SEYYİD AHMET OĞLU LEĞEN HÜSEYİN*

İsmail Özmen

Seyyid Ahmed oğlu Leğen Hüseyin’in Öyküsü (1)

Karaca köyünde Leğenuşağı ailesi, çok eskilerden, yani 250-300 yıldan beri, dede ailesi olarak bilinmektedir. Dede ailesi bilinen bu ailenin kökünü köceğini kurcalarken, bu zaman diliminde geçen bir iki ana olayı anlatmak suretiyle Hacım Sultan ocağıyla ilgili bu dede ailesinin geçmiş durumuna açıklık getirerek, anlam kazandırmış oluruz. Şöyle ki;

 Bunun için, öncelikle, Hacım Sultan soyundan geldiklerini söyleyen ve köyde “Leğen uşağı” ailesi olarak bilinen ailenin durumuna baktığımızda; (hâlen 15-20 kapılar) köydeki en eski ve en yerli ailelerden biri olarak görülür. Mahallenin adı ”Leğen Uşağı” bile aşağıdaki bölümde anlatacağımız olaydan kaynaklanmaktadır. Yani mahallenin adı, hepsinin dedeleri olan “Leğen Hüseyin”in adından gelmektedir. Bu durumun ve adı geçen zâtın yaklaşık 250 yıl önce başından geçen olaylardan kaynaklandığı açıktır. “Leğen” ad ve lakabının doğuş öyküsünü açıp köydeki durumu sergileyerek, yine Leğen Hüseyin’in anlatacağımız özel acıklı öyküsünün yanı sıra, babası Seyyid Ahmed ile onun babası Seyyid Hüseyin, onun babası Haydar ve onun babası Seyyid İbrahim’in ve onun babası Seyyid Bektaş ve onun babası Durak’ ın(Cüneyd Durak, Seyyid Durak)’ın kısaca secerelerini açıklayıp değerlendirerek işin doğrusuna, gerçekçi ve olumlu sonuçlara ayrıca tarihsel bir secere olmadan da varabiliriz diye düşünüyorum:

Leğen Hüseyin’in babasının adı Seyyid Ahmet’tir. Seyyid Ahmet’in babası Seyyid (Şah) Hüseyin ve onun babası Seyyid (Şah) Haydar ve onun babası Şah İbrahim, onun babası Seyyid Durak’tır dedik. Bunların köye ya da köyü oluşturan obalardan birine (Ören ya da Dibiköy veya bir başka oba) mezrasına nereden, ne zaman ve nasıl geldikleri pek belli değil. Ancak, Leğen Hüseyin’in babası Seyyid Ahmed’in mezarının köyün alt tarafındaki yaklaşık 1690-1750’lı yıllarda yapıldığı tahmin edilen, mezarlığın orta yerinde  bulunan, az önce yapım söylencesini anlattığımız kubbesiz düz toprak damlı, iki odalı türbenin büyük odasında yatan Sümüksüz Hasan Dede’nin merkadinin hemen yanındaki mezar oluşu da, en azından onun köyde saygın, önemli bir zât olduğunu açıkça gösterir.(Tanık: Av.Cemal Özbey’in babası Gözübüyük Ahmet Efendi ve adlarını önce verdiğim diğer yaşlı köylüler).

Seyyid Ahmet’in babası ve dedesinin köye yaklaşık miladi 1500’lü-en son 1570’li yılların içinde geldiklerinin en önemli habercisi bu mezar işidir. Çünkü Seyyid Ahmed’in babası Seyyid (Şah) Hüseyin’in ve onun babası Seyyid(Şah) Haydar, onun babası Şah İbrahim ve onun babası Seyyid Bektaş, onun babası olan Seyyid Durak’ın lakapları (Seyyid Durak-Bitli Durak-Cüneyd Durak) gibi niteli adlar taşıyan kişilerin ayni kişi olup olmadıkları da pek belli değil, ama biz söylencelere dayanarak tek kişidir diyoruz. Ancak yine söylenceye göre, köy alanına gelen ilk dede soylu kişi bu ‘Durak’ adlı zâttır. Bizim görüştüğümüz yaşlı tüm köylülerin ittifak ettikleri husus, değişik bu üç ismin üçünün de ayni kişiye ait olduğu noktasında toplanmaktadır. Bunların bir “dede ailesi” olarak diğer Karaca obalarıyla birlikte veya bu obaların gelişlerinden belki daha sonra Karaca köyüne gelip yerleştikleri kesindir; ancak, nereden, ne zaman geldikleri tam ve kesin olarak bilinmemektedir. Bu konudaki hesaplar hep varsayımlara dayanmaktadır. Gerçekten onların Karaca köyünün bugünkü yerine toplanması sırasında mı, daha önce mi, ya da daha sonra mı geldikleri ve hangi obaya yerleştikleri pek belli değil, kesin tarih de söylenemiyor. Seyyid Durak ile oğlu Seyyid Hüseyin’in nerede öldükleri ve mezarları da belli değil. Sadece Seyyid Hüseyin’in oğlu Seyyid Ahmet’in mezarı belli. Seyyid Ahmet’in Sümüksüz Hasan Dede’den sonra Hakk’a yürüdüğü ve ayni türbe içine sırlandığı biliniyor, bu güvenilir rivayet tanık anlatımlarıyla açık ve kesin olarak saptanmaktadır. Öncekilerin mezarı hiç bilinmiyor. Çevredeki on-oniki obadan birinin mezarlığına mı sırlandılar, yoksa başka yere mi sırlandılar, başka yere mi göçüp gittiler pek bilinmiyor? Belli değil. Basaklı Çil Ali Koluaçık Dede ile Mehmet Mahir Özkoluaçık Dede’nin anlatımlarına dayanarak, bunlar da Leğen Hüseyin’den önceki soyağacı şemasını şöyle sıralarlar: Leğen Hüseyin’in babası Seyyid Ahmet, onun babası Şah Hüseyin, onun babası Şah Haydar, onun babası, Şah İbrahim, onun babası Seyyid, Cüneyd veya Durak Dede. Onun öncesi açık ve sıralı değil gibi.

Seyyid Ahmet’in bir iddiaya göre, tek oğlu vardır. Babasının adını taşıyan oğlu Hüseyin 9-10 yaşlarında iken baba Seyyid Ahmed Hakk’a yürür, köydeki Hasan Dede mezarlığına sırlanır.  Her halde Leğen Hüseyin’in anası daha önce ölmüş olacak ki ana ve babası ölünce köyde en yakın ve tanıdık durumundaki Mılla Haydargil adıyla bilinen büyük aile, yetim ve öksüz kalan başka bir yakını da olmayan Hüseyin’i yanlarına alırlar. Yetim ve öksüz Hüseyin’in babasının evine, taşınmaz mallarına sahip çıkarak onları sürüp kullanmaya başlarlar. Hüseyin onların yanında bir sığıntı (hizmetçi) gibi, o geniş aileye hizmet etmeye başlar. O dönemlerde büyük ailelerde yemek toplu yendiği için yemekte en son kalıntı yani “leğenin dibinde ne kalmışsa o kısım” yetim ve öksüz Hüseyin’e verilir. Hüseyin’in bu sığıntı yaşamının ne kadar sürdüğü belli değil. Ancak bu durum ad koyacak, lakap takacak kadar sürmüş olmalı ki Hüseyin’in adına Leğen lakabı eklenir. Leğen Hüseyin olarak anılır. Leğen, Leğen Hüseyin,10-12 yaşlarına değin bu aileye böyle hizmet eder, hizmette kusur etmez. Ancak Leğen Hüseyin 12 yaşına gelince, yanında kaldığı büyük aile bir tarihte, sürüleriyle otlak ve mer’a olarak kullanılan Aladağ mevkiindeki yerlerine gidip çadır kurarlar, bu yerde bulundukları sırada, aile içinde kötü bir olay ceryan eder. Leğen Hüseyin’in sığıntı olarak bulunduğu ailenin bir kızı hamile kalır. Bu kız, birgün Leğen Hüseyin’e gidip ağlar:“Bak Hüseyin kardeş, sen benim dünya-ahret kardeşimsin ve daha çocuk sayılırsın. Beni amcam kirletti, ama aile onun kışkırtması ile toplandı, o beni senin kirlettiğini söyleyip aile büyüklerini ikna etti, karar aldılar, seni de, beni de  yarın gece öldürecekler. Bu işte senin hiçbir günahın, dâhlın yok, suçsuzsun, boşu boşuna seni de öldürecekler. Ben istemeyerek bu olayda taraf oldum, kendime acımıyorum, ama sana acıyorum, hiçbir günahın ve haberin yok, hemen kaç git” der. Leğen Hüseyin, bu çirkin iftira karşısında şaşırıp korkarak ağlamaya başlar: “Ben nereye kaçam bacım, çocuğum bir yer bilmiyorum, kimim, kimsem yok, nereye gideyim, zaten burada sığıntı yaşıyorum” deyince, hamile bırakılan kız:“Bak Hüseyin, der, senin baban dede idi, talipleri vardı, onların içine giderdi, Arabistan derler bir yerde talipleri olduğunu herkes biliyor, kaç oraya git, onlar seni korurlar, kurtarırlar, bu olayda senin günahın, dahlın, taksiratın yok, Beni amcam kirletti, ama bana sormadan ölüm fermanımızı vermişler, bu gece seni de beni de öldürecekler, kaç git, yoksa ölürsün, sana acıyorum, suçsuzsun”der. Leğen öldürülmekle hem aile namusları temizlenecek, hem olay kapatıla cak, hem de Leğen Hüseyin’in babasından kalan mal ve mülküne el konulacak. Bir taşla üç kuş birden vurulacak. Tecavüzcü amcasının çirkin hareketiyle hamile kalan kız, Leğen Hüseyin’e, Karaca köy arazisinin güney yönündeki Malatya-Doğanşehir-Sürgü Boğazı yönünü göstererek, babanın taliplerinin o yönlerdeki köylerde dağların ardında Arabistan’ da olduğu söylenmektedir, bunu herkes biliyor, oraya kaç git, sor soruştur, Arabistan derlerdi öyle duydum, kaç hiç durma yoksa benimle birlikte, suçsuz günahsız yere seni de öldürecekler, aile büyükleri toplanıp karar aldı, kesin kararlılar, bilesin. Sen benim dünya-ahret kardeşimsin, bana zararın olmadı, elin bile bana değmedi, bunun için sana acıyorum, haydı durma, kaç git, durma git haydi, yoksa bu gece seni de, beni de öldü recekler, sen suçsuzsun kaç kurtul” der. Zaman, yaklaşık XVIII.yüzyıl içindedir.

Leğen Hüseyin olayın şokunda şaşkındır, hamile kızın uyarısı üzerine olayın vahametini ve ne olduğunu pek kavrayamaz, ama can korkusuyla yakın tehlikeyi sezinler, Aladağ’dan “Ulu yol”a iner, yolu izleyerek gece-gündüz demeden ve durmadan, kızın gösterdiği yönde gider, Malatya istikâmetine doğru Kırkgöz köprüsünden geçerek, Sürgü boğazına doğru döner, güney istikametinden hiç şaşmadan yoluna devam eder, geceyi gündüze katar, ot yer, babası Seyyid Ahmet, olgun keramet sahibi, çevrede tanınan, soylu, ünlü ve ağırlığı olan bir dededir, yolda babasını tanıyanlar çıkar, onların da tarifi ve yardımı ile babasının talipleri içine, bugünkü Gaziantep, Oguzeli, Kilis yörelerinden birine, kısaca Türkmen içine, talipler arasına gelir. Tarih fi tarihidir, zaman durmuştur.

 Ancak Leğen Hüseyin’in adını yazdığım yerlere veya yakınlarında bir yere gittiği, oralardan birine yerleştiği kesin. Bu yer sonra anlaşılacaktır. Ancak belki babasının müridlerini ya bulabildi, ya da bulamadı. Ama Alevi Türkmenleri buldu. Onlara sığındı, aralarına girdi, karıştı, büyüdü, boy attı, bıyık saldı, gün geldi, evlendi çoluğa çocuğa karıştı. Bu da kesin. Bu arada dedeliğini bildi, yolunu yolağını öğrenip izledi, taliplerini araştırıp sordu öğrendi. Günü geldi dedelik etti, talib gördü, yüzünü yerlere sürdü, peymançe durup, özünü dâra çekti, semahlara girdi, ‘göğ eşiğ’e yalvardı, özünü öz, yüzünü ak etmeye çalıştı. Âlemlerin Rabbine sığındı, sırası geldi dünya gailesiyle uğraşıp boğuştu, yedi içti, sevdi sevildi, yendi yenildi. Bir oğlu, iki kızı oldu, geleneğe uydu, babası Seyyid Ahmed’in adını oğluna verdi, çok sevdikleri için çocuğu Ahmetçe diye çağırdılar, sanki babasıyla birlikte yaşattılar, Ahmetçe dediler öyle bilip öyle andılar.

Günlerden bir gün, içlerinde bulunup, dede olarak görev yaptığı boyun beyi ona: “Dedem, ben artık yaşlandım, bir oğlan istiyordum, olmadı, soyum kuruyacak, sen bir er kişisin, dede çocuğusun, ocakzâdesin, soyunun sopunun yüzü suyu hürmetine, ocağına bucağına düştüm, soyun Hacım Sultan gibi senin de inşallah Tanrı yanında duan dileğin geçerlidir, makbuldür, kabul görür, bir dua et de, benim de bir oğlum olsun, yoksa ocağım kör kalacak. Eğer bir oğlum olursa o zaman iste benden ne istersen, istediğini vermeye hazırım, ey soyu sopu ulu kişi, güzel insan, ulu dedem, sana sığındım, himmetine kaldım, ocağına düştüm, bunaldım, Allah, Muhammed, ulu Ehlibeyt, Pir Hacı Bektaş, Kolu Açık Hacım Sultan aşkına yardım et, dua et, Allah erenlerin duasını, sözünü kabul eder” der.

Dede Leğen Hüseyin özünü Tanrı’ya salıp, gönülden yalvararak, “ey Tanrı’m senin izninle, kız oğlan kızı er kişi eden ceddim Hacım Sultan aşkına, taşları kayaları hamur gibi yoğuran, ardına düşürüp yürüten ulu pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli kaddessallahü sırrül-aziz aşkına, sana sığındım, şu kulunuz talibimin dileğini kabul buyurup ona hayırlısıyla bir oğlan ver, senin güçün ihsanın sonsuz, sana sığındık, el bizden hüsnü himmet Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesselâm efendimizden, ya Ali, ya Şah ya büyük Allah” diyerek bey ile yaşlı hanımını tekbirleyip sırtlarını sıvazlayarak dualar etti. Tanrı hepinizin, hepimizin duasını kabul etsin, istediğinizi, gönlünüze göre versin, birinizi bin etsin, Allah yardımcınız olsun, Şah-ı Merdan katarına katsın, kerem buyursun, der.

Leğen Hüseyin’in bu duasını Ulu Allah, kabul buyurur, gün gelir, devran döner yaşlı beg ile yaşlı hanımının bir erkek çocukları olur. Bu olay üzerine halk ve yaşlılar arasında:“Er de ne er ha! Öyle Kazıklı bir er ki, Allah’ın izni himmetiyle çok yaşlı beg ile çok yaşlı, hanımına, evlâttan kesilmiş hatununa bir oğlan nasib etti. Beg de ne kazıklı bir baba ki, kocamış yaşında yalvarıp Tanrı’dan nur topu gibi bir oğlan koparıp aldı”derler.. Bu tarih olur, zamanın yüzüne yazılır, bulutun türküsü olur, halkın diline düşer, söylene söylene köyün adı “Kazıklı” olur. Bu günümüze değin bir türkü gibi söylenir gelir, doğum yeri obanın adına “Kazıklı” denir, öyle söylenir.

Beg obasıyla, oğluyla oraya yerleşir, köylerinin adına da bu olaydan dolayı “Kazıklı”adını verirler. Bu köy şimdi ‘Küçük Kazıklı’ adıyla anılan köydür. Halen Gaziantep ilimizin güneyinde Kilis ili sınırına yakın üç-beş Alevi/Bektaşi köyünden biridir. Bu öyküyü , 1956’lı yıllarda Malatya’da askerlik yapan aynı köyden Rıza Gün adlı kişiden, küçük baraka dükkânımızda çalışırken babamla birlikte dinleyip öğrendik, kıvanç övünç duyduk, zaten bu olayı diğer aile büyüklerimizin hepsi de biliyorlarmış evetleyip doğruladılar. Bir tür alan araştırması niteliğindeki bu anlatıyı şimdi buraya alıyorum. Sayın Rıza Gün 70-75 yaşlarında olup halen sağdır; Allah ona ve ailesine daha sağlıklı uzun bir yaşam nasip etsin. Halen Gaziantep’in Küçük Kazıklı köyünde oturmaktadır, askerliğinden bu yana ailece dost olduk, halende telefonla sık sık görüşüyoruz.

Gelelim, işin öbür yüzüne, beg’in oğlu olduktan sonra Hacım Sultan’lı Dede Leğen Hüseyin’in çevredeki Alevi-Kızılbaş-Bektaşi oba ve köylerinde dedelik ünü ve manevi değeri, gölgesinin ağırlığı artar, ününe ün katar, daha çok duyulur, yayılır. Yine fi tarihinde günlerden bir gün dede beg ile birlikte otururlarken, hâl hatırdan sonra beg ezile-büzüle minettarlığını yeniden dile getirerek “dedem, sana ben borçluyum ne olur, sende benden bir şeyler iste, elimden geldiği kadar ben de sana yardım edeyim, hiç olmazsa borcumu böyle ödeyeyim, borçlu kalmak insana yakışmaz” der.

Bunun üzerine dede Leğen Hüseyin: “Beğ benim şöyle bir meselem var, belki duydun, belki biliyor, belki bilmiyorsun, ben buraya küçük yaşta bir iftiraya uğradığım için kaçıp geldim, memleketimdeki babamdan, dedemden kalan arazilere başkaları el koydu, bana yardım eder, güç katarsan, köyüme, ilime dönmek, malıma mülküme sahip çıkmak isterim.” deyince, beg, bu isteği kabul eder, obasından yaklaşık silahlı ve atlı 15-20 kişilik bir grup oluşturup yanına alır, beg ile Leğen Hüseyin, oğlu Ahmetçe, ilk hanımı ve iki kızı olduğu hâlde, birlikte, Kazıklı köyünden çıkıp yaya/atlı Malatya’nın o tarihlerde Alacadağ ilçesinin Arguvan nahiyesine bağlı Karaca köyüne gelirler.

Leğen Hüseyin’in kaçmasından hemen sonra, yanında kaldığı büyük aile ve köylüler ertesi gün Leğen’i ararlar bulamazlar, amcası tarafından tecavüze uğrayan kız, tüm olayı anasına-babasına ve yakınlarına anlatır, amcasının kendisine zorla tecavüz edip kirlettiğini, ondan hamile kaldığını, Leğen’in bunda hiçbir suçunun, kabahatinin, günahının olmadığını söyler, durum anlaşılır, kızı kirleten amca hemen köyü terk eder. Tokat veya Sivas taraflarına gider. Olay zamanla kapanıp unutulur. Bu arada Leğen’in babasından kalan arazilerine, bir kısım köylüler de el koyup malsınırlar.

Ancak fi tarihinde yine birgün onbeş-yirmi atlı ile Leğen Hüseyin ailesiyle köye döner, işgalcilerden mallarını geri ister, Anamın babası-dedem rahmetli Mehmet Mahir Özkolaçık Efendi’den, Veli Kuşdoğan’dan, Tülek Hasan (Özcan)’dan, kör Tamam(Tamoğ)dan, Döndü Anadan bunları çocukken çok duyup dinleyip öğrenmiştim. Leğen Hüseyin, köyün yakınındaki “Yas-tarla” mevkiin de bulunan Kara Cafergil’ in (Cafer Erbaş) elindeki tarlanın dışında kalan tüm mülk ve arazilerinin hepsini işgalcilerden geri alır.  Leğen Hüseyin, karısı, oğlu Ahmetçe ve kızlarıyla köyüne ikinci kez gelip yeniden yerleşir. Onları köye getirip yerleştiren oba beyi ile silahlı/atlı 15-20 talib el öpüp, dededen izin isteyerek helâllık alıp, Antep’e köylerine geri dönerler. Leğenuşağı ailesi köye sonradan gelenler arasında belki de bunun için sayılıyor.

 Aradan yıllar geçer, Leğen’in Kazıklı’dan evlenip birlikte getirdiği, kendisine bir erkek, iki kız çocuğu veren Antepli hanımı ölür. Leğen Hüseyin bu kez tahminen Bekteşlilerden ya da Halöğlerden(Mustafa Karacan’a göre) büyük Halöğ’ün bacısı, Kargı Hüseyin’in yakını olan Tamam (Tamoğ) Ana adlı bir kızla evlendirilir, ondan da, Hüseyin(Kepir), Cuma, Haydar ve Mehmet adında dört çocuğu daha olur. Çok yaşlanan ve yıpranan Leğen Hüseyin Dede’nin de günü gelir, vadesi yeter o da insanların arasından göçer, ölümsüzlük âlemine gider. Dört erkek çocuğu ile Tamam (Tamoğ ) Ana ortada kalır. Onlardan ayrı oturan Ahmetçe kardeşleriyle pek ilgilenip analığına bakmaz, onlarla hiç mi hiç ilgilenmez. Dedelik eder. Tamam Ana da komşuların yardımlarıyla, başkalarının işine gidip çalışarak, pamuk çapalayıp toplayarak çocukların zar-zor geçimlerini sağlamaya çalışır. O tarihlerde Karacalılar Çay mevkiinde pamuk ekmektedirler, Tamam Ana geçim için pamuk işçiliğine gider çalışır, ama geçim zor, bu böyle süremez ki!

Hatta bir kış girimi akşam eve döner, çocukları dışarıda oynamaktadır, bir avuç undan çorbasını yapar, son kalan bir koşam bulgur ile de pilavını pişirir, yarım kuru ekmeği vardır. Oyun çocuklarını beklerken, birden kapı çalınır içeri aksakallı, uzun beyaz saçlı, yaşlı bir ihtiyar girer, “Bacı çok acıktım, akşamların yüzü suyu hürmetine, Hızır’ın payı beni doyur, gideyim”der. Tamam Ana, dışarıda oynayan çocuklarını hiç düşünmeden hemen pişirdiği çorbayı, pilavı, yarım ekmeği yaşlı ihtiyarın önüne koyar, “buyur ye dede, Hızır’ın payı olsun, ye dedem, helâl olsun”der. İhtiyar hepsini yer kalkarken, “bacı Hızır uğrasın, Allah yerini doldursun, kuyula, kuyula versin, hoşça kal” der, çıkar, kaybolur, Tamam Anaçocukları çağırmak için evden hemen dışarı çıkar, beş-on evli ufacık köyde ihtiyar sanki yel olup uçmuştur, kime sorduysa öyle birini görmedik derler, Tamam ana şaşırır. Çocukları oyundan toplar, eve dönerler, görür ki, boşalan çorba tenceresi dop doludur, boş bulgur pilavı tavası ağzına kadar pilav doludur, ekmek bohçası ağzına değin ekmek doludur, şaşırır kalır. Ama anlar ki akşamüstü eve gelen koca, boş değil, ermiş bir kişidir, Hızır’dır; yerlere kapanıp Allah’a şükreder, dualar eyler, affını diler, O’ndan yardım ister, şükürlerini, hamd ü senalarını içtenlikle ve sade bir biçimde Tanrı’ya sunar. Niyaz eder. Yardım ve inayet diler, istiğfar eder, yerleri gökleri öper.”

Çocuklarıyla Tamam Ana sonsuz şükran duyguları içinde, yatacakları sıra yine kapı çalınır, Tamam Ana kapıyı açar, bir köylü ile ardında yaşlı bir adam çıka gelir. Tamam ana “Buyurun” der. Devamla: “Hayırdır komşu” diye sorar. Köylü: “Tamam Ana senin ve çocuklarının durumunu biliyoruz, biliyoruz da, bizler de öyle yardım edecek kadar pek zengin değiliz ki, sana yardım edelim, anlayacağın yardım edemiyoruz”diyerek ardında bekleyen adamı gösterip: “Bu adam Ermeni Vartan Efendi sen tanımazsın, bunun Kuruçay’dan Yazıhan ovasına su çıkaran bir arkı var, değirmenleri de var, bu ark ile değirmene ve ovaya su taşıyan arkın suları bazen taşar, bazen keçi, mal, tilki basar delinir, bozulur, bu küçük taşkınların önlenmesi amacıyla ark için bir bakıcıya ihtiyacı varmış, ben eskiden beri tanırım, dost ve efendi bir kimsedir, bakıcı arıyor, benden sordu, ilk aklıma senin büyük oğlan Hüseyin geldi. Hüseyin 12-13 yaşında var herhalde, bu işleri yapar diye düşündük, eğer verirsen, yarın hemen gidip işe başlayacak, köyümüze yaya bir-iki saatlik yolda, hemen Yazıhan ovasının Kuruçay’a bakan yüzünde, iş kolay sadece ark boyu gezecek, akıntı filan görürse elindeki kürekle kapatacak, yapacağı iş bu. Ne dersin?”der. Tamam  ana teklifi hemen kabul eder: Ermeni de biraz para verir, evde aşı, ekmeği unu bulguru çoktan bitmiş, nana muhtaç Tamoğ ana, birden bire karanlıktan aydınlığa çıkıp, bolluğa berekete gark olduğu için konukları gidince yerlere kapanır, tekrar tekrar Allah’a şükürler eder, göğ eşiğin sahibine hamd ü sena ve dualar eder, çocuklarıyla rahat bir yaşam sürmeye başlar. (Kaynak: Torunları İnsaf, Mine (Nene) Hatun ve Büyük Tamam; hepsi de  rahmetli olmuş Leğen Uşağı ailesindeki yaşlı kadınların anam Hatice Özmen’e anlattıkları) Tüm Leğenuşağı kadınları gibi annem de bu öyküyü hep bilir; duyduğu kişiyi de söyler, bunu bir övünç kaynağı olarak anlatırdı.

Aile İçi Bir kaza-Çok Acı Bir Felâket

Hacım Sultan Ocağının Karaca köyündeki temel ana kaynağı olan kolun temsilcisi Leğenuşağı ailesinin o tarihlerde tek büyüğü olan Leğen Hüseyin’in ölümünden sonra, aile içi dedelik kurumunu Leğen’in büyük oğlu Ahmetçe yürütmekte, talip içine gidip dedelik etmekte, başka yer ve köylerdeki talip içine icazetli bir dede olarak her yıl gidip gelmektedir. Leğen’in ikinci hanımı olan Tamam Ana’dan olma dört oğlu ise, küçük oldukları, Ahmetçe’nin üveyi bulundukları için dedelik yapamamakta, onun nimetlerinden, hakullah parasından yararlanamamaktadırlar. Tarlalarını sürecek öküzleri, ekecek tohumları bile yoktur. Yokluk, yoksulluk, perişanlık diz boyu…

Yıllar böyle geçip gider, yine fi tarihinde bir gün, Ahmetçe kendisi atında, dedelikten getirdiği hakullah eşyalarının yüklü olduğu iki-üç katırı da arkasında bağlı, batıdaki Sarsap yolundan köye girdiği sırada, evinin damı üstünde gezinmekte olan Leğen Hüseyin’in ikinci oğlu Kepir Hüseyin, ağabeyinin böyle dedelikten gelip selâmsız sabahsız kendi evine gitmekte olduğunu görünce, sinirlenerek kendilerine hakullahtan hiç pay vermeyen baba bir ana ayrı ağabeyine, “yıllardan beri dedelikten kazanıyorsun, ama bizim payımıza düşeni vermiyorsun, hakkımızı yediğin yeter, bizde aynı babanın çocuklarıyız, aynı dedenin torunlarıyız, kardeş olarak bize hiçbir yardımın olmadığı gibi, dedelikten kazandığın hakullah hakkımızı da vermeyip yiyorsun, şimdiye kadar birikmiş hakkımızın yerine bugün getirdiğin malları evine götürme, bu bizim hakkımız, bize ver, biz de o dedenin, o soyun evlâdıyız, yediğin yeter hakkımız ver” deyince aralarında bir tartışmadır başlar, verirsin-vermezsin münakaşası kavgaya dönüşünce damın üzerinde bulunan Kepir Hüsöğ lakabıyla anılan Hüseyin Ağa yerden aldığı bir taşı üvey ağabeyine fırlatır, at üstünde evine doğru gitmekte olan Ahmetçe, boyun ya da kafa kısmına isabet eden taşın darbesi ile attan düşer başı yerdeki büyük taşa gelir ve derhal rahmet-i Rahman’a kavuşur. Öfke ve bir kızgınlık sonu meydana gelen ve ölüme yol açan, kazaren atılan taş tüm aileyi derin bir yasa boğar. Divâne adıyla tanınan doğuştan ermiş İboğ Baba da o sıralar köydedir. Ahmetçe’nin ölümü üzerine İboğ Baba bu olayda kendine göre bir yargılama yapar. Ağbaba’gilin damın üstünden İmam Hasan  türbesine doğru seslenerek:“Değmeyin, değmeyin ha, Erenler Köse’ye (Kepir Hüseyin’i kasteder) değmeyin, suç Ocak gömendedir, suç Ocak gömendedir (Ahmetçe’yi kasteder), Köse’nin suçu yok (Kepir Hüseyin’i kasteder) Köse’nin suçu yok” diye üçer kez bağırarak el kol hareketleri yapar. Bu olay ve hitabı üç gün aynen sergileyip sürdürür, Köylüler İböğ Baba’ya “ne yapıyorsun” diye sorduklarında: “Köse ile Ocak gömen öbür tarafta yargılanıyor da gerçeği söyleyip Erenlere yardım etmesini diliyorum.” Baba bir, ana ayrı iki kardeş arasındaki kanlı ve feci olay böylece kapanır. Bütün aile üzgündür büyüklerimizin anlattığına göre gerçekten Kepir Hüseyin seyrek sakallı köse, koca kafalı biri imiş. Köydeki Karaca-Marmikan köyü mera ve yayla sınır davalarında köye lider olup yardım etmiş.

İboğ Baba hakkında, Şarkışla’nın Ağcakışla bucağına bağlı İğdecik köyünden olup Hamdullah Çelebi(1767-1836)’nin âşıklarından olan Âşık Velim (öl.Hicri 1270/Miladi 1854) (2) ’in “Sene 1247 olmadan” (m.1831) dizesiyle başlayan bir şiirinde dergâhdaki bir cemi anlatırken tarih vererek açıkça vurguladığı, coşkusunu dile getirdiği, o güzel demleri andığı lirik şiirinde özünü meydana şöyle serer:

Samıt Ana samıt kaşlı yayınan

Haylide intizar hub didarınan

Haber duydu hayat verdi serinen

Dervişlerde İboğ Baba şad oldu

İboğ Baba’nın 1824 yıllarında Hacı Bektaş Dergâhı’nda vefat ettiği sabittir. Çünkü Dergâhın mezarlığında bulunan mezar taşında bu tarih yazılı idi. Buna göre, anılan öldürme olayının sözü edilen 19.yy.’ın hemen başında ya da 18.yy.’ın sonlarında ceryan etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Veli’m bir şiirinde ustası Kemteri’nin 1818’de vefat ettiğini yazdığı mersiyede açıkça belirttiğine ve 60 yaşlarında bir kaza sonucu vefat ettiğine göre, Ahmetçe’nin ölüm olayının bu tarihlere göre kesin olmamakla birlikte aşağı-yukarı 1790-1800 yılları arasında vaki olduğunu tahmin edilebiliriz.

Bu ocağın Karaca köyünde oturan şimdiki dedeleri, Hacım Sultan’ın torunlarından köye ilk gelen Seyyid Durak’ın torunu Bektaş’ın oğlu Haydar’ın oğlu Seyyid Hüseyin’in oğlu Seyyid Ahmet’in oğlu Leğen Hüseyin’in oğulları Ahmetçe, Kepir Hüsöğ (Hüseyin Ağa), Cuma, Haydar ve Mehmet Ağa soyundan gelmektedirler. Bu soyun en tanınmış dedesi Mehmet Mahir Özkoluaçık’tır, kendisini yetiştirmiş Hacıbektaş Dergâhı postnişinlerinden önce Veliyyeddin Hurrem Çelebi (1867-1940)’den; daha sonra Ali Rıza Ulusoy Çelebi (1910-1968)’den Hacım Sultan evladı olarak icazetnameler almış, talipler içinde erkân, yol yürüterek kesintisiz tam 30 yıl yoluna, Allah’a, pirine, mürşidine hizmet etmiştir. Çelebi-postnişin Ali Rıza Ulusoy’un 1952 yılında bizzat kaleme alıp, Mehmet Mahir Dede’nin mezarına yazdırdığı kitabede (bknz. s.160) onu “tarikat müftüsü” olarak nitelendirdiği sabittir. Aynı zamanda şair olan Mahir Dede, Hicri 1303/Miladi 1885 yılında doğmuş, 1952 yılına dek köyünde yaşayıp dedelik ederek sonunda Hakk’a yürümüştür, gerek Mehmet Efendi, gerekse ondan sonra dedelik yapan ve halk arasında Ali Onbaşı adıyla maruf olan Ali Ülger, Hacım Sultan’ın ardılı bulunduğu Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye ve evlâtları olan Çelebi’lere içtenlikle bağlı, tıpkı kendilerinden önceki soyları gibi, hepsi de Çelebilerden dede icazetli taliplerince sayılıp sevilen kimselerdi.

Hamza Aksüt “Tenci köyündeki Kızıldeli Ocağı ile Karaca, Basak, Başkınık ve Güvenç’teki Hacım Sultan Ocağı musahiptir. Her iki ocağın mürşidi Karaca köyündeki “Zeynel Abidin Ocaklı” dedelerdir” (3) demektedir ki, bu, Hacım Sultan Ocağı yönünden tarihî gerçeklere, eşyanın tabiatına tamamen ters düşen bir görüş ve sakat bir yorumdur.

Aynı yazar bu kez de “Aleviler” (4) adlı kitabının ‘içindekiler’ kısmının ‘Bölüm IV’kısmındaki “Avuçan-Ağuçan Ocağı” alt başlığında sıraladığı ocak adları arasında sondan ikinci olarak “Hacım Sultan (Seydi Ahmet) Ocağı” olarak gösterdiği ve kitabın 227.sayfasında alt başlık olarak gösterdiği (13. Hacım Sultan (Seydi Ahmet) Ocağı) başlığı altında: “Ocak üyeleri Malatya’nın Hekimhan ilçesinin Basak, Başkınık ve Güvenç köylerindedir. Yazıhan’ın Karaca köyünden ilkönce Basak köyüne gelen ocak üyeleri daha sonra öteki köylere dağılmıştır.” Şimdiki köy yerinde toplanma dağılmadan önce…

Ocak üyeleri Seydi Ahmet soyu olarak bilinmekte ve bunların ilk atalarının Durak adlı birisi olduğu söylenmektedir. Durak, on altıncı yüzyıl belgelerinde sıklıkla geçen bir addır. Ocağın piri Karaca köyündeki Seyit Temiz evladıdır. Mürşit ise Mineyik köyündeki Zeynel Abidin dedeleridir. Hacım Sultan ocağının musahibi, Fethiye kasabasındaki Seyit Ali ocağıdır.” (5) demektedir.  

Bu yazarın aşağı dip notta (155, 156) andığımız iki yapıtında da bu konularda büyük yanlış ve hata yaptığı açıktır. Bu konuda kendisine özetle, şunları soralım:

-Araştırmanız sırasında, Karaca köyündeki “Seyit Temiz evladı” dediğiniz muhterem şahıslarla, öncelikle ve özellikle aile büyükleri ve dedeleri muhterem İsmail Temiz ve Hüseyin Temiz ile hiç görüştünüz mü? Kendilerinden soylarını ve soy ağaçlarını, köklerini hiç sordunuz mu? Onlar size ‘Hacım Sultan Ocağı’ndan olduklarını söylediler mi, yoksa bizim de bilmediğimiz başka kaynaklara mı dayanıyorsunuz? Karaca köyüne bu aile ne zaman gelmiş, hiç sordunuz mu? Basak, Başkınık ve Güvenç köylerine göçtüklerini ileri sürdüğünüz Hacım Sultan Ocağına mensup dedelerin soylarının Karaca köyünden ayrılma tarihlerinde o köyde ‘Seyit Temiz Ocağı’ dedelerinin bulunup bulunmadığını açık ve kesin olarak saptayabildiniz mi?’ Bu soruların yanıtlarını sözünü ettiğim muhterem zâtlardan sorup öğrenseydiniz, çok farklı sonuçlara varıp, gerçekleri açıkça öğrenirdiniz. Elinizde hiçbir kanıt olmadan, sadece sanal varsayımlarla, araştırmalarınızı derinleştirmeden, basit dikkat ve titizliği bile göstermeden, yüzeysel biçimde çalakalem tarih değil, roman bile yazılamaz. Kaldı ki, hetere ve komplike bir yolak olan Bektâşiliği derinlemesine bilmeden onun bir kolu olan Hacım Sultan Ocağını da öyle yüzeysel bir röpörtaj yazar gibi birkaç cümle ile geçiştirmek hiç olmaz.

Hacım Sultan Ocağı tarihsel seyri içinde Seyit Temiz Ocağına değil, hep Hacı Bektâş Çelebilerine bağlı bir ocaktır. Derinlemesine ve çok yönlü bir araştırma ile bunu saptamak mümkündü. Bu yapılmasa bile, Seyit Temiz Ocağının adlarını verdiğim dedelerine giderek Hacım Sultan Ocağı ile ilgileri, hatta ‘piri’ olup oldukları sorulabilirdi. Yazarın bunu bile yapmadığı anlaşılıyor.  Hangi belge, bilgi, veri ve olgulara göre bu iddiayı ileri sürdüğü tesbit edilmeden, bunlar bir bir gösterilmeden, açıkça ortaya konulmadan, bizzat Seyit Temiz Ocağı dedelerine kendilerinin ya da soylarının ‘Bektâşi yolağına’ başlangıçtan bu yana veya sonradan mensup olup olmadıklarını açıkça ve kesin biçimde belirlemeden,  sanal ve yüzeysel bir sava dayanarak, bunu tarihsel bir gerçekmiş gibi öne sürmek bence doğru olmaz. Ayrıca bunun kimseye de bir yararı dokunmaz. Yani ortalığı karıştırmaktan öteye gitmez. Çünkü sözünü ettiğiniz Temiz Ocağı ve bu ocağa mensup adını andığım zâtlar, Hacım Sultan soyundan ve ocağından değillerdir, yazar gidip kendilerine sorsaydı, zaten onlar ‘olmadıklarını’ açıkça söylerlerdi. Bundan çok eminim. Zira onlar da gerçek durumu benden de, senden de, herkesten de çok iyi bilirler. Keşke yazar , onlara gidip sorsaydı, bu yanılgılara düşmez, bu konularda tüm gerçekleri öğrenip gerçeği yazardı.

Ayrıca, Seyit Temiz Ocağı’nın mensup olduğu köklü ocak hakkında, ‘Mineyiklilerin Soy Ağacı/Seyit Temiz Evladının Soyu’ konusunda belgelere dayalı bir çalışma yapıp bu yönde mahkemeden olumlu karar bile alan aynı soydan Avukat Muharrem Naci Orhan’ın bu ailesel çalışmasını yansıtan büyük araştırmacı-yazar rahmetli Nejat Birdoğan’ın “Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi" (6) adlı yapıtının (209-225) sayfaları arasında yer alan konuyla ilgili bölümü sayınAksüt ya görüp okumamış ya da okumuşsa bile bu yönüne hiç dikkat etmemiş, konuyu irdeleyip değerlendirmemiştir.  Durum açıkça bunu göstermektedir.

Ders vermek gibi olmasın, araştırmacı dediğin tek yönlü, yüzeysel olmamalıdır, derinlere dalan bir dalgıç gibi hareket etmelidir; araştırarak, kaynaklara inerek, titizlikle ve kılı kırk yararak konuyu irdeleyip değerlendirmelidir, sanal varsayımsal yakıştırmalarda bulunmak hep yanılgılara neden olur, doğruları saptırır, insanı açmazlara sokar, yanlışlara düşürür. Bu hem çok ayıp, hem de bilim adına yakışık olmayan bir olgudur. Alan araştırması yapıyorum diyeceksin, bulutlarda gezeceksin. Tüm tarihi boyunca Hacı Bektâş’a bağlı olan ‘Hacım Sultan’ı ve Ocağı’nı  ‘Aleviler’ kitabında ilgisi olmayan ‘Bölüm I’deki “Hacı Bektâş Ocağı” bölümüne dâhil etmeden, ‘Bölüm IV’deki “Avuçan-Ağuçan Ocağı” bölümüne dâhil etmesi bu iddiamızı doğrulayan bir yanlıştır.

Çünkü temelde Kızıldeli ile Hacım Sultan’ın yakınlığı Hacı Bektaş Velî’den dolayı akrabalık ve tarikat açılarından değerlendiriliyorsa bu doğru olabilir. Ancak “Zeynel Abidin Ocağı” Ağuçan dedelerinin Pir Hacı Bektaş’a bağlı Hacım Sultan dedelerinin mürşidi olduğu tamamen sanal, doğru olmayan, gerçek dışı bir varsayımdır. Çünkü Hamza Aksüt’ün sözünü ettiği “Dedegil” ailesinin Karaca köyüne ne zaman geldikleri bellidir. Bunu aile büyüklerinden birine, İsmail Temiz’e ya da Hüseyin Temiz’e sorsaydı, gerçeği hemen öğrenirdi. Kaldıki bunların Karaca gelişleri, Basak dedeleri soyunun Karaca’dan ayrılmaları tarihinden çok sonradır.

Karaca köyündeki “Temiz Ocağı”na mensup iki haneli “Dedegil” ailesi Arguvan’ın Minayik (Mineyik) köyünden göç ederek Yazıhan ilçesinin Etigen (Pirinçlik) köyünün Dedeninbükü mezrasına yerleşmişler, 1865’li yıllara değin Tohma suyunun kıyısındaki bu mezrada, yani şimdi baraj suları altında kalmış olan bu yerde oturmuşlar. Drijan aşiretine mensup Bırmik Kürtleri gelip bu köye yerleştikten sonra, ailenin büyüğü Ali Bey Dede’nin başından bir iftira olayı geçer. Dede ailesinin ellerinde bulunan yaklaşık 400 dönümlük sulu araziyi almak için müfteriler Ali Bey Dede’nin büyücülük yaptığını, kızların, kadınların tırnaklarına yazılar yazarak onları yoldan çıkarıp elde ettiğini, hatta bir kadına tasallutta bulunduğunu iftiraen söylerler, dahası Malatya Kadılığına şikâyette bulunurlar. Çirkin iddia böyledir. Bunun üzerine Ali Bey Dede’nin, bu iftiradan korkarak davadan vazgeçme karşılığında arazisinin büyük bir kısmını bu müfterilere terk etmek zorunda kaldığı, çevre köylerde, talip içinde bu iftira olayı duyulmadan Ali Bey Dede’nin öteden beri tanıdığı-dostu Leğenuşağı ailesine mensup Karacalı Hamza Ağa’dan yardım istediği ; Hamza Ağa'nın da duruma üzülerek Dedegil ailesine Karaca köyünde kendi evinin hemen üst tarafındaki arazisinden yer verdiği, dedenin de ailesiyle göçüp Karaca köyü'ne gelip yerleştiği kesin olarak bilinmektedir (7).Bu iki kapıdan ibaret aile ocaklarının adından dolayı Temiz soyadını taşımaktadırlar. Bu durum, Hamza Aksüt’ün  sanal tasarımsal iddiasını mesnetsiz kılmaktadır.

Temelde Hacım Sultan'lılar Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi ve onun evlatları Çelebileri mürşit bilir, mürşit tanırlar. Oysa Hamza Aksüt’ün sözünü ettiği aile Hacım Sultan Ocağına değil, ana kolu Arguvan’ın Mineyik köyünde bulunan “Aguçan Ocağı”na mensubtur. Mineyik dedeleriyle akrabadırlar, hatta onlardan bir kısmıyla aynı soyadını taşırlar, bence önemli olmasa bile, onlar pençeci değil, erkâncıdırlar. Yine yanılmıyorsam, Karaca köyünde Haydardede Uşağı’ nın küçük bir kısmından başka Karaca köyünde talipleri bile yoktur. Özetle, Hamza Aksüt’ün anılan iki kitabında sözünü ettiği dede ailesi, yaklaşık 1865’li yıllarda, Pirinçlik (Etigen) köyüne bağlı halen baraj altında kalmış Dedeninbükü mezrasına Drijanlı Kürtlerin gelip yerleşmelerinden sonra, Leğenuşağı ailesine mensup Hamza ağa tarafından getirtilerek Karaca köyüne yerleştirilmiş iki kapıdan ibaret bir ailedir. Karaca’daki Hacım Sultan Ocağı'ndan ayrılıp Basak, Başkınık, Güvenç köylerine yerleştiği öne sürülen ocak mensuplarının 1530-1570’lerdeki göçlerinden çok sonra 1865’de Karaca’ya getirip yerleştikleri bilinmektedir .“Dedegilller” adıyla anılan ve Temiz soyadını taşıyan bu aile, kendilerini, hiçbir zaman Hacım Sultan’lı saymamıştır, saymazlar da. Çünkü onlar Zeynel Abidin ocakları grubundan, Mineyik dedeleriyle akrabadırlar; kendileri de Ağuçan Ocağına mensup olduklarını söylerler. Hacım Sultan Ocağı’na mensup değillerdir. Hatta bu ocaktan Hüseyin Temiz’in kitabı bile bu konuda bizim görüşümüzü doğrular (8). Bu ocağın tanınmış dedelerinden rahmetli Ali Yusuf Temiz Dede ve yakınlarının Hacım Sultan Ocağı ile Hacı Bektaş Çelebileri ile hiçbir ilgileri ve bağlantıları yoktur, üstelik Karaca köyüne çok sonra (1865) geldikleri de yukarıda değindiğim haliyle oldukça açıktır. Zaten bunu onlar da kabul etmektedirler. Ayrıca Karaca köyündeki Hacım Sultan'lıların hepsi de pençecidir. Hacı Bektaş’ı pir ve Çelebileri mürşit bilirler. Yani Hacı Bektaş Çelebilerine bağlılardır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli’nin yakın akrabası (amcasının oğlu) ve onun üçüncü ardılı-halifesi durumundaki Hacım Sultan’ın ve bu ocağa bağlıların pençeyi bırakıp erkâncı olması da düşünülemez; bu eşyanın tabiatına ters düşer, onlar öyle söyler öyle inanırlar. Çünkü Hacım Sultan Ocağı’nın kökü olan Uşak’ın Susuz’daki Hacım Sultan Dergâhı, 19.yy.‘ın ilk çeyreğine (1826’lara) değin, Hacı Bektaş Dergâhı’ndaki Çelebilere bağlı olup, dergâhın kurulduğu 13. veya 14.yy. başlarından bu yana da tüm postnişinleri Hacı Bektaş Dergâhı postnişini olan Çelebilerce atanmaktadır. Kitabımızın Hacım Sultan vakfı bölümünde sunulan resmi belgelerle de bu husus detaylı biçimde açıklanıp gösterilmiştir (bknz. s. 17, 27, 28, 49).

Bu bağlamda,“Hatta Asitane-yi şahane olarak da bilinen Şahkulu Sultan Dergâhı’ nın ünlü postnişini merhum Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın “Divan”ında bulunan şu dörtlük, tarik(erkân) kullanan ocakzade Alevi dedelerinden farklı olarak pençe ile görünen Bektaşiler arasındaki pençe-tarik ikiliği o günlerin bir kalıntısı olarak bugünlere intikal etmiş, gündemde tutulan bir sorun olup, Hacı Bektaş Dergâhı Çelebileri ile onlara bağlı ocakların ve dedebabaların bu konudaki görüşlerini de çok iyi yansıtmaktadır:” (9). 

Sofu niçin taptın kuru değneğe

Tapacak pençe-i Âl-i abâdır

Değneğe hebâdır emek vermeğe

Elhl-i beyt pençesi derde devâdır

Bu konudaki takdiri artık Hamza Aksüt’e değil, siz okurlarıma bırakıyorum.

 Hamza Aksüt’ün “Anadolu Aleviliği’nin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri” adlı yapıtının (23-26); (32-37); 93, 96, 104,109, (164-167), 190, 194, (299-305), (315-320), 323, 334, (339-343), 346, 347, (359-366) sayfaları ile aynı yazarın “Aleviler” adlı yapıtının(227-231) sayfalarında çeşitli vesilelerle konularımıza uzaktan yakından yapılan değinmelerin çoğunun dayanaksal sanal varsayımlar olduğunu belirtip sadece anımsatmakla yetinelim.

Yine araştırmacı-yazar Ali Aksüt’ün “Fethiye (Hasan Badrık)” adlı kitabında değindiğimiz bu konularla ilgili bazı değinmeleri var ki, ilerideki bölümlerde bunları da ele alacağız. Ancak, Fethiye beldesinde Ali Seydi ya da Seyit Ali diye bir ocak yoktur.

 Ali Aksüt’ün konumuz açısından en doğru ve gerçek saptamalarından biri, Fethiye köyündeki talibimiz Bıçakçıoğlu ailesiyle ilgili olanıdır. Cidden Bıcakçıoğlu ailesi ile rahmetli Derviş Ali Güvercin ailesi Bektaşi olup Şaşıbeş’in oğlu Hüseyin Bıçakçıoğlu’nun dediği gibi, bu aile de birçok Fethiyeli aile gibi Kolu Açık Hacım Sultan talibidir, dedeleri ise komşu Karaca köyünde Leğen Uşağı adıyla bilinen Hacım Sultan evlâdı ana Ocağın dedeleridir. Bunlar mürşid olarak Hacı Bektaş Veli’yi ve onun soyundan gelen Çelebileri bilirler. Onların da Ağuçan ocağıyla hiçbir ilinti ve bağlantıları yoktur. Leğen Uşağı (10) pençecidir; “Allah-Muhammed-Ali” söylemiyle, yani taliplerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin ‘yeşil benli eli’ niyetine elle sıvazlayarak, “el ele el Hakk”a ilkesine dayanarak talibi görür, cem yapıp, yaptırırlar. Cemlerde her zaman yaptıkları ve yaptırdıkları da budur. Hacım Sultan Ocağı, Hacı Bektâş Veli dışında başka pir-mürşit tanımaz. Bunun dışındaki iddiaların hepsi de boş ve gerçek dışı iddialardır.

Leğeuşağı Ailesinin Talipleri:

Çevrede Fethiye kasabasının bir bölümü, Eğribük, Hilan, Hekimhan’a bağlı Ardahan, Nacılı, Köylü köyü, Hasan Çelebi, Bahçedamı, Ulugüney, Kuluncak ilçesinin merkezinde bazı aileler ile bu ilçeye bağlı, Başören, Tersakan köylerinde bazı aileler, Gürün ilçesine bağlı Yuva, Külaf, Elbistan’a bağlı Küçük Yapalak, Demirci, Kahramanmaraş’ın Yörük Selim mahallesinde, Gaziantep’in merkezinde ve merkeze bağlı bazı köylerinde, Yavuzeli’in Sarılar, Göçmez, Kayabaşı, Yarımca, Halilbaş köylerinde, Nizib’in Köseler köyünde bazı aileler ile Şanlıurfa’nın Kısas ve birkaç köyünde, Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı bazı köylerde, Çorum’un, Yozgat’ın bazı köylerinde, İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin’in merkez ilçelerinde, özellikle kent merkezlerinde çok dağınık şekilde birçok talip aileleri bulunduğu alan araştırmaları sonucu saptanmıştır.

Karaca köyünde Hacım Sultan soyundan geldiğini söyleyen diğer aile gruplarının, yani “Haydardedeuşağı” adıyla anılan köyün en kalabalık ailesinin ise bu konuda ne dedelik yaptığını bilen vardır, ne icazet aldığını gören, ne de talipleri olan köylerin bulunduğunu söyleyen kimseler vardır; halen de dedelik yapan kimseleri yoktur. Hatta yanılmıyorsam ‘Mılla Haydarlılar’ adını taşıyan aileden bazıları da köydeki Mineyik dedelerine yani Temiz soyadını taşıyan iki aile dedelerine bağlı, onların talibidirler. Geçmişten taşıyıp getirdiğimiz gerçek bu! Bu kanıt ve olgulara, Seyit Temiz Ocağı’ndan iki ailenin Yazıhan ilçesinin Pirinçlik (Etigen) köyünün halen Karakaya Barajı suları altında kalmış olan Dedeninbükü mezrasından, Hamza Aksüt’ün anılan iki kitabın da sözü edilen Basak, Başkınık ve Güvenç dedelerinin soylarının Karaca’dan göçüp anılan köylere yerleşmeleri iddiasının gerçekleştiği söylenen tarihlerden çok sonra, 1865’li yıllarda bir iftiraya kurban gitmemek için bir ahbablık sonucu Hacım Sultan soyundan Hamza Ağa tarafından getirtilerek Karaca’ya yerleştirildikleri, böylece Hamza Aksüt’ün anılan konulardaki iddiasının (s.227) (11) tamamen havada kaldığı, hiçbir dayanağının kalmadığı anlaşılmaktadır.

KARACA KÖYÜ'NDEKİ HACIM SULTAN OCAĞI'NIN
LEĞEN UŞAĞI'NIN
ÖZET SECERESİ (12)

              

-Kolu Açık Hacım Sultan

-Seyyid Durak
-Seyyid Bektaş
-Şah İbrahim
-Şah Haydar
-Şah Hüseyin
-Seyyid Ahmet
-Leğen Hüseyin
-Ahmetçe - Kepir Hüseyin - Kör Cuma - Deli Haydar - Mehmet Ağa

 

Karaca Köyündeki Leğenuşağı kabilesi bu 5 kardeşten türemişlerdir:

1) Ahmetçe: Özcan soyadını taşırlar. En meşhurları Tülek Hasan ve Hüseyin Özcan (milletvekilliği yapmıştır).

2) Hüseyin (Kepir Hüsöğ): Ülger soyadını taşırlar. Yusuf Ağa,  Ali Onbaşı, Mustafa Hurrem, bu son muhterem zât halen de dedelik yapmaktadır. Kepir Hüseyin’in diğer oğlu olup İnan soyadını taşıyanlardır ki, en tanınmış dedeleri: Ünlü Mahı (Vahap) dede ve torunu Hüseyin İnan’dır.

3) Cuma (Kör Cuma): Oğulları: Hamza Ağa, Hasan Ağa, Kırbıyık İsmail, Gök Hüseyin. Bunlardan gelenler sırasıyla Çelik, Özmen, Özkoluaçık, Demir soyadlarını taşırlar. En önde gelen dedeleri: Hamza Ağa, Hasan Ağa, Gök Hüseyin ve Kırbıyık İsmail’in oğlu ve anamın babası Mehmet Mahir Özkoluaçık (Mahiri) dede, onun yeğeni Cuma Özkoluaçık, İbrahim ve Hüseyin Özmen dedeler.

4) Haydar: Bunlar Bektaş, Akkaya soyadlarını taşırlar. Oğlu Ali Efendi, torunu eğitmen Mehmet Akkaya, Hasan Akkaya, İbrahim Akaya (müteahhit), Mürsel ve Yusuf Akkaya, Haydar Bektaş dedeler.

5) Mehmet Ağa: En tanınmış dedeler oğlu Hüseyin Efendi, onun oğlu Veli Kuşdoğan ile oğulları Hüseyin Kuşdoğan ve Haydar Kuşdoğan ki bu son muhterem zât halen de dedelik yapmaktadır.

Karaca köyünün tarihi ile ilgili bilgiler köy yaşlıları ve onlardan önce yazılmış bazı cönk defterlerine dayanmaktadır. Bunlardan başka, bugün köy toprakları içerisinde bulunan köy yerleri (örenlerde) birer kaynak teşkil etmektedir. Köyün kurucuları, Oğuz Türk’lerinin, Oğuz Han’ın oğlu Yıldız Handan gelme Bozok kolunun Beydili boyu Karaca obasından Türkmen’lerdir. Dulkadiroğulları federe-boy devletinde Feyruz Bey‘in oğlu Karacalı bey oymağındandırlar. Köyün kuruluşu yaklaşık 1520-70’li yıllara değin uzanmaktadır. Rivayetlere göre, büyük göç sırasında Horasan civarında bulunan Türkmen oymakları, Moğol saldırıları sonucu oymak beyi idaresinde Anadolu’ nun Nusaybin-K.Maraş yöresine gelip yerleşmişlerdir (13). Daha sonraları Anadolu Selçuklu imparatorluğunun dağılması üzerine civardaki (Dulkadiroğulları) beyliğinin yönetimi altına girmişlerdir. Beğdili aşireti bu federe beylikte savaşçı bir boy olması hasebiyle sınır koruyucu işlevini üstlenmiştir. Yavuz Sultan Selim’in bu beyliği 1517’de yıkması üzerine ya da 1527’deki Kalender Çelebi ayaklanmasına katıldıkları için yenilgiden sonra kaçıp-dağılan oymağın bir kısmı, oymak beyi Feyruz (Feruz-Firuz) Bey yönetiminde bugünkü Yazıhan Bucağının 5 km kuzeyinde Kuruçay kenarındaki Çimişören mevkine yerleşmişlerdir. Feyruz Bey’in üç erkek çocuğu dünyaya gelmiş; bu oğulları Boynuince, Cerid ve Karaca olarak adlanmışlardır. (Bugün Anadolu’nun bir çok yerinde yerleşik olan Cerid, Boynuinceli ve Karacakurt obalarının Feyruz Bey’in bu çocuklarından türedikleri bilinmektedir). Yaklaşık yarım asır kadar orada yaşamışlar, zürriyet çoğalmış, aynı boydan bir kısmı Dibiköy mevkiine, bir kısmı da Ziraat Yunan Yer’e, Ören’e, Hacıyu (Hacıköy)’e, Kumarı’ya, Yaylacık, Uzuncakuyu mevkilerine, Karaca-viran’a, diğer bir kısmı ise (Selim Uşağı ailesi) şimdiki köyün bulunduğu yere gelip yerleşmişler. Yine rivayetlere göre köyün adı bu Karaca Bey’den gelmedir. Bence boyun adından geldiği de düşünülebilir. Bu yerleşim bölgelerinde de önceki gibi yine çiftçilikle, hayvancılıkla uğraşmışlar. Yama Dağı ve Ayrancı Yaylaları ile yeni konakları arasında konar-göçer hayatı sürmüşlerdir. Yine başka bir söylentiye göre yerlerini yaşamları için dar ve yetersiz bulduklarından Çimiş örenin (Çem’den türetilen bir sözcük) 6 km batısındaki Kuruçay kenarına yerleşmişler, burada da çiftcilikle uğraşmışlar. Fakat esas geçim kaynaklarını hayvancılıkla uğraşarak sağlamışlardır. Burada oymak beyi Feyruz Bey vefat etmiş, oymağın idaresini oğlu Karaca Bey eline almıştır.

Zamanla yerleşilen arazinin nüfusu çoğalan oymağı geçindirmemesi nedeniyle daha geniş ekim sahası bulunan ve bu saha içerisinde merkez teşkil eden köy yerine (bugünkü mevki) gelmişlerdir. Daha sonraları köy oymağının ve kurucularının isimlerine hürmeten (KARACALU) ismini almışlar. Zamanla bu isim KARACA olarak söylene gelmiş ve idari kayıtlara da böyle geçmiştir. Bilinen ve tüm köylülerce kabul edilen odur ki; Karaca köyünün bugünkü yerine ilk yerleşen aile (Selimuşağı) ailesidir. O zaman köy sadece dokuz haneymiş ve o zamanki köy halkı şu ailelerden oluşmaktaymış:

-Cüneyt Uşağı

-Dapkız Uşağı

-Leğen Uşağı (Leğen Hüseyin Uşağı)

-Kızıl Uşağı

-Selim Uşağı

-Mulla Müslüm Uşağı (Ağbabalar)

-Mulla Hüseyin (Satılar Kabilesi)

-Mulla Veli

-Mulla Haydar

-Mulla Bektaşlar

 

Köyün  1680-1850’li dönemlerde artarak yirmi kabile ve yaklaşık 75 haneye ulaştığı söylenir:

 

  1– Leğen Uşağının 10 hane olduğu
2– Ağbabaların 3 hane olduğu

  3– Satığılların 4 hane olduğu

  4– Hohaların 3 hane olduğu

  5– Halöğlerin 4 hane olduğu

  6– Aboğların 3 hane olduğu

  7– Mulla Haydarlıların 18 hane olduğu

  8– Peğcilerin 2 hane olduğu

  9– Çolak Alilerin 3 hane olduğu

10– Dedegillerin 2 hane olduğu(sonradan 1865’de gelme)

11– Mulla Aligillerin 2 hane olduğu

12– Mehmet Ali uşağının 2 hane olduğu(sonradan 1860’da gelme)

13– Kâzımların 2 hane olduğu(Zerk köyünden 1830’larda gelme)

14– Otlu Alilerin 1 hane olduğu

15– Mucukların 3 hane olduğu

16– Kel Yakupların 5 hane olduğu

17– Menemencilerin 1 hane olduğu

18- Selim Uşağının 2 hane olduğu

19– Muratların 2 hane olduğu

20- Mulla Velilerin 3 hane olduğu

20- Mart 1930’dan itibaren Köyün yetmiş iki hane olup Tahir nahiyesine (Arguvan)bağlı olduğu bilinmektedir. Bu günkü haliyle Karaca köyü ikiyüzelli haneli olup Yazıhan ilçesine bağlıdır (14).

 

 

*Bu makale, İsmail Özmen’in, “Hacım Sultan Velayetnamesi ve Ocakları,Ankara,Beğdili Yayınları,2009” kitabından alınmıştır.

 


DİPNOTLAR:

(1) Bu aileye mensup Ahmetçe ile Mehmet Ağa kardeşlerin ard arda Hacı Feyzullah Çelebi (1742-1824) veya Hamdullah Çelebi (1767-1836)’den; Hamza Ağa ile kardeşi Gök Hüseyin’in, Feyzullah Çelebi (1742-1878) ile oğlu Ahmet Cemalettin Çelebi’(1862-1921)den; özellikle 30 yıl icâzetli dedelik yapan dedem Mehmet Mahir Özkoluaçık’ın Veliyeddin Hurrem Çelebi (1867-1940) ile Ali Rıza Ulusoy(1910-1968)’dan; Feyzullah Ulusoy’dan; Ali Onbaşı lakabıyla anılan Ali Ülger’in yine 25 yıl, oğlu Mustafa Hurrem(Ülger)’in Feyzullah Ulusoy’dan ve Veliyeddin Ulusoy’dan çeşitli tarihlerde aldıkları secere ve icazetnamelerde talibin görmek istediği, kutsal bir simge olarak değerlendirdiği (resmi mühür) izleri de görülmektedir.
(2) Ali İhsan Tuncalı, Emlek Alevi Âşıkları, Ankara,2000,s.41-78; İsmail Özmen, Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi, cilt:4, s,167-185.

(3) Hamza Aksüt, Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri, (2002) Ankara, s. 164
(4) Hamza Aksüt, Aleviler , Yurt-Kitap-Yayın, 2009, Ankara, s.227-230
(5) Hamza Aksüt, Aleviler, s.227
(6) Nejat Birdoğan , Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s.209-225
(7) Mustafa Karacan’ın bana verdiği not ile Veli Kuşdoğan, Tülek Hasan, Pamuk Ali ve adlarının açıklanmasını istemeyen yaşlı bazı köylüler; Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s.209-225
(8) Hüseyin Temiz, Aleviliğin Gerçek Yüzü ve Özü, İstanbul 1997, s. 62, 67, 68, 77, 82, 87, 88
(9) Ali Yaman, Kızılbaş Alevi Ocakları, s.60; N.Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Anadolu Yerleşmesi, s,209-225.
(10) Leğenuşağı’nın yetiştirdiği en önemli dedelerinden biri de Mehmet Mahir Özkoluaçık’tır. Bu zat, (1885-1952)’yılları arasında yaşadı, askerlikten hemen sonra icâzet alarak dedeliğe başladı. Sürekli Hacı Bektâş Çelebilerinden “Hacım Sultan evladı” olarak icazetler aldı. Yaklaşık 30 yıl bu görevi sürdürdü. Ona icâzet veren çelebiler arasında postnişin makamında oturan A.Cemalettin Çelebi, Veliyeddin Hurem Çelebi, Ali Rıza Ulusoy, Feyzullah Ulusoy yer almaktadır. Rahmetlinin köyde yapılı mezarı üzerinde Hacı Bektaş Dergâhı postnişinlerinden çelebi Hasan Hulki Rıza Ulusoy’un bizzat yazdığı “Hüvel-baki”yer alır; yukarıda bir vesile ile değindiğimiz gibi bu kitabede:”Aslı hanedandır, Hem nesli tahir/Tarikat müftüsü idi Mehmed-i Mahir/Pir-i Tarikata eyledi otuz sene hizmet/Hacı Bektaş Veli eyler ruhuna himmet/Hasan Hulkî diler Muhammed’den şefaat/Hacım Sultan zade seyyid Mehmet Mahir”(Doğum: H.1303- Ölüm:10.Şubat .1952)  yazılıdır. Onun şiirlerinden bir kısmı yayınlandı. (Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi c.5, s. 67-73).                                                                                                                                                                                                                      
(11) Hamza Aksüt, Aleviler, Yurt Kitap-Yayın, 2009, Ankara, s.227, 231
(12) Konuyla ilgili eski yazı secereler, icazetnâmeler, buyruknâmeler, görev yazıları,1340’lı yıllara varan resmi aile nüfus kayıtları, eski tapular, eski senetler, hudutnameler, aile büyüklerinin, bu konudaki râvilerine bağlantılar kurularak saptanan soy kütüğü ve bu yönde bilgisi olan yaşlı bazı büyüklerin anlatımları.
(13) Göknur Göğebakan, XIV.Yüzyılda Malatya Kazası s.279; H.Aksüt, s.228
(14) İsmail KARACAN, Karaca Köyünün Kuruluşu ve Gelişmesi s 18,19, 20 vd.;
(15) Satı Dilek ÖZBEY, Karaca Köyü Folkloru, Çukurova Üniversitesi Edebiyat Bölümü Yüksek Lisans Çalışması 2002.