Tahta KILIÇ (BAtIn KIlIcI) Motİfİ*

İsmail Özmen

Burada öncelikle üzerinde durulması gereken konu, Bâtın Kılıcı,tahta kılıç” kavramlarında gizlenen ve bir savaş aracı olan kılıç motifidir. Ancak tahta kılıç çok yönlü bir simgedir. Yani “Anadolu İslâm”ında, “gönülleri fethetmektir” O dönemlerde fetih aracı kılıçtır. Fakat fetih aracı olan kılıç, baskı aracıdır, keser, doğrar, öldürür; çeliktendir, pahalıdır, devletlerin saldırgan evrenine ve beylere yaraşır. Ama tahta kılıç öyle değildir, savaşı değil, barışı simgeler. Tahta kılıç hem Kur’an’daki fetih çağrısını, istemini ulaştırır; hem de uzlaşma istemini. “Beylerin kılıcı zora yönelik çelikten, heterodoks dervişlerin kılıcı gönüllere yönelik tahtadandır” “Tahta kılıç savaşın değil, barışın simgesidir.” Alevi/Bektaşilerdeki temel inanca ve bu inanç panteonundaki her şeye barışcı bir görünüm verir. Ancak, bu panteonda Tanrı’nın gökten bir melek aracılığıyla, Hz. Ali’ye cennetten gönderdiği, demirden yapılmış, fakat, “demircilerin döğmediğine inanılan” zamanı gelince,  anında hemen Hakk’ın emri ile uzayıp kısalan, adaletin, hakkın, barışın sağlayıcı görevlerini üstlenen Zülfikâr adlı kutsal kılıcın yanı sıra, bir de şeklen ona benzeyen, ama tahtadan yapılmış, barışı çağrıştıran simgesel, gizil güçlerle yüklü bir tahta kılıç daha vardır. İnanç panteonun kubbesinde asılıdır. Hz.Ali’nin  Zülfikâr’ı onun şehadetiyle Necef deryasında sırlandı. “Hazret-i Şah’ın avazı turna derler bir kuştadır”.

Bu açıdan Bektaşî velîlerinin ortak bir yanları da, tahta bir kılıca sahip olmalarıdır. Bu kılıçla, yerine göre ejderha ile, yerine göre kâfirlerle savaşarak onları öldürürler. Hacım Sultan’daki kılıç: Ahmet Yesevî’nin ya da Lokman Perende’nin Hz.Muhammed’den oniki imamlar aracılığıyla kendilerine gelen ve onların da  Hacı Bektâş’ın beline kuşattığı, onun dahi Hacım Sultan’ın beline bağladığı simgesel ve işlevsel bir barış kılıcıdır. Bektaşilik tarikatında bu kılıcın önemli ve simgesel bir yeri vardır. Hep Hacım Sultan adı ile birlikte anılır, kutsal bir eşyadır. Adıyla korku salar. Gerek toplumda, gerekse insanın gönlünde mânevi olarak hakkı, barışı, adaleti sağlayan, herkesin hakkını veren işte bu kılıçtır. Tamamen motifsel ve simgeseldir. Batınî güçlerin amacı devlette de hakkı sağlamaktır. Yanlışları, hataları düzeltmektir. Kimsenin hakkını kimsede bırakmaz.

Menâkıb-ı Hacı Bektâş Veli’de Hacım Sultan’ın meydan sakasının su katırını ikiye böldüğü kılıcın tahta bir kılıç olduğu yazılı değildir; ancak Hünkâr’ın Hacım’ın beline kuşattığı kılıcın tahta olduğu kesin ve açık biçimde her iki velâyetnâme’de de belirtilir. Bu olgu, yolak tarihi kadar eskidir.  Ama unutmayalım ki, “Menâkıpnâmeler ya da Velâyetnâmeler tarih kitabı değildir, elbetteki tarihsel olaylar arasında her zaman sıkı mantıksal bağlar aranmaz. Önemli olan, olağanüstü söylencesel (mitolojik) olayların özündeki gerçeği yakalamaktır.” O gerçek bazı bir tümcede, bazı bir sözde, bazen de kitabın tümünde gizlidir. Onu bulup çıkarmak araştırıcının ve okuyucunun işidir.

“Çünkü tahta kılıç, dinsel törenin vazgeçilmez kullanım aracıdır. Hattâ Osmanlı’da zorla alınan kalelerde, Cuma günleri verilen dinsel söylevi, din adamı, çıplak tahta kılıca dayanarak okurdu. Bu eski Türk töresel inancını yerine getirmek için türbe de tahta kılıç sürekli asılı dururdu.”(F.Bozkurt, Çağdaşlaşma Sürecinde Alevilik, s.211).

Bu kılıcın motif olarak tarihi kaynağı, şamanist gelenek ve uygulamalara değin uzanır. Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarını anlatan ilk devir vekayinâmelerinde bile, böyle bir tahta kılıçtan söz edilir ki, bu Osmanlı devletinde Bektaşiliğin yerini ve etkisini sergileyip gösterir. Ama her şeye rağmen yine devlete egemen olan “Sünni” görüşü taşıyan ekiptir, bürokrasi onların elindedir. Bu veliler, bulundukları bölgenin egemeni, beyi olur, hatta giderek Türkmenleriyle birlikte devlete egemen olur korkusuyla çeşitli yollardan, özellikle de besleyici vakıflarını sıkı denetleterek hep kontrol altında tutmuşlardır; hatta Orhan Gazi(1326-1362) Bursa’nın alınışından sonra onlara Devlette hiçbir görev vermediği gibi, toplu halde bulunan Alevi Türkmenleri de dağıtma yolunu seçmiş, ganimetten onlara pay vermemiştir. Bu haksızlıkları gören Abdal Musa Sultan geri dönmemek üzere Osmanlı ülkesini terk etmiştir. Velâyetnâmesinde Umur Beğ (1334-1348)’e gazi unvanı verilir, kızıl börk takınır, çevresindeki alp-erenleri sevgiyle saygıyla karşılayıp bağrına basar, Hacım Sultan ve Abdal Musa Sultan’ın tahta kılıçlarının altından geçmeyi, böylece her iki sultana biat etmeyi Aydınoğlu Gazi Umur Beğ inancı gereği onur saymış, onlardan mânevi yardım ve destek görmüş, iki ulu veliye bel bağlamıştır.

Tarikatta tahta kılıç, Hak devletinin adalet simgesi, hakkın, doğrunun tâ kendisidir.

 Şamanların âyin yaparken kullandıkları âletlerden birisi de tahta kılıçtır. Şamanlar âyin yaparken vecd hâline getirebilmek için çaldıkları davuldan başka bir de tahta kılıç bulundururlardı ki şamanlar bununla kötü ruhlara karşı savaşırlardı. Yani tahta kılıç, şer kuvvetlerle mücadele için bir savaş aracı idi. Bektaşi menâkıbnâmelerinde tahta kılıcın, bu barışçı yönü, hak ve adalet arayıcı işlevleri, mânevi gücü açıkça görülür.

Örneğin Menâkıb-ı Hacı Bektâş Velî’de anlatıldığına göre, ülkelerini zapt ve yağma eden Bedahşan ahalisini şikâyet için Horasan halkından bir grup, Ahmet Yesevî’den yardım isterler. Ahmet Yesevî, nefes oğlu Kudbeddîn Haydar’ı Horasanlı müslümanlara yardım için gönderir. Fakat henüz on iki yaşında olan Kudbiddîn Haydar yenilerek esir düşer. Bunun üzerine Şeyh, hem onu kurtarmak, hem de Bedahşanlıları yenip bir ders vermek üzere Hacı Bektâş Velî’yi görevlendirir. Kendisini uğurlarken de beline bu tahta kılıcı kuşandırır. Bedahşan iline giden Hacı Bektâş, kâfirlerle savaşarak onları yener ve Kudbiddîn Haydar’ı kurtarır. Bedahşanlılar Hacı Bektâş’tan gördükleri bir takım kerâmetler sayesinde Müslümanlığı da kabûl ederler.

 Tahta kılıçla ilgili bir menkîbe de Vilâyetnâme-i Abdal Musa’da geçer. Abdal Musa Sultan’ın kerâmetlerini gören Aydınoğlu Gazi I. Umur Beğ, ona mürid olur. Zaten Gazi unvanını da kendisine o vermiştir. Abdal Musa kendisini Rumeli’ye fetihlere yollar ve yanına Kızıl Deli’yi (Seyyid Ali Sultan’ı) yoldaş eder, gitmeden önce Kızıl Deli’nin beline ağaçtan bir tahta kılıç kuşatır. Ama bu menakıp, Kızıl Deli Sultan Velâyetnâmesi’nde yoktur. Tahta kılıç her Alevi/Bektaşi ereni ile ilgili menkibe ve velâyetnâmelerde yer alan kutsal içerikli simgesel bir araçtır. Barışın kapısıdır.

Benzer bir olay da Sarı Saltık için anlatılır. Hacı Bektaş tarafından Rumeli’de Müslümanlığı yaymakla görevlendirilen Sarı Saltık, yola çıkarken Ulu Abdal ve Kiçi Abdal adındaki iki dervişini de yanına alır. Hacı Bektaş Sarı Saltık’a tahta kılıç kuşatıp savaşa öyle yollar. Sarı Saltık Kaligra denilen yerde ejderha ile savaşa tutuşur ve bu tahta kılıçla onun başını kesip, öldürür. Sarı Saltık’ın bu tahta kılıcından Saltıknâme’de sık sık söz edilir. Orada belirtildiğine göre, Sarı Saltık’ın kâfirleri “hıyar mânendi doğradığı” bu tahta kılıç, hurma ağacından yapılmış olup, bizzat Hz. Muhammed tarafından kendisine verilmek üzere Hızır Aleyhisselâm’a teslim edilmiştir. Görüldüğü gibi bu tahta kılıç, Hz. Muhammed ve Hızır Aleyhisselâm gibi iki İslâmî motif, bu şamanist unsuru İslâmîleştirmeye kâfi gelmiştir. Hacı Bektaş’ın tahta kılıç kuşattığı bir başka halifesi ise, Hacım Sultan’dır. Germiyan ilinde yerleşmek üzere icâzet alıp Sulucakarahöyük’ten ayrıldığı zaman, vaktiyle Ahmet Yesevî’nin kendi beline kuşattığı tahta kılıcı, bu kez kendi eliyle Hacım Sultan’ın beline kuşatmıştır. Her iki menkîbe de, yani anılan iki velâyetnâmede de mevcut bulunmaktadır. Gül Baba’nın da Türk mücahidi ve bir Bektaşi alpereni olarak Budin’in koruyucusu sıfatıyla kavuğun da gül, belinde tahta kılıç taşıdığı bilinmektedir (İsmail Tosun Saral, Gül Baba ve Tahta Kılıcı, başlıklı internetteki bir yazıdan). Gül Baba’nın tahta kılıcından ilk bahseden Danimarka’lı ünlü masalcı-yazar Hans Cristian Andersen olmuştur(Bkz.İsmail Tosun Saral’ın internetteki makalesinden).

Hacım Sultan’a ait bu menkabe, Gelibolu’lu Mustafa Âli’nin tesbit ettiği “Emir-i Çin Osman Menkâbesi”nin  bir bölümüne çok benzemektedir. Orada Hacı Bektâş yerine Ahmet Yesevî, Hacım Sultan yerine Emir-i Çin Osman vardır ve olay Anadolu’da değil, Türkistan’da geçmektedir. Emir-i Çin Osman bu kılıçla Çin’de bir ejderhayı öldürmüş ve Müslümanları onun şerrinden kurtarmıştır (A.Y.Ocak age.s.129-132). Şeyh Bedreddin’in de tahta kılıç kuşanan bir müridi olduğu velâyetnâmesinde yazılıdır(Ocak, ayni eser, aynı sayfalar). Heterodoks dervişlerde bu tahta kılıcın bulunduğuna dair birçok belge vardır.

Görüldüğü gibi, tahta kılıç hemen hemen 13. ve 14.yy.’larda yaşamış ve bir kısmı ilk Bektaşiler arasında kabul edilen şahısların hemen tümünde vardır. Onların velilik yönlerinin yanı sıra bir de gazilik taraflarının olduğu, kâfirlerle savaşarak mücadele ettikleri de bir gerçektir. Bunların birçoğunun ilk dönem Osmanlı fetihlerine katılmış kişiler olduğu bugün hepimizce bilinmektedir. Zaten ilk dönem bazı anonim Osmanlı tarihlerinde de hudut boylarında savaşan derviş gazilerin tahta kılıçlı oldukları zikredilmektedir. Böyle bir anonim tarih olan Tevarih-i Âl-i Osman’da anlatıldığına göre, Menteşe taraflarında bir üryan derviş bütün o havaliyi elindeki tahta kılıçla fethetmiş, halkın bir kısmını öldürüp bir kısmını da Müslüman yapmıştır (Ocak, aynı sayfa). O devirde bu şekilde hudutlarda savaşan ve isimleri yazıya geçmemiş daha pek çok dervişin bulunduğu söylenebilir. Tahta kılıç âdeta bunların simgesi hâline gelmiştir. Kezâ Kırıkkale yakınlarındaki Hasandede beldesinde yatan Hasan Dede adlı ozan-evliyanın hakkında şöyle bir menâkıp anlatılır: “Bir gün Hacı Bektaş’a kendinden sonra büyük bir mürşidin gelip gelmeyeceği sorulur ve o geleceği cevabını verir. Bu mürşidin alâmeti söz konusu olduğunda Hacı Bektaş, önünde duran tahta kılıcı göstererek “gelip bunu alacaktır” der. Balım Sultan zamanında Hacı Bektaş dergâhına günün birinde bir zat gelir ve doğruca kılıca yönelir. Bu gelenin haber verilen zât olduğunu anlayan Balım Sultan, tahta kılıcı ve diğer emanetleri ona verir. Bu zât, Beğdili boyuna mensup meşhur Karpuzu Büyük Hasan Dede’den başkası değildir (Yunus Koçak, Hasandede s. 57).

Yukarı bölümlerden buraya değin sunduğumuz kanıtlar tahta kılıcın bir mürşidlik belirtisi(alâmeti) olduğunu, ancak mürşid olanların tahta kılıç taşıyacaklarını gösterir. Menâkıplara göre Ahmed Yesevî, Hacı Bektâş Velî, Hacım Sultan, Kızıl Deli(Seyyid Ali) Sultan, Abdal Mûsâ Sultan, Otman Baba, Gül Baba, Saru Saltuk ve Sûcâeddin Sultan gibi erenlerin tahta kılıcı, Hz. Ali’den onlara intikal etmiştir, tarikatte buna inanılır. Nitekim XVII.yy. Bektâşi ozanlarından Gedâ Muslu bir nefesinde tahta kılıçla Zülfikâr’ı örtüştürür. Erenlerin ellerinde bulunan tahta kılıcın, Zülfikâr olduğunu şöyle açıklar:

                        Erenler serveri ol sırrım Ali

Serçeşme olmuştur Urumeli’ne

Ağaçtan Zülfikâr ol gerçek velî

Evvel tekbir aldık pîrin beline

Kolu Açık Hacım Sultan, Hazreti Pir’in üçüncü ulu halifesidir. Hz. Pir’in verdiği bâtın kılıç(tahta kılıç) ile terbiye edici olarak üstlendiği mânevi görevi ödünsüz yerine getirmeye çalışmış, doğru yol (sıratü’l-müstakîm) gitmeyenlerin terbiyecisi olmuş, çok güçlü er, gerçek sever, can gözü açık, mânevi basamakları bir bir atlayarak yükselmiş, çok yüce bir derviş payesine ulaşmıştır. Tarihçi rahmetli Baki Öz, tahta kılıcın türbede değil, tekkede olduğunu ve dinsel törenin vazgeçilmez kullanım aracı olduğunu yazar (Dünyada ve Türkiyede Alevi-Bektaşi Dergâhları, s.326). Tahta kılıç güvence simgesidir.

            Tahta kılıç motifi Türklerden Rumlara da geçmiştir. Nitekim tahta kılıçla ilgili ilginç bir Rum efsânesi, 1894 yılında yazılmış, “Constantinopolis Folkloru” adlı bir yapıtta yer almaktadır: “Costantinopolis (İstanbul) kenti Türkler tarafından kuşatıldığı zaman Tanrı, Bizans’ın son kayseri Constantin Palailogolos’a bir tahta kılıç vermesi için bir meleği görevlendirir. Meleğin aracısı Agapios adlı bir ermiş kişidir. Ermiş Agapios derhal saraya koşar: “İmparatorum, Tanrı Türkleri yenmen için bu kılıcı gönderdi” der. Constantin bu kılıcın tahtadan yapılmış olduğunu görünce çok kızar ve hiddetle: ‘Bende Süleyman’ın babası Muzaffer Davut’un 40 cubit uzunluğundaki eşsiz kılıcı var. Bu tahta kılıçla nasıl savaşayım?’der ve Agapios’u huzurundan kovar. Agapios büyük bir üzüntüyle Sultan Mehmet’e koşar. Tahta kılıcı ona takdim eder. Sultan Mehmet memnuniyetle kabul eder. Beline bağlar. Bu tahta kılıç sayesinde  Constantinopolis’i feth’eder.. Ermiş Agapios ise İslâmiyeti kabul ederek Müslüman olur.”

 Hacım Sultan; sürekli olarak dünyaya başka açılardan bakmış büyük bir zâttır. O gizli bilgiye ve gizil güce sahip olduğu için, bu dünya ve öteki dünyadaki asıl hakikatı sezip kavramıştı. Bu kavrayış nedeniyle de, gerçek varoluş’a yani Tanrı’ya ulaşmıştı.

Elindeki tahta kılıçla insanlara dönük, diğer yönüyle de –hırkasının altında- kendi içine dönüktü. Akılalmaz ve amansız içsel(bâtınî) uğraşısında, dingin yaşayan, ödünsüz bir etik savaşçısıydı. Hakkın, hakikatın, doğruluğun ve dürüstlüğün koruyucusu ve gözcüsüydü.

            Acaba Hacım Sultan ve benzerleri, kimsenin bilmediği gizli bilgiye( ilm-i ledûn) sahip, birer Müslüman doğu emanetçileri miydi? Neyin peşi sıra koşuyorlardı? Kimlerden neyi gizliyorlardı? Neyi elde etmeye çalışıyorlardı? Onların bilgileri neydi? Elbette tüm bu sorular yanıtlanması çok zor sorulardır. Ama şu bir gerçek ki o bir örnekti.

Bu sorulara ancak ilm-i ledûn(Tanrı Bilimi) bilgisine sahip olanlar doğru yanıt verebilir. Çünkü Tanrı Bilimini(ilm-i Ledûn) “Yeryüzünde her ağaç, her dal kalem olsaydı/Denizler, yedi deniz bir araya dolsaydı/Böylece Hakk sözleri/Yazmakla tükenmez di.”(31.Lokman Sûresi, 27.âyet). Bu âyette geçen (Hakk sözleri) ilm-i Ledûn’ü ifade eder ki, bu ilmin sınırı ve sonu yoktur. Allah bilgisidir. Tasavvuf, bu ilmin derinliğine inmeyi, sözlerin gizini çözmeyi, kişileri aydınlatıp bilgilendirmeyi ve gerçeği aramayı görev bilir..

Özetlersek; nasıl fütüvvet anlayışında Hz.Ali’nin kılıcı Zülfikâr; doğruluğun, adaletin, hakkın simgesi ise; Bektaşi inancına göre de, Allah’ın aslanı Hz. Ali’ye Hz. Peygamber tarafından adaleti temsil etmesi için verilmiş olan tahta kılıç da, tıpkı Zülfikâr gibi, terbiye edicidir, doğru yolda gitmeyenleri terbiye eder, yol gösterici bir mürşittir. Hoşgörünün inşasında önemli bir işlev yüklenmiştir. Adaleti temsil eden tahta kılıç, aynı zamanda anlaşmazlıkları karşı tarafa karşılığından fazla zarar vermeden, barış yoluyla çözmenin, gerçekçiliğin, yiğitliğin, şer güçlerle savaşımın simgesi de sayılır. Bu, bireyi mutlu kılmayı amaçlar, bunun için keser, bunun için kullanılırdı. Şunu unutmayalım ki, Hacım Sultan’ın tahta kılıcı şu hadis-i şerifte istenen işlevleri yerine getiren bir kılıçtı:

Hak bu kim lütf-i Hakdürür sultan, Zıll-i Yezdan, niyaz-ı emn-ü enam. Nass-ı kat-i eğerçe Kur’ân’dır: Kat’eden zullmü tiğ-ı sultandır.”

Yani “Gerçek olan şu ki, sultan, Tanrı’nın lütfudur, gölgesidir. Güvenlik ve aman isteyenlerin muhtaç olduğu kimsedir. Anlamı kesin olan Kur’ân’olsa da zulmü kesen de sultanın kılıcıdır.”

Hacım Sultan, elinde tahta kılıcı, tüm erenlerle birlikte artık ebedi Miraç’ta Tanrı’nın Divan’ında O’nun buyruklarının bir kısmının infazını yapmaktadır, çünkü o, Tanrı huzurunda, Allah Divanı’ndadır. Hak, özgürlük ve insanlık düşmanlarıyla bitmez-tükenmez bir savaştadır. Onun tahta kılıcı, böyle bir savaşta zaferin, iyiliğin, güzelliğin, dürüstlüğün, doğruluğun, gerçeğin ve barışın simgesidir. Cihana iletilmesi istenen gerçek-hümaniter evrensel mesaj da budur. Tahta kılıç bu mesajın bayrağı üzerindeki bir işarettir, onu yükseklere taşıyan bayrak direğidir. Güç Tanrı’nındır, velisi eliyle kullanılır.


*Bu makale, İsmail Özmen’in, “Hacım Sultan Velayetnamesi ve Ocakları,Ankara,Beğdili Yayınları,2009” kitabından alınmıştır.


Dipnotlar:

(1) Sencer Divitçioğlu,, Asya Üretim Tarzı s.154

(2) Reha Çamuroğlu, Babaîler, s.161

(3) İsmail Kaygusuz, Abdal Musa Sultan Velâyetnâmesi s.32 vd.

(4) HHBVV. S.45; Ahmet Yaşar Ocak age. s.123

(5) A.Yaşar Ocak age.s.129-132