan Tuncalı, Emlek Alevi Âşıkları, Ankara,2000,s.41-78; İsmail Özmen, Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi, cilt:4, s,167-185.

(53) Hamza Aksüt, Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri, (2002) Ankara, s. 164

(54) Hamza Aksüt, Aleviler , Yurt-Kitap-Yayın, 2009, Ankara, s.227-230

(55) Hamza Aksüt, Aleviler, s.227

(56) Nejat Birdoğan , Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s.209-225

(57) Mustafa Karacan’ın bana verdiği not ile Veli Kuşdoğan, Tülek Hasan, Pamuk Ali ve adlarının açıklanmasını istemeyen yaşlı bazı köylüler; Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s.209-225

 (58) Hüseyin Temiz, Aleviliğin Gerçek Yüzü ve Özü, İstanbul 1997, s. 62, 67, 68, 77, 82, 87, 88

(59) Ali Yaman, Kızılbaş Alevi Ocakları, s.60; N.Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Anadolu Yerleşmesi, s,209-225.

(60) Leğenuşağı’nın yetiştirdiği en önemli dedelerinden biri de Mehmet Mahir Özkoluaçık’tır. Bu zat, (1887-1952)’yılları arasında yaşadı, askerlikten hemen sonra icâzet alarak dedeliğe başladı. Sürekli Hacı Bektâş Çelebilerinden “Hacım Sultan evladı” olarak icazetler aldı. Yaklaşık 30 yıl bu görevi sürdürdü. Ona icâzet veren çelebiler arasında postnişin makamında oturan A.Cemalettin Çelebi, Veliyeddin Hurem Çelebi, Ali Rıza Ulusoy, Feyzullah Ulusoy yer almaktadır. Rahmetlinin köyde yapılı mezarı üzerinde Hacı Bektaş Dergâhı postnişinlerinden çelebi Hasan Hulki Rıza Ulusoy’un bizzat yazdığı “Hüvel-baki”yer alır; yukarıda bir vesile ile değindiğimiz gibi bu kitabede:”Aslı hanedandır, Hem nesli tahir/Tarikat müftüsü idi Mehmed-i Mahir/Pir-i Tarikata eyledi otuz sene hizmet/Hacı Bektaş Veli eyler ruhuna himmet/Hasan Hulkî diler Muhammed’den şefaat/Hacım Sultan zade seyyid Mehmet Mahir”(Doğum: H.1303- Ölüm:10.Şubat .1952)  yazılıdır. Onun şiirlerinden bir kısmı yayınlandı. (Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi c.5, s. 67-73).                                                                                                                                                                                                                                                     

(61) Hamza Aksüt, Aleviler, Yurt Kitap-Yayın, 2009, Ankara, s.227, 231

(62) Konuyla ilgili eski yazı secereler, icazetnâmeler, buyruknâmeler, görev yazıları,1340’lı yıllara varan resmi aile nüfus kayıtları, eski tapular, eski senetler, hudutnameler, aile büyüklerinin, bu konudaki râvilerine bağlantılar kurularak saptanan soy kütüğü ve bu yönde bilgisi olan yaşlı bazı büyüklerin anlatımları.

(63) Göknur Göğebakan, XIV.Yüzyılda Malatya Kazası s.279; H.Aksüt, s.228

(64) İsmail KARACAN Karaca Köyünün Kuruluşu ve Gelişmesi s 18,19, 20 vd.; Satı Dilek ÖZBEY, Karaca Köyü Folkloru, Çukurova Üniversitesi Edebiyat Bölümü Mastır Çalışması 2002.

(65) Göknur Göğebakan,  XVI. Yüzyılda Malatya Kazası, s.274, 279, 281; H. Aksüt, Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri s.292; aynı yazarın Aleviler, s 227-231; Mesut Elibüyük Refet İnanç, Kanunî Devri Malatya Tahrir Defterleri s.202.

(66) Hıdır Kolaçık, Gönül Sesler, arka kapağındaki not.

(67) Göknur Göğebakan, XVI. Yüzyılda Malatya Kazası s.279; Hamza Aksüt, Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri s.303, Aynı yazarın Aleviler kitabı s.227-231.

(68) Ahmet Özerdem, Sadık Baba, s.17

(69) A. Özkırımlı Toplumsal Bir baş kaldırmın İdeolojisi, Alevilik- Bektaşilik Cem yay. İst,1990, s.171 vd.        

(70) Baki Öz, Osmanlıda Alevi Ayaklanmaları s.125; Ş.Tekindağ, Tarih Dergisi c.17, sayı:22, Mart 1967, s,55; Bozkurt s.56 vd.; Bayrak (1986) s.38, Beşikçi s.170, Avcıoğlu (1978) I, 195 vd.

(71) Şehabeddin Tekindağ,, Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi s.54-56

(72) Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşimleri s.281 

(73) Göknur Göğebakan, XVI. Yüzyılda Malatya Kazası, s.42

(74) Masiva: Dünya. Dört Dâr: 1) Mansur Dârı, 2) Nesimi Dârı, 3) Fazlı Dârı, 4) Hz. Hüseyin Dârı.

 


*Bu makale, İsmail Özmen’in, “Hacım Sultan Velayetnamesi ve Ocakları,Ankara,Beğdili Yayınları,2009” kitabından alınmıştır.