HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ

Hünkar Hacı Bektaş Veli, Alevi-Bektaşilerin piridir; 13. yüzyılda yaşamıştır. Hem soy hem tarikat silsilesinde, Hz. Muhammed’in Hz. Ali ve Hz.Fatıma’dan süregelen soyundan olduğu kabul edilmektedir. Gerçek adının Muhammed olduğuna inanılır. Anadolu’ya geldikten sonra, ‘benzersiz’ anlamına gelen Bektaş  adını Türkmenler kullanmaya başlamışlardır. Gülbanglarda, Muhammed ve Bektaş isminin tek başına kullanılması saygısızlık olarak kabul edilir. Bu nedenle, isminin geçtiği yerlerde, O’nu yüceltmek için Hacı, Hünkar, Hazret, Pir veya Pirimiz, Efenndimiz, Sığınağımız, Seyyid, Üstadımız sanları kullanılmaktadır.

Bektaşi tarikatının piri sayılan, bütün Anadolu Alevilerince de “pir” olarak kabul edilen, halkın derinden sevip saydığı Ulu Hünkâr, Horasan’ın Nişabur kentinde doğdu. Hacı Bektaş Veli hazretleri, ünlü şair Ömer Hayyam ile Mantık-ut-Tayr (Kuş Dili) adlı yapıtın sahibi şair Ferid-üd-din Attar’ın çağdaşı ve hemşehrisidir. Attar ile beraber Lokman Perende’den ders ve nasip almışlar, uyarılmışlardır. Hünkar Hacı Bektaş Veli, 13. Yüzyıldaki Moğol istilası sonrasında oluşan büyük göç dalgasıyla Anadolu’ya gelmiştir. Bektaşiliğin Piri olan Hünkar Hacı Bektaş Veli,  kardeşi Menteş ile birlikte Vefai Şeyhi Baba İlyas Horasani’ye bağlanmışlardır.

 

Kuşkusuz tümüyle bir mitos ve simgeler yolağı olan Bektaşilik Tarikatı’nın Piri’nin yaşamı konularında, derin bilgisi ve uygulama birikimi olan rahmetli Bedri Noyan Dedebaba’nın “Bütün yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik” adlı yapıtı ile rahmetli Baki Öz’ün “Bektaşilik Nedir?” adlı yapıtından ve yine bu konudaki diğer önemli eserlerden yararlanmak suretiyle, ulu Pir hakkındaki tarihsel bilgileri kronolojik bir sıra içinde ve değiştirmeksizin objektif biçimde değerlendirerek, özet şeklinde sizlere sunmaya çalışacağız :

 

a) -Ulu Pir Hacı Bektaş Veli’nin Soy Kütüğü :

 

Hacı Bektaş Horasanlı olup Nişabur kentinde doğdu. Babasının adı İbrahim Sani’dir. Muhammed mahlasıyla anılır. Soy olarak Hz. Ali’ye bağlanır. Annesinin adı Hatem(Hateme)’dir. Şeyh Ahmed adındaki bir zatın kızıdır. Anadolu’daki Ağuçan Ocağı bu Ahmed Dede’nin soyundan olduklarını savunurlar. Ulu Pir’in soy kütüğü ile yol kütüğü birbirine karıştırılmıştır. Bu konuda birden ziyade kütükler üretilmiştir. Ancak her iki kütükte de soy Hz.Ali’ye değin uzatılır. Soy ve yol kütüklerine göre Hacı Bektaşi, Ehl-i Beyt soyundandır. Sekiz adet soy kütüğünde de ortak nokta, Hacı Bektaşi’ın soyunun İmam Musa Kâzım yoluyla Hz.Ali ve Hz.Muhammed’e dayanmasıdır. Bu konuyla ilgilenen tüm tarihçi, araştırmacı yazarlar arasında Hacı Bektaş’ın, “evlad-ı resul ve Seyyid” olduğu hususunda hiçbir uyuşmaz lık bulumamaktadır. Hacı Bektaş’ın Türk soyundan geldiğini savunan rahmetli A.Celalettin Ulusoy, Hacı Bektaş’ı “evlad-ı resul ve Seyyid” görmekle birlikte Arap değil, Türk soyundan geldiğini savunur. Bunu Hz.Muhammed’in soyunun Türkistan’dan Arabistan’a göçmüş Azer’e bağlayarak bulur (a.g.e.s.21 vd.). B.Noyan, Hacı Bektaş’ın ana-babasını Horasan Türklerinden gösterir. İmam Musa-yı Kâzım’a bağlanmasını da, Ali soyunun Türkistan ve Horasan’a yerleşmesine bağlar. Esat Coşan, hep Hacı Bektaş’ın Arap ve Sünni olduğunu savunur; Eflâkî, Âşıkpaşaoğlu,Vilâyetname-i Hacı Bektaş yazarların dan Uzun Firdevsî (Firdevsi-i Tavil) onun Horasanlı olup evlenmeler yoluyla Türkleşen Araplardan olduğunu yazarlar.

 

 Burada Sayın Enver Cemal Şahin’in “Saraç Köyü” adlı kitabın da yer verdiği bir söylenceden daha söz etmek isteriz:”İmam Zeynel Âbidin zindanda iken, zindancıbaşı bir Türk’tü. Fakat henüz Müslüman olmamıştı. Bir gün zindancıbaşının işi çıkar, zindandan ayrılması gerekir. Ancak, o bir yere giderken de, zindancı asla kimseye güvenmezdi. Zindancıbaşının yetişkin bir kızı vardı. O gün kızını çağırdı. Kızına: ‘Kızım, benim işim çıktı, bugün zindana sen bak’der. Zindancıbaşının kızı, bir gün önce rüyasında, Hz.Muhammed’i görür. Hz. Peygamber ona: ’Kızım zindanda benim torunlarımdan Zeynel Abidin adında birisi yatmaktadır. O sana bir nefes verecek, o nefesten bir çocuğun olacak, benim soyumu o çocuk devam ettirecek’ der.Kız da babasının kendisini görevlendirmesi ve anahtarı teslim etmesi üzerine ertesi gün zindana gider. Üçuncu İmam Zeynel Abidin’i yanına çağırtır. Zeynel Abidin de ayni rüyayı görmüştür. Kendini çağırtan kızın yanına varınca, kız getiren nöbetçileri uzaklaştırır. İmam Zeynel Abidin hazretleri kıza: ‘Aç ağzını’ der, kız ağzını açar. İmam kızın ağzına bir nefes üfler. Bu nefesten beşinci İmam Muhammed Bakır olur. İmam Muhammed Bakır’ın anası zindancı başının kızıdır, hiç evlenmeden İmam Bakır hazretlerini doğurmuştur. Hacı Bektâş Veli hazretleri de bu sülâleden gelmektedir. Türklüğü anasına dayanır.” (a.g.e.s.272-73). Değerli tarihçi-araştırmacı yazar rahmetli Baki Öz’ün “Bektaşilik Nedir?” adlı yapıtında yer verdiği soy kütüklerine öz olarak değinmek istiyoruz (Bknz. s.44-49). Buna göre:

-Hz. Muhammed (s.a.s)

-Hz. Fatima’ül Zehra (Hz.Peygamber’in kızı, Hz.Ali’nin eşi)

-İmam Hüseyin

-İmam Zeynel Abidin

-İmam Muhammed Bakır

-İmam Cafer’üs Sadık

-İmam Musa-yı Kâzım

-Seyid İbrahim el-Mücab

-Seyid Musa Sani

-Seyid Sultan İbrahim Sani

-Hünkâr Hacı Bektaşi Veli

 

b- Ulu Pirin Doğumu :

 

Baha Said Bey, Hazret-i Pir için Anadolu’da Türk sazını teyid etmiş ve Türk dilini dine sokmuş bir velidir diyor (1) ki doğrudur. Ancak Ulu Pir’in doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak belli değildir, bilinememektedir. Söylenceler ve sisler içindedir. Tartışmalıdır.

 

Yine aynı makaleye göre, Pir’in Hakk’a yürüme tarihi, ebced hesabiyle (Bektaş H.723) (M.1323 ) ya da (Bektaşiyye=H.738) (M.1337) yılıdır. Görüldüğü gibi bu rakamların hepsi de sanaldır.

 

Hacı Bektaş Kütüphanesi’nde bulunan ve 744’de (M.1328) yazıldığı bilinen Vilayetname Hicri 640 (M. 1242) de doğup, Hicri 670 (M. 1272) yıllarında Anadolu’ya geldiğini kaydeder.

 

Yine Hacı Bektaş Kütüphanesi’nde bulunan bir hal tercemesi (özgeçmiş) kâğıdında, Nişabur’da Hicri 640 (M. 1242) de doğup, Hacc yaptıktan sonra, 670 H. (1272) yılı Muharrem ayında Suluca Karahöyük’e geldikleri ve 738 H. (1337 M.) de bilâ-veled (çocuğu olmaksızın) Hakk’a yürüdükleri yazılıdır. Yazanı, zamanı belli değil.

 

Ahmet Eflâkî’nin yazdığı, “Menakıb-ül-Ârifin” adlı eserde ise, Hz. Mevlânâ’nın 672 H. (M. 1273) de vefatı, Hacı Bektaş Veli’nin 670 H. (1271 M.) de Anadolu’ya geldiği ve Celaleddin Rumi ile görüştüğü yazılıdır. Bu eser, o zamanlarda yazılmış olduğundan daha güvenilir ve inanılır kaynak ise de, Mevlânâ’ya bağlı olan Eflâkî’nin Pir hakkındaki diğer görüşlerinde pek de tarafsız olmadığı gibi tarikat farklılığı açısından da onu kıskandığı görülmektedir. Yani nesnelliği yok, bir tarihi bildirme olgusu karşısında bu düşünülebilinir mi?

Âşık Paşazade Tarihi’nden başka bütün kaynaklar, Hacı Bektaş Veli hazretlerinin Orhan Gazi ile görüştüğünü kabul ederler.

 

Orhan 726 (1335 M.) da, Bey olduğuna göre, 738 (1337 M.) de vefat eden Hazret-i Pir ile görüşmüş olmaları mümkündür. Yeniçerilerin Hazret-i Pir ile ilgisi ise kuşku götürmez tarihî bir gerçektir denebilir. Yine iki Bektaşî ve bir Mevlevî kaynağına göre, Anadolu’ya Pir’in geliş tarihi olan (670 H.-1271 M.) de kesin olarak bir birleşme, örtüşme vardır. Bu tarihler bazı iddialar için çok önemlidir.

 

Ayrıca Hz. Pir’in 660 H. (1261 M.) de doğup, 723 H. (1323 M.) de vefat ile 63 yıl yaşadığı şeklinde bir söylenti de bulunmaktadır.

 

M.Ç. Uluçay, Hacı Bektaş Veli’nin bir belgeye göre, 1209 veya 1210 (607-610 H.) yılında doğup, 1270 veya 1271 (669-670 H.) yılında öldüğünü, böylece onun Orhan Bey’le tanışması, yeniçerilere börk giydirmesi gibi rivâyetlerin asla doğru olmadığını, çünkü Hacı Bektaş’ın Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşundan 90 yıl kadar önce öldüğü kaydedilmektedir, demektedir (2) .İşin aslını araştırmakta yarar var.

 

ABD Michigan-Taylor Bektaşi Dergâhı’nın yayın organı olan ‘Bektaşilik Sesi’ adlı dergideki bir yazıya göre, 1236 (623-24 H.) da Nişabur’da doğmuş olan Hz. Pir Hacı Bektaş Veli, Bektaşiliği M1256 (654 H.) tarihinde kurmuştur. Annesi, Ahmet Efendi Kızı Hatem veya Hateme hatundur. Babası orada vali ve idareci idi (3). Hz. Muhammed soyundan gelen ulu Pir hakkında yine aynı yazıda “Hz. Pir Hacı Bektaş’a babası İbrahim’in vefatında, onun yerine geçip halkı idare etmesi önerilmişse de, kabul etmemiştir. O, kendi yolunda yürümeyi, mistik kemâlinde yüce Allah’a ulaşmayı  ülkü edinmiştir” deniliyor.

 

Bu yazıya göre, Hz.Pir, 1254 (648 H.) de Hoca Ahmed Yesevi tarafından erkân ile kisve giymiş ve 1255 (653 H.) de Rum’a gitmesi emredilmiştir. Ulu Pir 1255’te Suluca Karahöyük’e geldiğinde, başka mutasavvıflarla toplantı yapmış, 1256’da da dünyanın ilk Bektaşi dergâhını orada kurmuştur ki, bugün bütün Bektaşilerin en büyük merkezi olarak yine burası tanınıp bilinmektedir. Buraya bugün Dergâh-ı Pir ya da Pir Evi denilmektedir. Ulu Pir yaşamı içinde Bektaşi tören usullerini tanzim etmiş, zaman zaman gelen yüzlerce kişiye nasip vermiş, ardıllarını Anadolu’nun muhtelif yerlerine görevli göndermiştir. Günden güne muhip çok artmış, giderek dervişleri, halifeleri bütün Anadolu’ya yayılmıştır. 13.yy.’daki aydınlanmanın erleri, erenleri, müridleri böyle simgesel ışığın çevresinde toplandılar, nasiplerini alarak yine yurtları olan Anadolu’ya dağıldılar.

 

Yine aynı yazıya göre, Hz. Pir’in hal-i hayatında (yaşamı sırasında) var olan dervişleri ile baba ve halifelerinin yaklaşık sayısı 999.000 ve müritlerinin sayısı 8.000.000. olup, Pir 1313 (713 H.) yılında 93 yaşında Hakk’a yürümüştür, Makaalat-ı Hacı Bektaş-ı Veli ve Fevaid-ül-Fu-kara adlı iki eser bırakmıştır. Ayrıca bazı mistik şiirleri olup, bunların sonradan yapılan besteleri dergâhlarda terennüm edilir. Bunların dışında özdeyiş şeklinde sözleri  vardır, denilmektedir.

 

Hacı Bektaş Veli küçük yaşta Ahmed Yesevi müridi ve ardıllarından Lokman Perende’nin talebesi oldu.Bu konuda rahmetli Refik Ahmet Sevengil, Hazret-i Pir’in 1242-1337 (640-738 H.) yılları arasında yaşadığını, 1280-81 (679-80 H.) yıllarına doğru Anadolu’ya gelerek Suluca Karahöyük’te yerleşmiş olduğunu kaydetmektedir (4).

630 H.de (1232 M.) doğup, daha sonra Anadolu’ya geldiği kabul edilse bile, 639 H. (1240 M.) de idam edilmiş olan Baba İlyas ya da Baba İshak’ın halifesi olmasına imkân yoktur.Pir’in Anadolu’ya geldiğinde, önce Amasya’da Baba İlyas Horasanî’ye gittiği, Onun da kendini Baba İshak’a yolladığı söylenmektedir. 639 H.’de idam edilen Baba İshak’ın yanına 630 ya da 640 tarihlerinde doğmuş olan Hacı Bektaş’ın gelmiş olması imkânsızdır. Çünkü bu hesapla, Hz. Pir o zaman dokuz yaşındadır ve bu yaşta derviş olarak bir görev verilerek Anadolu’ya gönderilmiş olması da olanaksız ve akıl dışıdır.

 

Zeynel’abidin Cümbüş, Hz. Pir’in 1249 M. (646 H.) de doğduğunu ve 92 yıl yaşadığını kaydediyor (5).

 

Yargıç rahmetli Hasan Basri Erk, Hz. Pir’in doğum tarihinin 1242 M. (640 H.) olduğunu (6), “Tevarih-i Mevleyiyye”de, yine Pir’in doğum tarihinin 640 H. olarak gösterildiğini kaydeder. Aynı kaynak, Hz.Pir ’in Anadolu’ya harekete karar verdiğinde 24 yaşında olduğunu ve bilinen yollardan geçerek (Nişabur-Kirmanşah-Mekke-Medine-Kudüs-Şam-Halep) Anadolu’ya geldiğini, giderek Kırşehir’e bağlı ve yedi evli, Sulucakarahöyük adlı, ufak bir Çepni köyünde  yerleşmiş olduğunu kayden  belirtmektedir ki doğrudur. Bence doğru olan da budur.

 

Yazar İbrahim Alaeddin Gövsa, “Babası: İbrahim-i Sani, annesi: Hatem. soyu 17. göbekten Hz. Muhammed’in damadı Hz. Ali’ye varır,” diyor. Doğum: 1242 (640 H.), vefat:1337 (738 H.); 1281 (680 H.) tarihine doğru Anadolu'ya gelmiş. Orhan, Yeniçeri ocağını kurunca bu zatın duasını rica etmiştir. Yeniçeri adını da onun koyduğu söylenir”, diyor. Ayrıca: “Bektaşiliğin Piri’dir, ayinleri kuran Balım Baba’dır” diyor (7). İlk yazılı Bektaşi erkânnâmesi Balım Sultan dönemine ait olup Balım Sultan’ın hazırlattığı ileri sürülmektedir.

 

Yazar Murad Sertoğlu ise kitabında, Hz. Pir’in 645 H. (1247 M.) de doğduğunu yazmaktadır (8).Bu gerçeğe yakın bir saptamadır.

 

Bedri Noyan, kendisinde bulunan ta’lik yazma bir Vilayetname içinde sayfa kenarına sonradan yazılmış şöyle bir kayıt olduğunu kitabında belirtir: “Hz. Mevlânâ: Doğumu 604 (1207), vefatı: 572 (1272. Hz. Pir Hacı Bektaş Veli: Doğumu 630 (1231), vefatı:723 (1325 M.). Hz Pir, Mevlânâ’dan 26 sene sonra doğmuş, Mevlânâ ile 42 sene ayni dönemde yaşamışlar, Hacı Bektaş 26+42 =68 yaşında iken Mevlânâ vefat etmiş ve Mevlânâ’dan sonra Pir 24 sene daha hayatta kalmışlardır. Mevlânâ 672’de ölmüş, 672 yıl sonra da 1344’de dergâhlar kapatılmıştır.” demektedir. Gerçeğe varmak amacımızdır.

 

Araştırmacı-yazar Nezihe Araz, Hz. Pir’in 1242 (640 H.) yılında doğduğunu kabullendiği gibi; hocası Lokman Perende’nin, Ahmet Yesevi’nin ünlü halifelerinden olduğunu, altıncı İmam Cafer Sadık Hazretlerinin hırkasını ona yolladığını kaydetmektedir (9).

 

Yazar Kemal Samancıgil, Hz. Pir’in doğumunu 1242 (630 H.) olarak kaydediyor (10). Rum’a gelişini 1281 (680 H.) olarak yazan Samancıgil, Suluca Karahöyük’e sıcak bir Ağustos günü geldiğini ve 1337 (738 H.)’de 95 yaşında vefat ettiğini kaydetmektedir (11).

 

Yine bu yazar tarafından, Hz. Pir’in, Kâzımî Seyyitlerinden İbrahim–üs–Sani’nin oğlu olduğu, yaklaşık hicri 700 tarihlerinde babasının tahtından feragat ederek, memleketinden ayrıldığı, Anado lu’ya gelip insanları aydınlatmaya başladığı, Orhan Gazi tarafından ziyaret edilerek ondan saygı gördüğü ve Murad Gazi zamanında hicri 738 (1340 M.)’de vefat ettiği kabul edilmektedir (12).

 

Edirneli Mecdi Efendi’nin Şekaaik-i Nu’maniyye çevirisinin fihristinde de Hz.Pir: “Ârif-i billah Şeyh Hacı Bektaş Veli Kuddisi Sırrahü” diye anılmak suretiyle, Birinci Murad Hüdavendigâr Han saltanatı zamanında mevcud olan zevatın arasında gösterilmiştir.

 

İ. H. Tökin, Türk Düşüncesi dergisindeki yazısında, Hz Pir’in 1248 M. (646 H.) de doğduğunu yazıyor. Ahmet Yesevi müridi Lokman Perende’den ders aldığını, büluğdan sonra kırk yıl halvette çalıştığını kaydediyor. Bektaşiliği, Yesevilikten sonra meydana gelmiş ikinci büyük oluşum olarak görüyor (13). Aynı yazının ikinci bölümünde ise aynı yazar, Hz. Pirin (697 H.) 1297 M.’de öldüğünü yazmıştır (14). Görülen odur ki, Hz. Pir’in doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak belli değildir. Herkes kendine uygun düşen bir olay ve olguya göre bu tarihleri saptamaya çalışmaktadır.

 

Ahmet Hamdi Zeza Paşa’nın Mısır’da 1930’da bastırdığı “Musavvar el-Eimme-til-İsnaaşer” adlı kitabında Hazret-i Pir’in doğumu 645 (1247 M.), vefatı 738 (1340 M.) olarak gösteriliyor. Yine bu tarih kıtabında Balım Sultan’ın da 862 (1457) tarihinde doğduğu, 980 (1516 M.) yılında Hakk’a yürüdüğü yazılmıştır.

 

Rahmetli B. Noyan Dedebaba, Ali Melek Bey’den hediye olarak lütfedilen yazma nüshalardan birinin kapağında şerh olarak kaydedilmiş bir yazıda da Pir’in, 646 (1248 M.)’de Nişabur’da doğduğu, 680 (1281 M.)’de Rum’a geldiği, 92 yıl yaşadığı ve 737 (1339 M.)’de vefat ettiğinin söylendiği yazılıdır, diyor.

 

Yine B. Noyan’ın kütüphanesinde bulunan rahmetli M. Tevfik Oytan Baba’nın elyazısı ile yazılmış bir defterinde: Pir’in “646’da (1248 M.) Nişabur’da tevellüt, 737’de (1336 ya da 1337 M.) vefat” ettiği diye kayıtlıdır. Burada, “Orhan’ın askerine ilk olarak Cenab-ı Hakk’a niyaz ile başına okumuştur” kaydı da vardır (B.Noyan'daki defter: Y.21).Pirin doğum tarihinin çok iyi ve gerçeğe yakın saptanması gerekir.

 

Başka birçok kaynakta da ebced hesabiyle bazı sözler karşılığı gösterilen sayılar verilmektedir. Bunları değerlendirme yapılması amaç ve düşüncesiyle aşağıya alıyorum:

 

Doğumu: Mürüvvet: (Mim=40+Ra200+vav=6+te=400)=646 H. (1248),

Rum’a teşrifi: Reft: (Ra=200+fe=80+te=400)=680 (1281 M.)

Müddet-i ömrü: Muhammed: (Mim= 40+ Ha= 8+ Mim= 40+ dal= 4)=92 sene,

Vefatı: Bektaş, Bektaşiyye ve Asvah-ı rıhlet karşılıkları olan sayılarla gösterilir:

Bektaş:(Be=2+Kef=20+Te=400+Elif=1+Şın=300)=723(1325M)

Bektaşiyye: (Be= 1+ Kef= 20+ Te= 400+ Elif= 1+Şın= 300+ Ye= 10+Elif=1)= 738 H. (1337 M.),

Asvah-ı rıhlet : Asvab, savab’dan: Pek doğru anlamındadır. Bunda ikinci “elif” harfi yoksa da tarihi tutturmak için konulmuş olsa gerektir:

(Elif=1+Sad=90+vav=6+elif=1+be=2+Ra=20+Ha=8+Lam=30+te= 400)738 H. (1337 M.),

Bunlar şu dörtlük içinde toplanmıştır:

                Hazret-i Pir viladeti: Mürüvet,

                Horasan’dan Rum’a teşrif eder: Reft

                Müddet-i ömür: Muhammed’dir, cemali

                 Bektaşiyye tarih Asvah-ı rıhlet

 

Bektâş sözcüğü Farsça kökenli bir kelime olup, etimolojik anlamda, eş, eşit, akran, muadil anlamlarını içerir; bunun yanı sıra, sıra arkadaşı, mertebe (aşama) arkadaşı anlamlarına da geldiği gibi; beye, prense denk kişi anlamında da kullanılır.Ayrıca bu sözcüğü berktaş=sert taş olarak anlamlandıranlar da vardır.

 

Bu tarihlere göre, Hz. Pir’in Rum’a ‘(Yani Anadolu’ya ) gelişi, Anadolu Selçuklularından hükümdar üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev zamanına rastlar. O; zamanı zamanlandırmasını bilenlerdendir diyerek bu tarihlere bilimsel açıdan ve aritmetiksel olarak toptan bir göz atacak olursak: Doğum tarihi (609 H.)=1209 M. İle (646 H.)=1248 M. arasında oynamaktadır ki, böylece  aralarında kırk yıllık bir süre yani fark olup, bu kırk yıllık sayı oynaması azımsanmamalıdır. Gerçekten Hazreti Pir Anadolu aydınlanmacılarından olup bugün bile yerini korumaktadır. Tarih onu böyle bilir ve nitelendirir. Henüz aşılmamıştır.

 

Vefat tarihlerine göre de, 63, 92 veya 93 yıl hayatta kaldıklarını söyleyerek, ölüm tarihinin (669 H.)=1270 ile (738 H.)=1337 tarihleri arasında 67 yıllık oynama olduğunu görürüz; burada da sayılar önemli farklara işaret eder. Ama yine de o; koyu Sünnî şeriatı hafifleterek dini rayına oturtmaya çalışanların başında gelen hoşgörülü bir düşünürdür.

 

Bu konuyu bitirmeden önce, Hz.Pir’in doğumu üzerine “Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesi”nde yazılı bölümü sunmak istiyoruz:

 

“Sultan İbrahim seyrana çıkmıştı, şikar etti, dönüb gelirken yolu bir pınara uğradı. Meğer ol pınarda kız, gelin cem’olub giyecek yurlardı (yıkıyorlardı). İçlerinde hüsn-ü cemal bir mahbube kız varidi. Nagah geçerken sultan İbrahim’in gözü bu zikr olan kıza tuş oldu, tamam hakkında anı temaşa eyledi. Bin can ile aşık oldu. Şöyle kim sabrı kararı kalmadı. Ta kim saraya yetişti, anası Zeyneb Hatun katına girdi, hemandem anasın göricek (görünce ) ağlamaya başladı. Zeyneb Hatun Sultan İbrahim’in ağladugın gördü, özü göyündü (yandı). Etti: Oğul, Allah ağlatmasun, niçün ağlarsın? Dedi. Sultan İbrahim dahi şikardan gelirken pınara uğrayub ol kızı görüp, sevüb taaşşuk ettüğün külliyen haber verdi. Andan Zeyneb Hatun bir hadim gönderdi. Sordu, bildi kim (ki) kız ol şehirde bir alim, fazıl, kamil vardı, adına Şeyh Ahmet derlerdi, anın kızı imiş. Dahi adına Hatem Hatun derler imiş. Çünkim Zeyneb Hatun atasından istedi, Şeyh Ahmed dahi verdi, toy düğün eyleyüb Hatem Hatun’u Sultan İbrahim ’e alıverdi. Bunun üzerine yirmi dört yıl geçti Sultan İbrahim’in Hatem Hatun’dan hiç oğlu-kızı olmadı. Bu esnada Zeynep Hatun ahirete intikal eyledi. Bir gün Sultan İbrahim ululardan cem eyledi. Katına geldiler. Etti: Ey ulular, ne dersiz (dersiniz), uş bunca yıldır asla oğlum-kızım olmadı. Ne tedbir edersenüz edün dedi. Pes Sultan İbrahim böyle diyicek (deyince) anda cem olan ululardan azısı ettiler: Hekimler getürelüm, ilac ne olur buna, görsünler, dediler. Bazısı ettiler: Müneccimler getürelüm usturlab ilmin görsünler buna sebeb ne olur, dediler. Bazısı ettiler: Ne kadar alimler, zahitler, hafızlar, mukarri’ler, abidler, dervişler, fakıyrler varise cem edelüm. Şöylekim: Alimler, mukarriler tilavet-i Kur‘ana meşgul olsunlar; zahitler, abidler ibadetullaha meşgul olsunlar; dervişler, fakıyrler dua ve gülbenk eylesünler ümittir ki Allah-ü teala duaların kabul eyleyüb bir oğlan müyesser ede dediler. Cümlesi bu sözü kabul kıldılar. Pes adamlar saldılar. Ne kadar alimler, mukarriler, hafızlar, abidler, zahitler, dervişler, fakıyrler varise küllisin cem edüp bir ali iclas eylediler, andan alimler, hafızlar, mukarriler tilavet-i kelam-ullah ettiler. Abidler, zahitler dahi ibadete meşgul oldular. Fakıyrler dahi Neşid-hanlık ettiler. Dervişler dahi dua ve gülbenk ettiler. Ta kim bir hafta tamam oldu. Andan Sultan İbrahim bunlara bi hadda ve bi kıyas zer ve sim teseddük (hisabsız altın ve gümüş sadaka) eyledi. Ta kim destür alub dağıldılar. Ol gece Sultan İbrahim Hatem Hatun’a yakın geldi. Bi-Kudret-i Rabb-il-alemin ol gece Hatem Hatun hamile kalur, temam müddet-i haml’i temam olucak (olunca) bir oğlan dünyaya getürdü. Yüzü ayın ondördüne benzer, Allah-ı tealaya hamd-ü sena ettiler; sevindiler, güvendiler, adını Bektaş verdiler.

 

Bu dahi rivâyettir ki: Çün iclas dağıldı. Sultan İbrahim Hatem Hatun’la vahdete varub uyudular. Rü’ya aleminde Hatem Hatun gördü kim bir mehib arslan gelüb koynuna girdi, belinleyü aynayu geldi. Gördü kim koltuğu altında bir mahbub oğlan yatur. Sultan İbrahim’i uyardı. Gördüler kim bir oğlandır, yüzü ayın ondördüne benzer, ala küll-i rivayetin, sevindiler, güvendiler, adını Bektaş verdiler” (15) Tarih gerçeklerin bağrına kanıtlarla işlenmelidir.

 

c- Ulu Pir’in Çocukluğu ve Adı :

 

Bu konuda elde çok az bilgi vardır. Yazma Hacı Bektaş Veli Vilayetname’lerinde Hz.Pir’in “Ahmet Yesevi Halifesi Lokman Perende” adında bir öğretmene verilerek okutulduğu yazılıdır. Bu Lokman Perende kimdir? İncelemeler, karşımıza başka Lokman’lar da çıkarıyor. Lokman Perende, cezbeye tutulmuş bir derviş gibi dağ-bayır dolaşan bir insan imiş. Zaten sözcük anlamı da Uçan Lokman demek. Bir gün Hoca Musa adında bir zata rastlamış, onun tarafından yetiştirilmiş, tasavvuf erkânı görmüş, elverişli hale gelince, icazet alarak Nişabur şehrinde irşada (aydınlatmaya) izin verilmiş bir zât.

 

Vilayetname’ye göre, Hacı Bektaş Veli Hazretleri, bu Lokman Perende yoluyla, Hoca Ahmet Yesevi’ye bağlanır. Hz. Pir’in yol zinciri üzerinde çalışan birçok yazarlara göre bu zincir Kutbeddin Haydar-Lokman Serhasi ondan Baba İlyas Horasanî yolu ile Ahmet Yesevi’ye varır. Bence o Haydarî olup; İslâm’ın güvercinlerindendir.

 

Âşık Paşazade Ahmed, adını taşıyan Tarihi’nde de hiçbir kayda dayanmadan: “Hacı Bektaş Horasandan Menteş adındaki kardeşi ile birlikte Sivas’a geldiler. Baba İlyas Horasanîye intisab ettiler. Hacı Bektaş bu intisabtan sonra Kayseri’ye ve oradan da Kırşehri’ne geldi. Buradan Karacahöyük’e nakl-i mekân etti” diye kayıtlar. Bu ifadeye bakılırsa, Ahmet Yesevi müridi olduğu söylentisi zayıflıyor demektir. Esasen verilen tarihler göz önüne alınırsa, Hacı Bektaşi Veli’nin Ahmet Yesevi’yi görmemiş olması gerekir. Ancak O, yetmiş iki milletle kucaklaşıp örtüşenlerdendir. Evreni kucaklayan karıncadır.

 

Ahmet Eflâkî, Mevlânâ soyundan gelenlerin hikâyelerini yazdığı “Menakıb-ül-ârifin” adlı yapıtında Hacı Bektaş Veli’yi Baba Resul-Baba İshak Kefersudî’nin müridi olarak gösteriyor ve Hacı Bektaş Hazretlerinin, Hz. Mevlânâ’ya Şeyh İshak adlı bir müridini yolladığını kayd ile bazı bilgiler veriyor. Ahmet Eflakî, eserinde -yersiz bir tarikat taassubundan kurtulamayarak- ve haksız olarak daima Hz. Mevlânâ’yı büyütmüş, Hacı Bektaş Veli hazretlerini iğneler bir dil kullanmıştır. Oysa ki, bu iki yol piri de birbirlerini sevmiş ve birbirlerine saygı göstermiş, ulu tasavvufun erenlerinden ve Allah sevgililerindendir.

 

Biz konumuza gelelim; büyük araştırmacı-bilgin Bedri Noyan anılan kitabında incelemesine ilişkin söze şöyle devam ediyor:

 

Koluaçık Hacım Sultan Vilayetnamesi’nde de Hacı Bektaş Veli hazretlerinin Ahmed Yesevî halifelerinden olduğu yazılıdır. Fakat B. Noyan’da bulunduğu anlaşılan birçok el yazma Vilayetname’lerdeki kayıtlara göre de, o Lokman Perende’nin öğrencisidir. Lokman Perende, Ahmet Yesevî mensubudur. Hacı Bektaş Vilayetnamesi’nde, Lokman Perende ile Hz.Pir arasında geçtiği anlatılan bazı olaylar, Hacım Sultan Vilayetnamesi’nde Ahmet Yesevi ile Hacı Bektaş Veli arasında geçmiş gibi gösterilmektedir. Aslında onunla ilgili olarak anlatılanların hepsi de zaman dışı sayılarak anlatılmışdır.

 

Hz. Pir’in babası Sultan İbrahim-üs-sani’nin vefatında kendisine onun yerine sultan olmasının teklif edildiği, onun bu teklifi reddederek bu mevkii amcası Hasan’a bıraktığı ve bir dergâhta kırk yıl halvet olup kendisini insanlardan çektiği de eldeki tüm Vilayetnamelerde kayıtlıdır. O; ilk dönemlerde inanç olarak bir haydarîdir, masivaya hiç teslim olmamış, Allah’a teslim olmuş saf ve temiz bir tasavvuf ehlidir.

 

Müverrih Ali de, Hz. Pir’e ait menkıbelerden bazılarını Lokman Perende ile geçen olaylar olarak kaydetmektedir. Fakat onda ayrıca Lokman Perende hakkında bir açıklama yoktur (16). O; sevgiyi bir gül gibi insanın özüne sokanlardan olduğuna göre yepyenidır.

 

Hz. Pir’in hocası-aydınlatıcısı olan bu zat hakkında Hüseyin Vaz Safı’nin “Reşehat-ı ayn-al-hayat” adlı eserinde bilgi yoktur. Fakat Mir Hond (veya Mir Ahond) Lokman Perende’nin Herat’ta pek tanınmış bir tekkesi ile mezarlığı bulunduğunu kaydetmektedir(17). Anlaşılıyor ki, dokuzuncu yüzyılda, Herat’ta halk arasında sevilen, tutulan bir dergâhı vardı (18). Pir’in önemi düşünce ve davranışlarında saklıdır.

 

İnsana insan olmayı öğreten bu bilge zatın kimliği, inanç ve düşünceleri hakkındaki bazı kayıtlara göre, Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm yılları göz önüne getirilecek olursa, onun öğretmeni olduğu söylenilen Lokman’ın Ahmet Yesevi halifesi olan kişi olduğu da şüphelidir. Rahmetli Hilmi Ziya Ülken, bunun, Baba İlyas halifesi Lokman baba olduğunu ileri sürmüştür. Fuad Köprülü ise 440 H. (1049 M.) de ölen Eb-ül-Hayr’ın çağdaşı Lokman Serahsi olduğunu tahmin ediyor. Cami, “Nefahat-ül-üns” isimli yapıtında bu zatın, uçtuğu hakkındaki söylentilerden bahsediyor ki, Perende (uçan) sıfatı, kendisine her halde bu sebeple verilmiş olsa gerektir.Ahmet Yesevı gerçek olmasa bile mânevi açıdan Pir’in yanında, onun önderi olarak gözükür.Elbette Yesevî Hacı Bektaş’ın çağdaşı değildir.

 

Bu konularda Türk Ansiklopedisi’nde Bektaş maddesinde bilgi vardır. Hattâ rahmetli Köprülü’nün bu oranlaması (tahmini) da, tarih bakımından, uygun olmayabilir.Önemli olan gerçeğin örgnün halidir.

 

Hilmi Ziya Bey, Mihrab dergisinde yazdığı Hacı Bektaş Veli adlı incelemesinde “635 H. (1237 M.) civarında vaki olan Babai İsyanı zamanında Hacı Bektaş’ın küçük bir çocuk olduğu anlaşılıyor. Lokman Perende, Baba İlyas’ın müntesihlerinden “Lokman Baba”dır ki, Vilayetname’ye nazaran Hacı Bektaş’ın ilk hocası olarak tanınır. Mevlânâ’nın devr-i şevketinde bile “Baba Resul” ün mürid ve müntesibi bulunuyor idi. 675 (1276 M.) senelerinde Caca oğlu Nureddin Beyin Kırşehir’de hemen müstakil denebilecek bir surette hareketi üzerine şeyhin ehemmiyet kesbetmeğe başladığını görüyoruz” diyor.Hacı Bektaş, şavaşı, kan dökmeyi sevmeyen bir kişiliktir.

 

Amasya Tarihi’nde ise şu açıklama vardır:

“Baba İlyas Horasanî’nin dört oğlu vardı: Şemseddin Mahmud, Muizzeddin Ali, Ziyaeddin Mes’ud, Muhliseddin Musa. Bunlara Çar-erkân denirdi. Halifelerinden İbek veya Aybek Baba, Behlul Baba, Saltık baba, Lokman Baba pek meşhur olup bunlara da Çar-yar denmiştir. Tarikat-ı Bektaşiye kurucusu olan Hacı Bektaş Baba, bu Çar-yar’dan olan Lokman Baba’nın halifesi idi.” (19).

 

Bu Baba İlyas mensubu Lokman Baba’nın, Hazreti Pir’in öğretmeni olan Lokman Perende olmadığı da düşünülebilir.

 

Hz. Pir’in çocukluk hayatına ait bilgiler ancak Hacı Bektaş Veli Vilâyetnâmesinde yazılı olanlarla bağlı kalmaktadır.Acaba, gerçek bu mu, bu kadarı da yeterli mi? Orada Hz. Pir’in Hünkâr diye anılışını gösteren bir olay vardır diyen rahmetli Noyan söze şöyle devam ediyor:

 

Dört yaşında iken Ahmet Yesevi halifesi Lokman Perende’ye verilen küçük Bektaş’ın hocası, bir gün, abdest almamak için su istiyor. O da:

- Himmet etseniz de, buradan bir su çıkarsanız iyi olur, diyor. Lokman Perende:

- Buna bizim gücümüz yetmez, deyince Bektaş dua kılıyor, el yüze sürüyorlar, amin diyüb secdeye varıyorlar. Birde görüyorlar ki, dershanenin ortasından kapıya doğru bir su akmaya başlamış. Bunu gören Lokman Perende, şaşkınlık ve sevinçle:

Ya Hünkâr!... diyor.

Bu lakab, o günden sonra küçük Bektaş’ın adı ile birlikte söyle nir oluyor. Gerçeği anlatan her söz gerçeğin gölgesi sayılmalıdır.

Bu arada, aynı kaynakta, yine şöyle bir olay daha yazılıdır: Lokman Perende bir gün dershaneye giriyor. Bakıyor ki, iki nur yüzlü zat çocuk Bektaş’a Kur’an üzerine ders veriyorlar. Sonradan bunların kimler olduğunu sorduğunda Bektaş şöyle yanıt veriyor:

-Biri büyük atam Muhammed Mustafa (Salat ve Selâm ona olsun), diğeri Kutb-u vilayet, Saki-i Kevser, Şir-i Hüda-yı Rabb-ül âlemin, Emir-ül-mü’minin Ali-yyel-Murtaza idi. Biri bana Kuran’ın zâhir ilmini, diğeri ise, bâtın (esoterik) bilgisini öğretiyordu...

Hz. Ali’nin sağ avucunda ve alnında bir yeşil benek (nişan, mühür) var imiş ki, Hacı Bektaş Veli’de de bunun aynen olduğu, birçok kaynakta oybirliği ile söylenir. Burada üstad Bedri Noyan, Velâyetnâmedeki bazı olay ve öyküleri özetleyerek, sözlerin örttüğü gerçeği vurguladıktan sonra yalın sözü şöyle sürdürüyor:

 

Hacı Bektaş’ın çocukluğunda dershane ortasında su akıtması, sonradan Karahöyük’te geçen böyle bir su lejandı ile birleştirilebilir. Anadolu’ya güvercin donunda gelmesi, bir olayda Beş taş’a tanıklık ettirmesi, taş-duvarı yürütmesi, mercimek ve buğdayları, paraları taş haline getirmesi, bir üfleme ile Rum diyarının (Anadolu’nun) bütün çerağlarını dinlendirmesi (söndürmesi), Sadettin’in üzerine yuvarla dığı loğ taşını parmağıyla tutması, bir anda uzak denizlerdeki fırtınaya tutulmuşları kurtarıp gelmesi, suyu kan haline çevirmesi, tuz madeni bulması gibi daha bir çok olağanüstü olayların hikâyeleri Hacı Bektaş Veli Vilayetname’sinde vardır. Orada olağan ve olağanüstü iç içedir.

 

Bu konuya son vermeden önce Hz. Pir’in sağ avucu içindeki ve alnındaki “yeşil ben” konusuna birkaç cümle ile değinmek istiyorum diyen Bedri Noyan devamla:

 

Türk töresinde, ulusdaki sağ kola Üçoklar, sol kola Bozoklar denilirdi. Kurultay’da yani büyük mecliste sağ ve sol kolların beyleri, başbuğları, bilginleri, ileri gelenleri toplanır, han ve hatun birlikte başkanlıkta bulunurlardı. Buyruklar, yarlığlar bu ikisinin sağ ve sol ellerinin kırmızı damgası ile böyle tuğralanırdı. Tuğra (onaylama) anlamındadır. İşte Türk Töresi’nin Resmi Fermanı böyle verilirdi. Gerçekten, Bektaşilerde de cemlerde mürşid’in (aydınlatıcı) avuç içinin öpülmesinin kaynağı, bilinen sebebi, Hz.Pir’in avuç içinde yeşil bir mühür bulunmasında ve bu Türk töresinde aranmaktadır. Bu öpüş onaylama anlamında, Ali’deki ve Veli’deki yeşil beni simgeler.

 

Bu yeşil ben konusu Vilâyetnâmelerde olduğu gibi, Bektaşî edebiyatındaki bir çok şiirde, bir çok mısrada görülür. O; kökü, köceği aramaz, içi sevgi, aşk dolu insanı arar.Sevgi yüküdür peşinde koştuğu.

 

O, tarih boyunca Türk ulusunu ayrılıklardan, ikiliklerden ve bunların getireceği zararlardan kurtarmaya, kdrumaya gelmişti. Fakat sadece Türklüğe değil, bütün insanlığa Allah’ın bir lütfu, ihsanı olan eşsiz, benzeri olmayan, ancak benzeri yine kendisi olan bir şahsiyettir.

 

Dedebaba rahmetli Bedri Noyan’a, Bektaş isminin harflerinden (Arap harfleriyle yazılışına göre) bazı anlamlar çıkarmaktadır:

 

B: Buluğ, erginlik, olgunluk demektir. Bu erginlik ile gerçeğe ulaşmış ve dış yüzünü şeriat ile, iç yüzünü hakikat (gerçek) ile bezeyip aydınlatmıştır.Tarikat tamamen simgesel bir içerik taşır.

Kaf: Kifayet, yeterlilik demektir.Her harfin simgesel bir anlamı vardır. Bu simgeler Hz. Pir’in manevi bir niteliğini anlatıp anımsatır.

Te: Turab, toprak demektir. Toprak alçak gönüllülüğün simgesi olup, olgunluğu temsil eder. Toprak sonsuz enginlik, dinginlik ve derinlik anlamına gelir, bunu anımsatır.

Hâk ol ki Huda merte bini eyleye ali

Taç-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir.

                                                                                                                                            (Ruhî Bağdadî)

(Toprak ol ki Tanrı senin mertebeni (dereceni) yükseltsin.

Ayak toprağı olan kimse alemin başına taç olur.)

Elif: Ülfet (kaynaşma, görüşüp konuşma) demektir. Arifler meclisinde, tasavvuf ehli olanlarla sohbet demektir. Zira, tasavvuf ehli ile oturanlar Allah ile oturmuş gibidir.Tanrı’yı simgeler.

Şın : Şeriata işarettir. Perhizkâr olmak ve “Emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i anil-münker” (şeriatın buyruklarına uygun olanları yaptırmak, yasaklarını yaptırmamak), demektir. Bu buyruğu simgeler.

İşte bu söylenenleri, tarikat ve inanç kurallarına uyup eksiksiz yerine getirenler, böylesi sağlam bir ahlâka sahip olanlar ve bundan ayrılmayanlar Ulu Pir Hacı Bektaş’ ın iznine nail ve layık olurlar (20).

Bektaş sözcüğü, akran, emsal, eş anlamlarına da gelmektedir. Anadolu’da bu anlamda Taydaş sözcüğü kullanılır (21).

Bektaş adının “Companion in rank” sıra veya derece, mertebe arkadaşı, keza: “An equal with a prince” bir prensle eşit anlamlarında olduğu da söyleniyor (22).Önemli olan Tanrı mazhariyetine ermektir.

Beşikte bir bebek iken, Allah’ın birliği hakkındaki ayet ve hadislerin ona söylenmiş olduğu efsanevî olarak anlatılır. Altı aylık olduğunda, bir gün, parmağını kaldırıp kelime-i şahadet getirdiği ve dilinden ilk defa bu sözün çıktığı rivayet edilir.

Rahmetli Fahreddin Erdoğan, Hz. Pir’in adından bahsederken şöyle diyor:

“İsmini Mehmet Bektaş koydular. Bektaş Türk adetinde Pektaş manasına gelmek üzere konurdu. Bu adet Kafkasya’ya gelince Timur taş yani Demirtaş manasında...” (23) olmuştur, diyor. Rahmetli Noyan , bu açıklamalardan sonra Onun diğer ad ve lakaplarına geçer.

Hazret-i Pir hakkında, konuşma ve yazışmada birçok lakaplar kullanılmıştır.Bu lakapların hepsi de içinde yalnız gerçei gizler, Örnek olmak üzere bunlardan bazılarını buraya alıyoruz:

-Kutb-ul-aktab: (En yüceler yücesi kutup)

-Mesned-ül elbab: (Akıllar, kapılar dayanağı)

-Sultan-ül-evliya: (Ermişler sultanı)

-Burhan-ül-asfiya: (Tertemizlerin kanıtları)

-Fahr-i erbab-bab-ullah: (Allah kapısı erlerinin övüncü)

-Fatih-ül-ebvab-isülale-ihazret-isır-uv-el-keşf:(Bilgileri meydana koyan ve gizli sırlara sahip olan (Hz. Ali soyunun) kapılarını açan)

-Aşk Deryası:Sevginin coşkunluğa uzanma anı.

-Nesl-i Saki-i Kevser :(Kevser suvarıcısı (Hz. Ali’nin soyu)

-Nesl-i Şir-ü Rabb-il Âlemin: (Evrenlerin Çalab’ın aslanı (Hz. Ali’nin soyu )

-Sultan-ül-ârifin:(Bilgelerin Sultanı)

-Çeşme-i evliya-yı Rum: (Anadolu ermişlerinin başı, baş pınarı)

-Serçeşme-i nur-u din: (Din nurunun başı)

-Tac-ül-ârifin: (Anlayışlıların baş tacı)

-Gavs-ül-vasılin: (Hakk’a ulaşmışların en yücesi)

-Heykel-i Nuranî: (Nur heykeli)

-Kutb-ur-Rahmanî: (Çalap ehlinin yücesi)

-Küşade-i Bab-ı Hikmet: (Hikmet kapısını açan)

-Sahib-i Keşf-i Ledünnî: (Allah’tan gelen bilgiyi açığa çıkaran kişi)

-Fahr-i Ma’den-i Erkân: (Bektaşilik kurallarının süsü)

-Sultan-ül-ârifiyn: (Âriflerin Sultanı)

-Kutbu Rabbanî: (Rabbin en büyük velisi)

 

O; yüce olan Allah’tan başkasının yanında durmaz, nuru insanlığın aynasına Allah’ı aksettiren bir dünyadır. Onun aynası, hep Tanrı’nın hizmetinde yansılamalar yapar. O; evrendeki gizlerin gizinin anahtarını Hızır Aleyhisselam’dan aldı. Nurlar nuru ile nurlandı.

 

d-Ulu Pir’in Yaşam Öyküsü :

 

Rahmetli Bedri Noyan Dedebaba, titiz ve doyurucu incelemesin de gerçekleri yakalamak için konuyu daha açarak şöyle izah eder:

 

Geçen yüzyıllarda halk arasında ün salmış bazı şair ve ermişlerin hayatları efsaneleştirilmiştir. Yunus Emre, Karacaoğlan, Köroğlu ve benzerleri, ermişlerden sayılarak birer ulusal masal kahramanı haline getirilmişlerdir. Böylece ulular ulu’su Hacı Bektaş Veli hazretleri de halkın gönlünde, gözünde ve dilinde büsbütün yüceltilerek, hayatı yarı gerçek yarı efsane haline getirilmiş, yüceltilmiştir. Tarihsel yapıdaki yönetimler, gerçekleşen olaylarda ki gerçeklere ilişkin  bazı kayıtları yok etmiş veya dağıtmışlardır. Muhalifler hep kayıtsız ve kaçak kalmaya mahkûm edilmişlerdir.

 

Bu yüzden, gelecekte bu konular üzerine eğilecek genç araştırıcılar, birçok önemli belgeleri kenarda, köşede aramak zorunda kalacaklardır. Temennimiz bu araştırmalar ile çok değerli kayıtlar bulacakları şüphesizdir, derken, rahmetli Dedebaba yazısına devamla:

 

Şaman Türklerinin İslâm olmalarında Karadonlu Can Baba adlı bir Pir halifesinin başarı göstermesi sebebiyle Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubat, Hacı Bektaş Veli hazretlerine saygı duygularıyla bağlanmıştı. Batı Anadolu illeri de onun tinsel yardım ve lütfu ile ele geçirilmişti. Can Baba’nın öyküsü H.B.Vilayetnâmesi'nde pek tatlı bir dille anlatılmıştır. Bu öyküyü sonraki bölümlerden birine koyduk.

 

“Germiyan Beyin ordusu Kütahya, Tavşanlı, Altıntaş ve Kale (Denizli-Tavas) Uşak, Sandıklı ve Işıklı dolaylarını ele geçirdi. Akdeniz kıyılarına kadar kol attı. Öte yandan da Balıkesir, Edremit ve dolaylarını aldı. Batı Anadolu taraflarında, aydınlatma (irşad) için, Hacı Bektaş Veli halifelerinden Hacım Sultan görevlendirilmişti. Buna “Kolu açık Hacim Sultan” derler. Germiyan Beyi kendisine Uşak’a bağlı Susuzköy’ü yurt olarak verdi. Buralarda yaylak ve kışlak tutmuş olan Akkoyunlu aşireti halkı, Hacım Sultan yoluyla, tamamen Hz. Pir Hacı Bektaş Veli’ye bağlanmışlardı.”

 

Bu konuda B.Noyan’ın özel kitaplığında bulunduğu anlaşılan güzel bir ta’lik ile yazılmış H.B.Vilâyetnâmesi’nden (B. Nüshası) bir pasajı buraya aktarmak isterim:

 

“Germiyan Bey ve de Hamid Bey ve Aydın Bey ve Karesi Bey ve İsfendiyar Bey ve Hızır Bey ve Hoca (Koca) Bey ve Sarıhan bey ve Sınab bey bu cümle Sultan Alaeddin’in ulu beyleri idi. Amma Germiyan bir muhteşem kişi idi. Karahisar’ı feth idüb gerü padişah katına geldi. Sultan Alaeddin Germiyan’a asker koşub gönderdi.

 

Kütahya’yı ve Tavşanlı’yı ve Altıntaş’ı ve Denizli ve Uşak’ı ve Işıkluğu ve hala şimdiki Germiyan Kal’asın fethidüp içine beylik itti, karar eyledi. Oturub nice müddet hüküm hükümet kıldı. Alaeddin Akdeniz kenarına bir miktar asker gönderüb nice beyler perakende kıldı. Evvel karesi Bey’i gönderdi yedi yüz askerle ve Sarıhan Bey’i gönderdi, yedi yüz leşkerle Edremid’i ve Balıkesir’i cümle tevabiler feth eyledi. Ve Menteşe tevabile feth ve bir bölük asker leşkerle Hamid’i gönderdi, Abdül’mümin ilin feth eyledi ve bir bölük askerle Hoca (Koca) Beyi gönderdi ol diyarı fetheyledi. Ve bu beylerin her biri zikrolunan yerleri feth eyledi ve içinde beylik edüp karar ettiler. Heman İngel ve İznik ve Bursa şehri kaldı.” Metin bu!

Daha sonraları Hacı Bektaş Veli’nin kendi eliyle Osman (Otman) Gazi’ye elifi tac giydirip safa nazar ettiği, himmet eylediği, onun çalışıp didinerek başarılar elde etmesi üzerine Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubad’ın 687 H. (1288 M.) (ona tabıl ve alem; Beylik alâmeti olarak da davul ve bayrak) yolladığında ise, yine bizzat kendi belindeki tahta kılıncını Osman (Otman) Gazi’ye kuşattığını H.B.Velâyetnâmesi yazar (24). Pir’in kılıcı, kutsal tahta kılıçlarından biridir. Devleti, adaleti, hakkı simgeler. Aslında o tahta kılıçlar barış simgesi de sayılabilir, çünkü onlar öldürmeye karşı bir direnmedir.

 

Hacı Bektaş Veli, henüz sağ iken, kendisine vurgun ve tutkun olanlar, özellikle Batı Anadolu’da geniş bir alana yayılmışlardı. Osman Gazi’den Osmancık diye söz eden Velâyetnâme babası ve amcasının olaylarından, Hacı Bektaş’la ilişkilerinden uzun uzadıya bilgi verir. Velâyetnâmeler gerçeklerle doludur, yeter ki görelim.

 

Aslında Anadolu kırsalında ulu Pir’in ve çevresinin yaşadıkları ortama ve yaşantılarına ekonomik ve sosyal açıdan baktığımızda; görülen odur ki; onların yaşadığı, bir Ortaçağ tekke yaşamından, miskinlikten ve karanlıktan uzak; yalın, gösterişsiz, ancak pek zengin olmayan, her konuda bilgi üreten, yoksullukla sınırdaş olmasına karşın yılmadan uğraş verip üretmeyi seven; yaşama, doğaya, çiftçiliğe, çalışmaya, alın teri ve emeğe, imeceye ve dayanışmaya dönük; sömürüsüz bir hayat türü. İnsanca, sevgiyle örülü, su gibi akan, kanlı canlı, renkli ve alabildiğince yoğun, dünyadan el-etek çekmemiş, ürettiğini bölüşmeyi, muhtaçlara dağıtmayı ölçü edinmiş, herkese açık, toplumsal yönü güçlü, barışçı, hoşgörülü bir yaşama odaklanmış bir dünya. Oysa Pir’in yaşadığı dönemde dünya,  özellikle de onun yaşadığı Horasan yöresi ve sonradan geldiği Anadolu huzursuz, bitmez tükenmez itişmelerin, kakışmaların sürüp gittiği bir kan gölü.

 

Kayıtlara göre, Hacı Bektaş Veli Horasan’dan Anadolu’ya gelişinden itibaren otuz altı yıl irşad (aydınlatma) ile uğraşmış, dervişler yetiştirmiş, bunları, kendi adına halifelik etmek üzere, dört bir yana yollamış, insanlara yardımı ölçü almalarını, yalanı, dolanı, riyayı, kibiri, buhulu ve buğuzu yıkıp kovmalarını öngörüp öğütleyen bir inanç düzeni yaratmalarını, kendisinden duyup gördüklerini uygulamalarını isteyen bir sistem için çalışmışlarını dilemiştir.

 

Söylenilir ki, bu süre içinde otuz altı bin halife yetiştirmiştir. Bunların üç yüz altmışı kendi yanlarında bulunurdu. Hakk’a yürümelerinden az önce, bunların her birini bir memleket bölgesine göndermiştir. Örneğin “Bu zevatın en namlıları Cemal Seyyid, Sarı İsmail, Kolu Açık Hacim Sultan, Baba Resul, Pirab (veya Pir) Ebi Sultan, Receb Seyyid, Sarı Kadı, Ali Baba, Barak Baba, Yahya Paşa, Sultan Bahaeddin, Atlas-puş, Dost Hüda, Hazret-i Samed idiler”(25) Bu kimseler hakkında Velayetname’de bilgiler vardır. Bunların her birini bir yere görevlendirdiği tarihî bir gerçektir. Yalnız, başka kaynaklar ile ulu Pir’in yaşamını ayrıntılı biçimde anlatan Velayetname arasında, ayrıntıda bazı farklar bulunsa da, sonuçta pek değişiklik yok.

 

Biz asıl konumuza gelelim diyen Noyan Dedebaba devamla:

 

Adı Mehmet Bektaş olan Hz. Pir’in babaları, Horasan’ın ünlü şarlarından Nişabur’da oturan ve Hz. Muhammed’in temiz soyundangelen Seyyid İbrahim-üs Sani’dir. Anneleri aynı şarın bilginlerinden Şeyh Ahmed adlı bir zatın kızı Hatem Hanımdır (veya: Hateme). Babası Horasan’da vefat etmiştir. Babasının yerine kendisinin beylik-sultanlık etmesi önerilmiş ise de, bu öneriyi geri çevirdiğine ilişkin bir söylenti vardır. Kaldı ki, anlatıların yanı sıra olaylarda bu yöndedir.

 

Türk âleminde Şeyhlerin Şeyhi Ahmet Yesevî’nin seçkin ardalarından (halifelerinden) ünlü Lokman Perende-Horasanî onun hocasıdır. Pir, daha küçük yaşlarda iken, bilgi öğreniminde büyük yetenek göstermiş, zekâsını ve yargı yetkisini çevresine onaylatmıştır. Velâyetnâme’de pek küçük yaşlarda gösterdiği olağanüstü haller uzun uzadıya anlatılmaktadır. Bu yaşta bile bilgi ve kerametlerine ilişkin menkıbeler halk arasında dolaşmaya başlamıştır. Yaygınlaşmıştır.

 

Eski kitapların “Sinn-i rüşd’e vasıl olduğu hengamda” diye anlattıklarına göre, on sekiz yaşlarından sonra bir savmaa (dergâh-tekke)ya çekilerek, orada içini temizleme, arınma ve gerçek bilgiyi kazanma işlevine koyuldular. Bu yoldaki çalışıp didinme ve dünya zevklerinden hızla uzaklaşarak perhizin, tam kırk yıl sürdüğü bir evreye girer, elde bulunan birçok kaynakta, bunların izleri çoğunlukla kayıtlıdır, der ve devamla şu görüşlerini açıkça serdeder:

 

Pir’in Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî ile görüşüp, feyizler aldığı ve onun işaretiyle Bedahşan dolaylarında bitip tükenmeyen savaşlara katıldıkları da aynı menâkıp kitaplarında ayrıntılarıyla yazılıdır. Bu savaşlardan döndüklerinde, Yesevî hazretlerinin istek ve iradelerine uyarak Anadolu tarafına yola çıktıkları da söylenir.

 

Gerçek şudur ki, Hz.Pir Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi’ye yetişmemiş olduğu kesin olarak biliniyor. Anadolu’ya hareketinde, önce Necef’te Hz. Ali makamında bir erbain (Kırk günlük tenhaya çekilme ve perhize girme) çıkarıp, sonra da Mekke-i Mükerreme’de Harem-i Beyt-ullah’da üç yıl kalmışlardır. Oradan da Medine’ye gidip Hz. Muhammed’in sinlerinde (mezar) bir erbain çıkarmışlardır. Keza Kudüs’te, yalvaç sinlerini ve Halil-ür-Rahman makamını, Şam’da kutsal yerleri ziyaretle birer erbain çıkarmışlardır. Bundan sonra Halep’teki büyük camide, Hz. Davud’un makamında, Elbistan’daki (Afşin’deki) Ashab-ı Kefh mağarasında birer erbain çıkarmışlardır. Daha sonra Sulucakarahöyük’e gelip yerleşmişlerdir. Bu hesaba göre Hz. Pir’in Anadolu’ya gelişlerinde 64-65 yaşlarında olmaları gerekir. Gelişi burada büyük bir etki yapmış, gönüllere işlemiş, çevresine toplananlara gerçek ışıklarını saçarak verimlilikler sağlamışlardır. Bazılarına göre 28-38 yaşları arasında Anadolu’ya gelmişlerdir.

 

Bu sıralarda, Sultan Orhan’ın kendisini ziyaret ederek, yeni kuracağı asker ocağının açılış gününde bulunmaya davet ettiği, Hz. Pir’in de bu askere “yeniçeri” adını verdiği, tarihî birçok güvenilir kaynaklarda yazılıdır (26).Tabi gerçeğini Allah bilir.

 

e) Vefatı (Hakk’a yürümesi) :

 

Bektaş veya Bektaşiyye sözlerinin ebced hesabıyla karşılığı olan 723 veya 738 H. (1323 veya 1337 M.) yıllarında, Sulucakarahöyük’te (şimdiki Hacı Bektaş ilçesi) Hakk’a yürümüşlerdir.

 

Bazı kitaplarda Hoca Ahmet Yesevî’nin H. 590, bazılarında 650 ’de vefat ettiği yazılıdır. Gerek bu tarihte, gerek Hz. Pir’in doğuş tarihi olarak bildiklerimizde kesinlik olmadıkça Yesevî ve Bektaş hazretlerinin birbirlerini görüp görmedikleri konusunda söylenenler de kuşkulandırıcıdır, diyen rahmetli dedebaba Bedri Noyan:

 

“ Fakıyr’e akrabadan Naci Eren tarafından hediye edilmiş olan ve Mehmet Ali Hilmi Debebaba’nın kendi el yazısıyla yazılmış bir cönkünde (s.320-330) “Tarih-i Siretten İstinsah Olunmuş Terceme-i Ahvalidir” başlığı altında Hz.Pir’e ilişkin bilgi vardır. Burada da Hz. Pir Hacı Bektaş, Sultan Orhan zamanının tanınmış, büyük ve en önemli insanı olarak gösteriliyor. Vilâyetnâmelerdeki anlatışa benzeyen dünyaya geliş bölümünden sonra, Hoca Ahmed Yesevi’nin ünlü halifesi Şeyh Lokman’a verilip okutturulduğu, hacı lakabını nasıl aldığı, buluğ yaşına varınca bir savmaa’ya çekilerek kırk yıl çalıştığı ve perhize girdiği kaydediliyor. Sonra Anadolu’ya doğru yola çıkıyorlar. Seferihisar’da oturan Seyyid Nureddin adlı bir zatın terbiyesiyle yetişmiş olan Karaca Ahmet Sultan meclisinde Fatma Bacının, Hz. Pir’den batın selamı alışı ve onu izleyen olaylar Vilâyetnâmelerdeki gibidir. Tapduk Emre ile konuşma, Hırka Dağı menkıbesi, buğday ve mercimeklerin taş oluşu, Sarı İsmail’i Hz. Mevlânâ’ya yollayışı, Seyyid Mahmud Hayranî ile olan hikâye anlatılı yor, diyerek söze şöyle devam eder;

Bu tarihi yazan Siret’in Hacı Bektaş hazretlerine saygısı var amma, Bektaşileri sevmediği görülüyor. Keza, İskender Çelebi’den rivâyet diyerek, Hz. Pir’in merkadi künbedinin o devrin tatar kumandanlarından birinin kızı tarafından yaptırıldığı ve üzerinin sonradan Şeytan Murad adlı bir mir-i miran (beylerbeyi) tarafından kurşunlandığını yazıyor ki, Vilâyetnâmelerde olan kayıtlara benzemi yor. Bu bölüme ilişkin tümceleri aynen alıyoruz:

 

“Hacı Bektaş Veli’nin keramatına nihayet yoktur. Ve fi zamanina derviişanı namına olan Abdalan-ı bi-ser-ü seman-ı bi-salat müşarün’ileyh hazretlerine intisablar takavvül (sözleşme) cihetindendir. Efal ve a’mal ve i’tikaadat haysiyyetinden değildir. Kezalik ol veli-i zişanın nefes evladı namındaki azizler dahi (yani Çelebi denen kişiler ) hemhal olamamışlardır. Evlatlarından İskender Çelebi’den mervidir ki veli-i büzürgvar’ın künbed-i merkadini ol asırdaki ümera-yı Tatardan birinin duhteri, dürüst itikad etmekle, o bünyad eylemiş amma kurşunlanması ba’de zaman Şeytan Murad demekle mulakkab bir mir-i miran-ı pesendide-edeb halis maliyle icadeylemiş. Ol tarihte mezarı mehbit-i envar olan veli-i namdar civarında, Kayseriye Sancağı Beyi imiş. Badehu anların alem-i ruhaniyyetinden yümnü himmetleriyle Beylerbeyi olmuş. Malum ola ki Vasıliynden Yunus İmre balada mezkûr Tapduk İmre’nin gayridir. Ve ikisi dahi Hacı Bektaş Veli kuddise sırrahülceli hazretlerinin muasırlarıdır.”(27) Çağın gerçeklerinde izler yakalamak gerekir.

 

Diğer tüm kaynaklarda türbe kubbesinin Sultan II. Beyazıt tarafından kurşun kaplattırıldığı kayıtlıdır.

 

Mir’at-ül-Makaasıd isimli yapıtta doğumu, Anadolu’ya gelirken uğradığı yerler, Suluca Karahöyük’te Hakk’a yürüyüşleri yukarıda anlatılan şekilde kayıtlıdır. Ahmet Rifat Efendi, bu ünlü eserinde Hz. Pir’in 738 H.’de vefatlarını kayd ile şöyle der:

 

“Bektaşiyye kelimesi ebcedle Hakk’a yürüyüşleri tarihidir. 366 halifesi olup mukaddemleri (önce gelenleri) Seyyid Cemal Sultandır ki Balıkesir civarında medfundur. İkincisi Koluaçık Hacım Sultan ki, ismi Receb olub Uşak’a üç saat mesafede ismine mensub karyede medfundur ve Pir-i tarikat hazretlerinin ammizadeleridir. Üçüncüsü Sarı İsmail ki ibrikdar-ı Hz. Pir olub Tavas şehrinde medfundurlar Dördüncüsü Resul baba olub Pir’e hizmet ederdi, Altuntaş tevibiinde Beşkarış nam mahalde medfundur.”(28)

 

Ş.Sami Beyin Kaamus-ül-a’lam isimli yapıtında ise şu bilgi vardır:

“Kibar-ı evliya-ullahtan olub, an-ası Horasan’daki Nişabur şehri sadat-ı Kâzımiyyesinden idi. Horasan’da Şeyh Lokman nam zattan iktibas-ı envar-ı baniyye ettikten sonra, sekizinci karn-ı hicri evailinde Rum’a hicretle, Anadolu cihetlerinde irşadla meşgulken, Sultan Orhan Gazi hazretleri kendilerini ziyaret edüb, dualarını almışlardı. Hatta yeniçeri askerini teşkil buyurduklarında, rivayete göre “yeniçeri” ismini dahi kendisi vaz’etmiş ve makaam-ı tebrikte hırkasının kolunu huzuruna götürülen yeniçeri efradının başı üzerine temdid etmekle, yeniçerilerin kalpağına arkadan sarkar kol şeklinde bir parça keçe ilavesi adet olmuş idi. Hacı Bektaş Veli’nin makaamat ve keramatı meşhurdur. Hazret, Hüdavendigar Gazi’nin zaman-ı saltanatlarında irtihal edib, Kırşehri civarında “Hacıbektaş” denilen mahalde medfundur. Türbesi ziyaretgâhı enam olub, yanında bir zaviye ve çelebilere mahsus daire vardır. Müşarün’ileyh tarikat-i bektaşiyyenin Piri addolunuyorsa da, Bektaşilerin ayinlerini vaz’eden kendisi olmayub, “Balım Sultan” dedikleri bir derviştir ki, tarikat-ı mezkurenin merkezi olan dergâhı dahi te’sis eden bu zattır.” (29)

 

Osman Nebioğlu, Hacı Bektaş Veli’den bahsederken, onu, insan lık dostu olarak nitelendirmektedir. Bektaşiliğin gerçekte Allah ile insan problemini işlediğini, mutaassıb Müslümanlığa karşı, geniş görüş ve düşünceyi, müsamahayı (hoşgörüyü) temsil eden bir mezheb olduğunu, onun ve Bektaşilerin, yetmiş iki millete bir gözle bakan, gerçek ışığına kavuşmuş insanlar olduklarını kaydetmektedir. Bektaşi lerin Türk diline değer verdiklerini, birçok Bektaşi şairinin en temiz, en güzel ve lirik şiir örneklerini Türk diliyle yarattıklarını, zeki, canlı ve nüktedan kimseler olduklarını da yazısına eklemektedirler (30).

 

Ahmet Eflâkî, 1318’de yazılmış olan “Menâkıb-ül-ârifin” adlı eserinde, Hacı Bektaş Veli’yi Baba Resul’ullah denen Baba İlyas ile onun halifesi Baba İshak’ın en meşhur halifesi ve Batınî akideleri olan bir kimse olarak gösterir. Hünkâr’n Batınî bir Haydarî olduğu olasıdır.

 

Âşık Paşazade ise, onu kardeşi Menteş’le beraber, Horasan’dan Sivas’a oradan Amasya’ya Baba İlyas Horasanî’ye, oradan Kırşehir’e gelmiş, Kırşehir’den de Kayseri’ye gidip şimdiki Hacıbektaş ilçesi olan eski Karahöyük’te yerleşmiş ve Hatun Ana’yı kendine kız edinip orada Hakk’a yürümüş bir meczûp olarak anlatır.

 

Hz. Pir’in, Baba İlyas Horasanî ’nin ünlü halifesi Baba İshak’ın (bazılarına göre Baba Resul-ullah) en meşhur halifesi olduğu ve Baba İshak’ın idamında onun yanında bulunmadığı ve o zaman kılıçtan geçirilen Babaîler (Babalılar) arasında olmadığı anlaşılıyor. Fakat Hazret-i Pir’in Menteş adlı kardeşi, Kayseri’den Sivas’a gitmiş ve burada yapılan savaşta şehit olmuştur, bunlar doğrudur.

 

Tarihçi Âşık Paşazade, “Tevarih-i Al-i Osman” adlı kitabında Hz. Pir Hacı Bektaş Veli’yi teşkilat kurup, bir ocak açamayacak kadar cezbe içerisinde bir derviş olarak kabul etmektedir. Prof. Fuad Köprülü bu görüşü paylaşmamakta ve Âşık Paşazade’nin bunu kıskançlık yaptığını, kendisinin Baba İlyas’ın torunlarından olduğunu, Sünnileştiğini, olayı çarpıttığını yazmaktadır. Köprülü’ye göre, “Tari kat silsilesi Kutbeddin Haydar, Lokman Perende, Ahmed Yesevi gibi tanınmış, değerli sûfîlere çıkan ve Makaalat, Fevaid ve Fatiha Suresi Tefsirleri gibi eserler yazmış olan, Hacı Bektaş Veli’nin İslâm bilgi lerine, tasavvufa derin bir şekilde vakıf olduğu kesin bir gerçektir. Böyle bir kişinin meczup olduğu düşünülemez” (31) demektedir ki bu doğrudur. Makalat ve yaşamını anlatan Vilâyetnâme buna tanıktır.

 

Keza, Prof. Fuad Köprülü Âşık Paşazade’den başlayan bu Bektaşi düşmanlığının Sünni müelliflerde de görüldüğünü, bu yanlış kanaate Avrupalı müdekkiklerle (incelemecilerle) birlikte kendisinin de bir zamanlar katıldığını, fakat sonradan ele geçirdiği yeni birçok belgede görüş ve fikirlerini değiştirdiğini yazmaktadır. Rahmetli Fuad Köprülü, bu konuda Hacı Bektaş Veli hazretlerinin Tevella, Teberra, On İki İmam kavramları ile inanç olarak “Şia-i isna-aşşeriyye”yi savunduğunu, Bektaşilerin Osmanlı saltanatının ilk kuruluş örgütü ile yakından alâkalı olduklarını kaydetmektedir (32).

 

Prof. Fuat Köprülü, “Bektaşilik, doğrudan doğruya eski Türk men an’anesinin doğurduğu ve adeta milli mahiyyeti haiz bir tarikattır. Bununla beraber Bektaşilerin dahi kendi Pirleri hakkındaki malûmatları çok basit ve noksandır. Âşık Paşazade tarihinde verilen izahat, cidden tenkid ve tashihe şayan olduğu halde, daha hiçbir Bektaşi onları ilmi bir surette tenkide teşebbüs edemedi” (33). diyorlar. Zaten değerli araştırmacı-yazar Prof. M. F. Köprülü de Âşık Paşazade’nin Hacı Bektaş Veli hakkında verdiği bilginin doğru olma dığını, bu cümlesi ile, pek açıkça vurgulayıp anlatmışlardır. Saptama yerindedir; bu tarihsel değerlendirmeye aynen katılıyoruz.

 

Ahmet Eflâkî, Hz.Pir’i, Mevlânâ ile çağdaş göstermiş ve ona ait olayları da anlatmıştır. Kitabında Kırşehir Beyi Nureddin Hoca(Caca) ile Hacı Bektaş Veli hazretleri arasında geçen bir hikâye de vardır. Burada Nureddin Bey’e gösterilen keramet (abdest suyunun kan oluşu), Hz. Pir’in Baba İshak haslarından olduğu, şeriatın zâhiri hükümlerine bağlı olmadığı yolunda açıklamalar vardır (34). Bu hikâyeye göre, Bektaşiliğin Hurûfilikten daha önce de Heterodoks nitelikte olduğu ve Babailikle Bektaşilik arasında bir sıkı bağ bulundu ğu meydana çıkıyor, denilmektedir. Bu olgu doğru olabilir.

 

Baba İshak’ın asılmasından sonra bir süre kendilerini gizleyen Babaîler Moğol yayılmasından sonra saklanmaya lüzum görmeyip ortaya çıkmışlardır. F. Köprülü bu konuda şöyle diyor: “Hacı Bektaş Veli’yi bunların en mühimi ve Baba İshak’ın doğrudan muakkibi (izinden gideni) addedebiliriz” (35) diyor. Biz bu görüşlere yukarıdaki belgeli açıklamalar karşısında pek katılamıyoruz.

 

Âşık Paşazâde’nin Hacı Bektaş’ı meczûb olarak göstermesini garazkârane bir isnad kabul eden Köprülü, onun Makaalat isimli Arap ça bir eseri, bazı sofiyane sözlerini toplayan bir risalesi olduğunu, Baha Said Bey’in de, Tire Genel Kitaplığında, yine Hacı Bektaş Haz retlerine ait bir de Fatiha Tefsiri isimli yapıtının bulunduğunu bildiğini söylüyorlar (36) diyen değerli incelemeci Bedri Noyan devamla:

 

Sayın General Cemil Conk, Hacı Bektaş Veli ve diğer mutasavvıf zevatı: “Din adab ve erkânına tamamen uyan ve bunlara riayetin vacib olduğuna inanarak hakikati arayan büyük insanlar” olarak vasıflandırmaktadır (37). Bu güzel ve doğru görüşü burada zikret meden geçemedim, diyor ki buna da aynen katılıyoruz.

 

Prof. Vasfi Raşit Seviğ şöyle diyor: “Her asrın basit düşünceli adamları asrın getirdiği yenilikleri göremez ve reddeder. Böylece İslam’ı hükümleri yeryüzünden kalkmış (ilk eski şeriatlar) gibi, dünün malı bırakmak isteyen bunlara yobaz denir. Asrın birkaç münevverenin (aydınının) yenilikleri İslâm’a sokmak hususundaki ittifakları İslam adım adım istikbale (geleceğe) sokar ve onları istikbale hakim (geleceğe egemen) kılar”(38)

 

İşte bu, istikbale hükmedici ve ettirici insanlardan birisi de ulu Hazret-i Pir Hacı Bektaş Veli’dir. Hazret-i Pir, Karaca Ahmed Sultan’a, Seyyid Mahmud Hayranî’ye karşı taşı, duvarı mı yürütmüş? Aslında bir taş kitlesi gibi hareketsiz ve ölü hale getirilmek istenen Türk kültürü ve ruhunu canlandırmış, mâneviyatı yürütmüştür. Bu, onun en büyük kerametidir. Duvarı yürütmek, ne demek? Cansız bir hale getirilmeye uğraşılan bir ulusu kendine getirip, işler duruma sokmak, diriltmek işte budur. Bu,onun, baskı altında bırakılmış gücünü açığa vurdurtmaktır. Asıl gerçek budur.Mit bunu simgelerle anlatıyor.

 

Beştaş’ı konuşturmak ne demek? Yurt alanında –orada burada- bir taş sessizliği içinde, devletin resmi dili Arapça, Farsça diye, dili bağlı oturan Türk çocuklarının dilini açmak, sazına ses vermektir, değerlendirmesini yapan sayın dedebaba Noyan haklıdır, gerçek de budur. Rahmetli incelemesini ve açıklamasını şöyle sürdürmektedir:

 

O, köy köy, oba oba, çadır çadır dolaşmış, Türk halkı arasına girmiş, onların dert ve heyecanını gözleriyle görmüştü.

Mahmud Mes’ud, bir makalesinde şöyle yazar:

“Türk oğlu Türk olan Selçuklu hükümdarları bilcümle siyasi ve resmi muhaberelerini (yazışmalarını) Farisî lisanıyla yazıyorlardı. Yine ma’lumdur ki, o zamanlarda bu hale karşı bir aks-ül-amel (tepki) yapılmıştı. Anadolu’da Türk milletine milli bir tasavvuf ihdas eden ve Acemseverlikteki vahameti gören Hacı Bektaş Veli, Karaman hanedanının ikinci hükümdarı Mehmed Bey ile görüşüp Farisî lisanı aleyhine mukabil tedbir aldılar ve Türkçe’yi resmi lisan olarak ilan eylediler” (39).Sadrazam Nizam-ı mülk ekolu İran’da bürokrasiye Fars damgası vurmuştur.Bu ekol Anadolu’da pek başarılı olamamıştır.

 

Yine Hz. Pir için, azıcık bir yiyecekle kalabalığı doyurmuş derler. Bu kabil kerametler İncil’de de, Hz. İsa hakkında, mevcuttur (40). Hz. Pir Hacı Bektaş Veli, aslında, irfan simgesidir. Bir ufacık çerağ ile milyonların gönlünü, ruhunu aydınlatıp doyurmuştur. Asıl keramet budur. Yani aydınlatma, irşad etmedir. Asıl gerçek budur. Gelin bir de bu tarihsel gerçeği simgelerin giysisinden sıyırarak salt gerçek iken, o anatomi içinde inceleyerek, bir de o gözle bakalım:

 

Topluluk uluları içinde bir tanesi, kendi aralarında, büyük olarak tanınır; buna da “ser-çeşme” denilirdi. Hz. Pir de Babaî ve Ahîler’in ser-çeşmesi olarak tanınmış, 1237-40’daki büyük yenilgiden sonra başları kesilen, pirleri öldürülen dağınık hetoroks Alevi Türkmenlerin  daha doğrusu karışık toplulukların hemen hepsi onun çevresinde toplanarak Bektaşi topluluğunu, cemaatını meydana getirmişlerdir. İşte efsanenin altında yatan bu büyük oluşumu sergileyen çıplak gerçek..

 

Veli sözcüğü ise yakın ve dost anlamına gelir. Buradaki yakınlık Allah’adır. O’nun dostluğuna, yakınlığına ermiş kişi anlamınadır. Bu kavram, Tasavvuf kuruluşlarının büyüklerine, Pirlerine lakap gibi verilmiş, kullanılmıştır. Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Hacı Şaban Veli gibi... Bu yüce makamı bildirir adı alabilmek için, güzel, yumuşak ve tatlı bir huy, engin inanç, alçakgönüllülük, insan sevgisi ile dopdolu olmak gerekir. Bu gibilerin sevgileri, dostlukları sadece en büyük bilinen, en büyük gerçek, en büyük güzellik (salt gerçek, salt güzellik) ıssı olan için, onun uğrunadır. Bu gibiler hakkında Hz. Muhammed’in de birçok hadisleri vardır. Bazılarının içeriği şöyledir:

 

-Allah’ın kullarından öyleleri vardır ki, hem peygamber ve hem şehid olmadıkları halde, kıyamette Allah katındaki aşamalarından dolayı bütün yalvaçlar ve şehidler onlara gıpta edeceklerdir, imreneceklerdir.

 

- Onlar, görüldüklerinde Çalab’ı akla getiren kişilerdir.

- Onlar, akrabalık ve herhangi bir ilişkileri olmadığı halde Çalab ruhu ilebuluşan  sevişen kişilerdir.

- Veli, Tanrı’nın koruması altında olan insandır. Bunlar mu’cize değil, çok zor durumda kalırlarsa keramet göstericilerdir. Fakat keramet göstermeyi de makbul saymazlar.

 

Hz. Pir’in elde bir portresi var. Bunda ayrı ayrı her parmağa parmaklık gibi geçirilmiş bir çeşit yarım eldiven var. Buna elçek (ellik) dendiği, uçlarının tırnak gibi sivri olduğu, çiftçilerin burçak toplarken, orak kullanırken, ekin biçerken ellerini orak kesmesin, dikenler batmasın ve kesilen başaklar daha kolay toplansın diye kullandıkları, bunların daha başka biçimde olanlarının da bulunduğu söylenir. Doğrudur. O dönemde Anadolu böyle imeceye, yardımlaşmaya dayalı, herkesin çalıştığı bir sistemle üretimin yapıldığı ülkedir.

Hz. Pir’in elindeki ellik, onun bizzat tarlada çalıştığını, ekin biçtiğini, burçak, nohut, mercimek topladığını, sığır otlattığını gösterir. Bu çok önemlidir. Çünkü, insanlara öğrenmeyi, çalışmayı öğütleyen bu büyük insanın kendisinin de söylediklerini yaptığını kanıtlar. Onun tarlada çalışması, hayvanları otlatmaya götürmesi onurlu yaşamının en onurlu yönlerinden birisidir. Çalışan insan daha güzel, daha yüce, daha kutsal insandır. Bektaşiler de bunu böyle bilirler, kendileri de o yoldadırlar. Çalışmanın, emeğin en kutsal eylem sayıldığı bir dünya, gerçeğin ter ve sevgi koktuğu bir  bir ortam bu!...

 

Mustafa Ertuğrul Kaan şöyle diyor:

“Yirminci asırda madde ve ruhun tekamülü muvazi (koşut) bir şekilde cereyan etmektedir. Zaten maddenin olgunlaşması yine ruhun sayesindedir. Maddi ihtiyaçlarını tamamen tatmin edenler, eğer ruhi ihtiyaçlarını tatmin etmezlerse, insanlık bakamından eksik kalırlar. Ve aksi olarak ruhi ihtiyaçlarını tatmin edip bedeni ihtiyaçlarını tatmin etmezlerse eksik kalırlar. Hayattan zevk almazlar. Şu halde: Madde ve Ruhu (hakikatte madde ve ruh birdir) beraber yürütmek lâzımdır.

 

İşte Hacı Bektaş Veli beşeriyetin bu halini önceden sezmiş ve esas Müslümanlığa avdet emrini vermiş ve kendine tabi olanları da o yönde çalıştırmaya başlamıştır. Yeni bir inkılap yapan Hacı Bektaş Veli’dir. Fakat o Müslümanlığa yepyeni bir şey ilave etmemiş, esas hakiki Müslümanlığı örten perdeleri açmıştır. Her inkılapta olduğu gibi, ona ve yoluna hücum edenler olmuştur. Fakat o ve evladları (yani onun yolundan gidenler) bu hususta yılmamışlar, hayatları pahasına yollarından ayrılmamışlardır” (41).

 

Cemal Kutay ise, şöyle yazıyordu:

“İnsanlar, çetin işlere giderlerken ruhlarını yürüyecekleri yolun kudsiyetine ve meşruiyetine inandırmak zorundadırlar. Kültür ve gaye seviyesi, nefsi fedakarlıklara zorlar. Bu feragat ve inanç duygusunun temeli dindir. Kendisini telkine layık din adamları bulmak şartıyla.

İstanbul’un fethi manevi bir dava idi: Cibalî Baba ile Ak Şemseddin, Panaiya ile Ebâ Eyyub Ensarî arasında, iki ayrı inancın çatışması idi.

Türklüğün Anadolu’ya yerleşmesi devresi için de zafer yürüyüşüne öncülük eden Horasan erleri, yeniçeriliği kuruluşunda manevi havası içine alan Hacı Bektaşlar, Avrupa içlerine akan fetih sellerinin önünde yürüyen manevi mürşitler, ruh ve dava birliğinin saygı gören kudretleri idiler”(42)

 

Aşık Paşazâde, Hz. Pir’in Osmanoğullarından hiç kimse ile görüşmediğini kaydederek (43) der ki: “Her kimse kim Hacı Bektaş al-i Osman’dan kimse ile musahabet etti derse yalandır böyle bilesiz” o yanlı olarak böyle demektedir (44), dilin kemiği mi var, söyler. Nerden biliyor, kendisi bu iddiasını Pirden yaklaşık 120 yıl sonra yolağını terk etmiş biri olarak yazmaktadır. Hiçbir dayanağı da yoktur. Hiç belge göstermemektedir. Amacı, ulu Pir’i, kendi soyunun emrinde basit, değeri ve işlevi olmayan, yarı deli biri olarak gösterme ye çalışmaktır.

 

f) Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Hilafet Alması :

 

Lokman Perende’ye bağlanıp, dergâhında üç yıl hizmet ettikten sonra şeyhi, Hacı Bektaş Veli’de beliren gerçeğe ulaşma nurunu fark etmiştir. Bu tür durumlarda yol erbabınca meşhur olan bir deyim vardır: “Evvel giren değil, evvel gören.”

Lokman Perende Hacı Bektaş Veli’nin, yıllar önce dergâhına bağlanan ve kendisinden daha yaşlı olanlardan önce bu aşamaya erişir, bunu ötekilere de onaylatmak ister. Bir gün hep birlikte kıra çıkarlar. Bir harman yerinde yığılmış olan darıları müridlerine gösteren Lokman Perende, darıları dağıtmadan, bunun üzerinde iki rek’at namaz kılmalarını buyurur. Hepsi bir yana çekilip dururlar. Hacı Bektaş Veli hazretleri buyruğu yerine getirir. Böylece bütün dergâh mensupları da onun aşamasını onaylarlar. Dergâha dönüldüğünde mürşidi, şeyhi Ahmet Yesevî’den kalmış olan kutsal emanetleri (taç, hırka, sofra, çerağ, alem, seccade...) kendisine teslim eder. İcazet ve hilafetnâme vererek halifelik katına ulaştırır. Aynı yılın Zilhicce ayının sonlarına doğru, doksan yaşında Hakk’a göçen Lokman Perende’nin onun yerinde post-nişin olarak, beş yıl aydınlatıcılıkta kalmış olduğu söylenir. Lokman Perende, Yesevî’den sonra gelir.

 

Bazı Vilâyetnâmelerde ise, bu emanetlerin Hoca Ahmet Yesevi tarafından bizzat kendisine verildiği şeklinde kayıt vardır:

“Doksan dokuz bin halifesi toplanup bir gün Ahmet Yesevî’nin huzuruna geldiler. Ve bu emanetleri içimizden birisine versin ve safa-nazar kılsın dediler. Ahmed Yesevî: “Bunlar, şu gördüğünüz darı çeçi (yığını) üzerinde, onlardan hiçbir tanesini bile yerinden oynatmadan namaz kılacak kimsenindir”, dedi. O sırada Bedahşan mülkünde olan Hacı Bektaş Veli hazretlerine hal malum olub güvercin şekline girerek Ahmed Yesevî huzuruna ulaştı. Ve seccadeyi alub darı yığını üzerine çıkıb iki rek’at namaz kıldı ve emanetler kendileri yerlerinden hareketle Tac: başına, Hırka: sırtına, Sofra: önüne geldiler. Çerağ da uyarılmış olarak yanına gelib durdu. Alem (bayrak) kalkub bir yanına dikili durdu. Seccade altına döşendi. Bundan sonra, Ahmet Yesevi, erkân ile bunları tekrar tekbirleyüb Hacı Bektaş Veli hazretlerini tıraş ile eliyle giydirdi. Biat ve inabet ve icazet verdi ve Suluca Karahöyük’e yurt verüb destür eyledi”(45). Ocaktan yanmakta olan bir köseğiyi alarak havaya fırlattı, “git, bunun düştüğü yeri sana vatan ve mülk olarak verdik, onu bul ve irşadına orada başla.” diye buyurdu.

 

Bundan sonra (668 H.–1269 M. yılında) haccetmiş, oradan Necef, Kerbelâ, Bağdat, Kâzımiyye ve başka yerlerde bulunan İmaman ve Ehl-i beyt makamlarını ziyaret etmişlerdir. Sonra Şam, Kudüs, Halep, Ayıntab, Elbistan, Tarsus, Bozhöyük, Mağlan Kal’ası ve Kayseri’ye gitmişler. Nihayet Kırşehir’de Baba Resul Hankaahına uğrayarak kırk gün hizmet etmiş (veya bir erbain çıkarmış) ve bu zattan ayrıca hilafet almıştır, denirse de bu ziyareti tam belli değil.

 

Bazıları, Hacı Bektaş Veli’nin Babaîlerden Baba İlyas ve onun halifesi olan, Baba Resul'ullah diye anılan Baba İshak ile ilgisini kabul etmezler. Bunun “Baba Resul Halife-i Hass’ı” sözünü, onlara göre, Kırşehir’de Baba Resul’e hizmet ve intisabından ve ondan ikinci defa hilafet almasından kaynaklandığını kabul ederler. Zira, onlara göre, H. 635-637 (1237-1239 M.) yıllarında Babaî isyanı olmuş, Baba İshak 638 (1240 M.) de idam edilmiştir. Hacı Bektaş Veli hazretleri ise, o zaman çocuk yaşlarında idiler, Anadolu’ya 669 H. yılında gelmiştir.

 

669 yılı Zilhiccesinde veya 670 yılında Suluca Karahöyük’e gelip oraya yerleştiğini Tevarih-i Mevleviyye’de kaydeder (s. 175).

 

Mehmet Tevfik Oytan rahmetli de, Ahmet Yesevi dergâhından çıktıktan yirmi beş ay sonra ve otuz yaşlarındayken ulu Pir’in Suluca Karahöyük’e gelmiş olduklarını yazar (46)

 

Bedri Noyan Dedebaba kendisindeki bir yazmada:

“İmam Cafer-üs Sadık’ın kendi hırkasını Beyazid Bistami’ye bırakub ehliyani gerçek sahibi meydana çıkıncaya kadar onda emanet durmasını söylediği, ondan hırkanın Şeyh Lokman Perende’ye geçtiği, onun da teberrüken hırkayı bir defa giyüb güzelce sakladığı, vakta ki Ulu Pir Hacı Bektaş Veli ortaya çıkınca bu hırkayı, Cafer Sadık hazretlerinden beri gelen emre uyarak, Horasan Erleri huzurunda Hz. Pir’e tevhid ve tezkir ve tekbir ile giydirüb teslim ettiği” yazılıdır demektedir(47). Halkın inanç gözü gerçeği böyle görmektedir.

 

Yine birçok kaynak, Hz. Pir’in Karahöyük’te ilk defa Kadıncık Ana ile karşılaştığını yazarlar. Fakat Tevarih-i Mevleviyye, burada ilk defa Sarı İsmail eşi Emetullah Hatun’la karşılaştığını yazar.

 

Rahmetli Bezmi Nusret Kaygusuz, Hz. Pir için bir makalesinde şöyle yazıyor:

“Onun yegâne hedef ve gayesi Türk milletinin tealisi (yücelmesi) idi. Türk dilini, dinini, hayat ve ahlakını milli benliğine uygun şekle koymak amacında idi. Bu yolu açan Hacı Bektaş Veli’yi her nedense çekemeyenler O’nu melametiyye tarikatine mensub meczub bir derviş, safiyet ve samimiyet ile sevenler ise, sade Allah’ın sevgilisi ve nice nice kerametler sahibi yüce bir veli olarak tanıdılar. Ve o tarzda tanıttılar. Oysa ki, her iki taraf da hataya düşmüştür. Onu hakkiyle bilenler pek az oldu. Bunların samimi kanaatlerine göre, Hacı Bektaş Veli her şeyden ve her şeyden ziyade Türklüğü düşünen, Türklüğe, ihmale ve ihanete uğrayan hüviyetini tekrar vermeye çalışan büyük bir idealisttir.

Filhakika Hacı Bektaş Veli, manevi Arap boyunduruğunun en büyük düşmanıdır. Türk’ün asaletini Arab’ın din sebebiyle kazandığı necabete (soyluluğa) faik (üstün) bulunmaktadır. Aslında yaptığı bütün hamleler iktisadî olmaktan ziyade, siyasî hareketlerdir. Ve münhasıran Türk benliğini tazeleyip kuvvetlendirmek içindir.” (48). Yine aynı yazıda, Bezmi Nihat Kaygusuz, Hz. Pir’in Hacı lakabını alışı hakkında Vilâyetnâmeler de bulunan hikâyeyi anlatır. Buna göre, hocası Lokman Perende, Horasan’dan hacca gittiğinde, Arafat’ta vakfeye geçildiği zaman, arkadaşlarına:

-Bugün arife, bizim evde şimdi bişi pişirirler, demiş.

Bu hal Hacı Bektaş’a malum olmuş. Lokman’ın evinde pişirilen pişiden bir tepsiye koyarak, bir dakika içinde Arafat’a ulaştırmış. Orada bunu yemişler Hac dönüşü Nişabur halkı kendisini karşıladığı ve tebrik ettiği zaman, Lokman, “Asıl hacı olan Bektaş’tır, hepimiz onu kutlayalım” diyerek durumu anlatıp onun kerametini topluma duyurmuştur. Bunları yazdıktan sonra, rahmetli yazar görüşlerini, toplumsal gerçekleri sergilemeye şöyle devam ediyor:

“Hacı Bektaş Veli’nin hacca gitmeyi değil, Ravza-i Nebevi ile hacc töreninin yurda nakledilmesini düşünmüş olması daha doğrudur. O pek ala biliyordu ki, haccdan maksad, hal ve vakti müsait olan Müslümanların yılda bir defa bir arada toplanıp birbirleriyle tanışması, siyasî ve içtimaî dertlerini, ihtiyaçlarını, milli arzularını yek diğerine anlatması ve yardımlaşmasıdır. Halbuki o esas hiçbir zaman tahakkuk etmemiştir. Bu iş yalnız aç gözlü Arap’ın menfaatine yaradı. Müslümanların her sene Araplar tarafından soyulmasına yol açtı.” (49) Çok doğru söylüyor. Yüzyılların eskimeyen gerçeği bu!...

 

Gerçek şudur ki, Hacı Bektaş Veli o makaamat-ı mubareke’yi (kutsal orunu) Türk illerine mal etmek emelinde idi. Suluca Karahöyük’te bir tepeye Arafat Dağı adını vermesi, orada çıkardığı, bugün hala kutsal sayılan suya Zemzem Pınarı demesi, uzaktakini buraya getirmiş ve Kıbleyi mübarek Anadolu’nun ortasına kondurmuş olması bunu gösterir. Konumuzun bu bölümünü bitirirken Uluğ Kızıl Keçili’nin Hz. Pir hakkındaki bir şiirini kaydedelim diyor sayın Dede baba:

Murtaza sırrına ermiş bir ersin

Camiye sığmayacak minbersin.

Sana dönmüş hacı olmuş Kâ’be,

Kitabın yok amma Peygambersin.

Gamkın Meddah adlı bir Bektaşi tarafından yazılmış manzum bir yazmada Hz. Pir’den:

“Evliyalar ulusu, kutb-u zeman

Geldi Hünkâr hazreti ol bi-güman...”

 

Diye sevgi ve saygı ile bahsedilmektedir. Ulu Pir:

Saadet bardağından iyi bir akıbet ver”, “Senden muradım, muratsızlıktan başkası değildir, benim muradımı ver” diyen Hacı Bektaş Veli: “Başka yollardan boşananlar, benim dergâhımda karar tutsun. Fakat, buradan da boşananların derdine derman zor...” buyurmuşlardır.

 

Hacı Bektaş Veli Müzesi’nin açılmasında çok yardımı olan, Hacıbektaş’lı merhum İbrahim Turan (Baba) ve Mersin’de mücerred Halife Cafer Sadık Bektaş Baba’lardan dinlediğim bir olayı buraya kaydetmek isterim, diyen bu konuların değerli âlimi Bedri Noyan:

“1959 yılında Adana’da bir kadıncağız hastalanıyor. Yunus İmre Can adlı oğlu askerlik hizmetinden dönmüş, annesini gösterdiği doktorlar iyi olamayacağını, hastalığın menenjit olduğunu söylüyor lar. Oğlu, anasını sırtında taşıyarak evlerine getiriyor. Kadın bir aralık, üzerine çöken bir uyku içinde bir düş görüyor. Adının Hacı Bektaş Veli olduğunu söyleyen nur yüzlü bir zat, kendisine gelmesini ve iyi olacağını söylüyor. Kadın bu zata:

-Senin adını hiç duymuş değilim, yerin neresidir bilmem, diyor. O zat:

-Ankara’ya gelince seni bana getirirler, diyor. Kadın uykudan uyanıyor. Rüyasında gördüklerini oğluna anlatıyor. Gariptir ki anasını sırtında taşımaktan yorgun Yunus İmre Can da aynı düşü görmüş. Ana-oğul hemen bir otobüse binip Ankara’ya geliyorlar. Kadında bir canlılık var. Ankara garajında daha otobüslerinden iner inmez birisi önlerine çıkıyor ve:

-Hazret-i Pir’e mi gideceksiniz, otobüs hazır kalkıyor, diyor. Hemen ona atlıyorlar doğru Dergâh-ı Pir’e gidiyorlar. Orada İbrahim Turan Bey bunlara rastlıyor ve ilgileniyor. Kadın, ağlayarak hikayesini anlatıyor ve:

-Rüyamda gördüm, kolunu uzattı, sırtıma eline sürdü. Sıcaklı  ğını bile duydum diyor. İbrahim Turan Bey bir kurban buluyor, tığlıyorlar, Huzur-u Pir’de niyaz ediyorlar. Hanım tamamen hastalı ğından kurtulmuş olarak Adana’ya dönüyor. Dönerken:

-Bu zatın yolu neyse ben ona kul olacağım, köle olacağım ne yapmalıyım? Diyor. Kendisine:

-Sizin tarafta Mersin’de bir Sadık Baba var, git, onu bul, diyorlar. Sonradan kadın Sadık Baba’yı bulmuş. Olayı ondan da bu şekilde dinlemiştim.” şeklindeki anısını anlattıktan sonra sözüne devam ederek:

 

16 Ağustos 1964 Pazar günü Hacıbektaş’taki Dergâh-ı Pir (Pir Evi) müze olarak açıldı. Davetli olarak, fakırleri de törende konuşmuş tum. Burada her yıl, Milli Eğitim Bakanlığı ve Turizm ilgililerinin, vilayet ve ilçe resmi zevatının elbirliği ile güzel anma törenleri yapılmalıdır. Bu törenlere yurdumuzun her tarafından bu konuda söz söyleyebilecek muhterem zevat çağrılmalı, orası, bu bilgili kimselerin saçacakları ışık ve irfanın merkezi haline getirilmelidir. Hatta, yabancı ülkelerden de, Bektaşilik üzerindeki çalışmaları ile bir otorite sayılan bilginler davet edilmelidirler. Böylece, geçmişin unutma bulutlarına dalarak gömülü duran değerlerin bir nur kaynağı halinde ortaya çıkması sağlanmış olur. Bu törenler dar bir çevre içinde ve dar bir topluluk için olmamalıdır.

 

Tabiidir ki, Hacıbektaş ilçesinde de bu ziyaretçileri ağırlayacak olanaklar, konaklanacak tertemiz oteller, lokantalar ve bir ziyaretçiyi memnun bırakacak bütün işler inceden inceye hazırlanmış olmalıdır.

 

Keza, önceleri dergâha ait olup da Milli Kütüphane’de Hacı Bektaş kitapları adı altında bulundurulan kitap, yazma vb. eserler Pir Evi’nde açılmış olan kitaplığa gönderilmelidir. Ayrıca Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik hakkında Türkçe’de ve diğer dillerde ne kadar kitap, makale, ve sair yayın varsa hepsi bu kitaplıkta toplanmalıdır. Bu kitaplık, zamanla, Hacı Bektaş Veli ve Bektaşiliği İnceleme Enstitüsü halini almalıdır. Bu konuda çalışmak isteyen bilim adamları ve ilgili üniversite mensupları ile gençleri ve asistanları, aradıkları her yayını bulmalı, bulabilmelidir, diye niteleme ve dileklerini belirtiyor.

 

g. Hazret-i Pir’in Evliliği- Mücerretliği Sorunu :

 

İşte tartışmalı bir konuya daha geldik, Önce Pir’in evli olmadığını savunanların görüşlerini yazalım. Sonra evlendiğini öne sürenlerin düşüncelerini ve her iki tarafın dayandığı belge ve bilgileri verdikten sonra, kendi kanaatımızı da daha sonra açıklayalım.

 

1- Bektaşiler arasında tartışmalı olan konulardan biri de budur. Bu konu üzerinde fazla söze gerek bile yoktur, diyen Bedri Noyan’a göre, Hz. Pir mücerettir, evlenmemişlerdir. Mücerret olarak Hakk’a yürümüşlerdir. Evlenmiş olsalardı böyle bir ünlü kişinin eşinin türbesi de bulunurdu. Ne Kadıncık Ana’nın ne de onun kocası İdris Hoca’nın mezarları vardır, oysa bu mezarlar, sonradan Balım Sultan tarafından sökülmüştür (Baha Said Bey a.g.y.s:130). Boş yere bu soydan olduklarında ayak direyip duranların elinde de sözlerini ispat eder bir belgeleri yoktur. Biz burada her iki iddia üzerinde söylenmiş olanları tarafsız olarak ele alacağız, diyen sayın B. Noyan dedebaba devamla:

 

Çelebi Ahmet Cemalettin Efendi, Müdafaa’sında: “Hazreti-i Pir’in mücerret (yani evlenmemiş) olarak otuz seneye yakın, kocası bulunan ve kendisine namahrem bulunan Kadıncık Ana’nın evinde bulunmasına o devrin hükümet memurları ve mutaasıp ahalisinin mani olması tabiidir” diyor (50). Demek ki, bir evde oturması şeref sayılacak olan Hz. Pir gibi bir zatın konukluğu, evde evli kadın var diye dedikodu edilirmiş ve bu da onun, o evin bir kadını ile evlenme sini gerektirirmiş. Çok zayıf bir sebep...” diyen B.Noyan devamla:

 

Kaldı ki Hacı Bektaş Hazretleri o evde yıllarca kalmamışlar, kendilerine ayrı bir yer yaptırmışlardır. İkincisi: “Otuz seneye yakın” kaydını koymuş Cemaleddin Efendi. Hazret-i Pir’in ise: “645 H.’de (1247 M.) Nişabur'da doğduğunu, 680 H’de Anadolu’ya teşrifleriyle Karahöyük’te oturduklarını ve 738 H.de göçtüklerini” kaydediyorlar (51) ki, bu hesaba göre Karahöyük’te 58 yıl kalmış olmaları gerekir.

 

Cemalettin Efendi, Kur’an-ı Kerim’in “Tenakihu ve tenasilu” yani “Nikahlanınız ve nesil üretiniz” kaydı ve “La ruhbaniyyet-i fid-din” yani “Dinde ruhbanlık yoktur” hadis-i şerifi üzerine kurulmuş bir düşünce ile “Hz. Pir’in evlenmiş olması icabeder” diye iddia ediyor. Ve “Kadıncık Ana (Fatıma Nuriye), İdris Hoca’nın karısı değil kızıdır, Hacı Bektaş Veli hazretleri bu hanımla evlenmiş, ondan Seyyid Ali (diğer adıyla Timurtaş) isminde bir oğlu olmuştur”, diyor (52, 53, 54).

 

Burada Tanrı buyruğunun, Peygamber’in sünnetinin, bir erkeğin evlenmesini zorunlu kıldığı iddia edilmektedir. Bu mantığa göre, evlenmemek dine karşı gelmektir ki böyle bir şey söylenemez. Hadiste geçen “Dinde ruhbanlık yoktur” kaydı, sadece evlenmek için, vücuda ileri derecede azap ve ıstırap vermeyi önlemek için de söylenmiştir.

 

Hacı Bektaş Veli gibi çevresine etkisi ve yetkisi bu kadar güçlü ve genişlemiş bir zatın evlenmesi ve çocuk sahibi olması, şüpheler ve tereddütler içinde kalamazdı. Böyle bir şey olsa idi, elbette bütün memlekette duyulurdu. Oysa ki, o zamanlardan bu yana yazılmış bütün belgeli ve inanılır kitaplarda evlenmemiş oldukları yazılıdır, diyor Bedri Noyan Dedebaba, ve devamla:

“Rum’a teşrifleri 710 (1310 M.) senesindedir. 680 (1281 M.) gösterilmiş ise de makrun-u sıhhat değildir (doğru değildir.) Bu yirmi sekiz seneyi mücerred olarak geçirip vefatında Kariyye Mescidi ittisaline (bitişiğine) defnedilüp türbe bina edilmiş ve Sultan Murad sani tarafından mevcud olan cami ve türbe dergah inşa kılınmıştır..” (55).Ulu Pir’in, baba yönünden İmam Musa-yı Kâzım’a dayandığı tarihsel olarak kesin, seceresi belli, soy kütüğü tartışmasız olduğu için, bu nedenle sözü edilen konu üzerinde pek durmadık, tarikat seceresine göre soyu Hz. Ali’ye dayanır. Bence önemli olan halkın bu konudaki kabul ve inancıdır. Buna göre Ulu Pir, aslında Hazreti Ali’dir. Onun bir yansımasıdır. Çünkü onun tüm özelliklerini özünde taşmaktadır.

 

2-Mehmet Süreyya, Hz. Pir’i (Kutlu Melek = Kadıncık Ana) denilenle ma’ruf Fatıma Nuriye ile evli kabul etmektedir. Hz. Pir’i mücerred bilenlere “Tecerrüd sözü sadece evlenmemek manasına değildir, masivadan el çeküb, Tanrıya erenlere yüzün döndürmek manasınadır” diyor (56). Rahmetli Bedri Noyan evlenme hakkındaki görüş ve düşüncelerini bu şekilde tamamlıyor (57).

 

-Süleyman Efendi El-şehri Müstakimzade tarafından yazılan “Risaletül Tac” adlı yazma eserde Sultan I. Murad zamanında Yeniçerilere börk giydirmek için “Hacı Bektaş evladı Seyyid Ali Timurtaş ile yine Mevlânâ evladından Emir Şah Efendilerin Bursa’ya davet edildikleri” yazılıdır.

 

-“Mirat-ül Makasid” adlı risalede Osmanlı Padişahlarının Hacı Bektaş Çelebilerine verdikleri icazet belgelerinde Hacı Bektaş Veli’nin Fatma Nuriye (Kutlu Melek) ile evli olduğu, çelebilerin Seyyid Ali Sultan’ın iki oğlundan Mürsel Bali’den Mürselli; Resul Bali’den Hüdadatlı kollarının yürüdüğü belirtilir.

 

-İstanbul Haşimi Dergâhı’nın son şeyhi Baba Mehmet Süreyya’nın “Tarikat-ı Aliyye-i Bektaşiye” adlı yapıtında “Benim pirim evli idi ve halen yüce soyu Allah’a hamd olsun devam etmektedir. Saygı değer eşi Kutlu Melek Kadıncık ana diye tanınan Fatma Nuriye adındaki mübarek hanımdır” der (s. 13).

 

-Osmanlı tarihçisi İbrahim Peçevi Efendi de Pir’in evlendiğini, çocukları olduğunu bildirir “Sene 1526 m. Kalender, Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana’dan öz oğlu olan Habib Efendi’in soyundan dır” (Peçevi Tarihi, İstanbul, 1968, s.69)..

 

-Üsküdar Himmetzade dergâhı kitaplığında mevcut “Tarih-i Selatini Osmaniye” adlı yapıtın 49. sayfasındaki beyan da bunu doğrular  içeriktedir.

 

-Otman Baba Vilâyetnâmesinde kısa bir bölüm  “Hacı Bektaş soyundan gelen atlı Mahmud Çelebi’den” söz eder.

-Değerli bilim adamı Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı bu konunun yüzyıllardan beri bir düğüm olduğunu, çözümlenemediğini belirtir (58). Çelebiler, Hacı Bektaş’ın İdris Hoca’nın kızı Fatma Nuriye (Kadıncık Ana) ile evlendiğini, bu evlilikten İbrahim Seydi= (Seyyid Ali Sultan=Timurtaş=Hızır Bali) adlarıyla anılan bir çocuğunun olduğunu savunuyorlar (59). Asıl adı Fatma Nuriye olan Kadıncık Ana İdris Hoca ile Kutlu Melek’in kızları ve Hacı Bektaş’ın eşidir.

 

        -Ayrıca yine resmi belgelerdeki bazı kayıtlar da, Hacı Bektaş’ın Fatma Nuriye hanımla evlendiği ve bu evlilikten çocukları bulunduğu nu bu belgelerde kullandıkları ifadelerle doğrulamaktadırlar (60).

 

-Rahmetli Ali Celalettin Ulusoy, 1552 yılına kadar Bektaşilikde “Dede-Baba” ve “Mücerret Derviş” diye bir kuruma rastlanmadığını, o tarihte, Sersem Ali Baba’nın (Kanuni Sultan Süleyman’ın kayın biraderi, Polonya kökenli Anna (Mahidevrân) adlı hanımının kardeşi) ilk“Dede-Baba” unvanı ile dergâha atanması yapılarak bu tartışmanın başladığını yazmaktadır (61)ki bu doğrudur. Bu konuya değinen bütün yazarlar da aynı görüştedirler (62). Aslında Hacı Bektaş’ın yaşadığı dönemle ilgili bilgi ve belgeler yok denecek kadar azdır. Yani Hacı Bektaş’ın söylencelere dayalı bir yaşam öyküsü bulunmaktadır.

 

        -Ahilerle ilgili araştırmalar yapan Mikail Bayram ise, Bacıyan-ı Rûm adlı eserinde Kadıncık Ana’nın (Fatma Bacı) Ahi Evren’in karısı ve Ahi Evren’in mürşidi şeyh Evhadüddin-i Kırman’ın kızı olduğunu, Ahi Evren ve Ahilerin, 659/1261’de Kırşehir’de Nureddin Caca tarafından katledilmeleri üzerine kaçarak Hacı Bektaş Veli’ye sığındık larını, orada Bedreddin İdris ile evlendiklerini, Hacı Bektaş’ın onu evlad edindiğini, Abdal Musa ile akraba olduklarını, Ahi Evren ile Abdal Musa’nın Hoy’lu oluşları nedeniyle bunu bir ihtimal olarak ileri sürer ise de (s:22-27) bu ihtimalin doğru olduğunu sanmıyoruz. Çünkü bunun kanıtı yoktur. Bu sav, bir tahmin ve varsayımdan ibarettir.

 

-Yalnız (Padişah I. Mahmut’a ait, 2.Zilhicce 1143, Padişah III. Mustafa’nın verdiği 17. Rebiü’l evvel 1173, yine aynı padişahın verdiği 28 Recep 1177; Padişah III. Selim’in verdiği Şaban 1203; Padişah I. Abdulhamit’in verdiği 18 Zilhicce 1199; II. Mahmut’a ait 2 Cemaziyü’l evvel 1224 ve 27 Recep 1226; 19 Sefer 1232; 10 Rama zan 1240; 23 Cemazi-yel-ahır 1243 Hicri tarihli fermanlarda o dönemde postnişin olup, vakıf mütevellisi bulunan Çelebilerden “Hacı Bektaş Veli evlatları” olarak söz edilir ki Osmanlı durup dururken boş yere, yalana para vermez, Pincik Akçesi ödemez (63).

 

-Özellikle M. Tevfik Oytan, bir elyazması dergide “Hacı Bektaş Veli’nin İdris Hoca ile karısı Kadıncık Ana’nın kızları Fatma Nuriye ile evlenmiş olduğunun, bu evlilikten ise, Timurtaş adlı bir evladının dünyaya geldiğinin, Hacı Bektaş ilçesinde yaşayan geniş Çelebi ailesinin işte bu Timurtaş adını taşıyan zatın soyundan gelmiş olduklarının” kaydına rastlandığını söyler ve kitabında yazar (64).

 

-Yine Balım Sultan Türbesi kitabesinde eski yazı ile “Bu şerefli kubbeyi yaptıran büyük emir Şehsuvarbey oğlu Ali Beydir" denilmek te olup (bu bey, Dulkadir beylerindendir, Yavuz Sultan Selim’in Ridaniye’deki savaşta başarısını görüp sevdiği, Kanunî Sultan Süleyman’ın Mohaç’ta ki başarılarından dolayı çok beğendiği, ancak, Kalender Çelebi isyanında Kalender Çelebi’yi destekledi diye öldürülen bir beydir); yine B. Noyan dedebaba devamla bu kitabede:

 

“Evliya kutbu budalanın özü Hacı Bektaş Veliyy-ül Horasani oğlu Resul Bali oğlu Hz. Bali için yaptırılmıştır. Sene 525” yazılı olup demektedir ki, bizce bu, Hacı Bektaşi Veli’nin evladı olduğunu kanıtlar niteliktedir; bunun böyle kabulü gerekir düşüncesindeyiz (65). Görülüyor ki, bu kitabede bile Balım Sultan’dan “Horasanlı Hacı Bektaş Veli oğlu Resul Bali oğlu Hazret-i Bali” olarak söz edilmektedir. Onun soy kütüğünün Ehlibeyte dayandığı konusunda kuşku yok.

 

Timurtaş’ın asıl adının Seyyid Ali Sultan olduğu, “Kızıldeli” lakabıyla anıldığı Resul Bali ve Mürsel Bali adlarında iki oğlunun bulunduğu bir çok belgelerde de ayrıca gösterilmiştir (66). Hacı Bektaş kendisine Timurtaş’ın doğduğu haber verilince “Timurtaş'ım doğdu, yanımda kardeşim Hızır Aleyhisselam da var, adı Hızır Lale olsun” buyurmuşlardır (Vilâyetnâme). Ayrıca aynı eser, Ulu Pir’in “Kadıncık’tan üç oğlu oldu” der (67).

 

Hacı Bektaş Veli’nin ölümünden yaklaşık 77 yıl sonra yazılmış “Tevarih-i Ali Osman” isimli tarih kitabı ile Hacı Bektaş Veli’den 142 yıl sonra yapılan Balım Sultan’ın türbesinde bulunan yukarıda metnini verdiğimiz kitabe ile 1363 tarihli Yeniçeri Yasası Hacı Bektaş’ın evlendiğini ve çocukları olduğunu kesin olarak gösteren belgelerdir diyebiliriz (68). Kaldı ki; Hacı Bektaş’a kitabında “meczup” diyen, onu kıskandığı anlaşılan Sünnileşmiş Aşıkpaşazade’nin Tevarih-i Ali Osman adlı kitabının 222-223. sayfalarında “Mahmut Çelebi’den ve Resul Çelebi”den bahsederken (Hacı Bektaş oğlu) diyerek Hacı Bektaş Veli’nin evlendiğini bildirirken, karısının adını vermediği görülür. Ayrıca Hicri 1265 cemaziyel ahir ayında yazılan bir icazet nâme de bunu doğrular içerik ve niteliktedir (69).

 

Bu belgeler sonraki tarihleri taşısalar bile, tarafsızca bir gerçeği yansıtmaktadırlar. Bu çıplak gerçek, bilimsel olarak, burun kanı ile bir çocuğun doğmasının olanaksız olduğu, Vilâyetnâme'deki söylencenin bir gerçeği yansıtarak diğer belge ve bilgileri doğruladığı, yani Hacı Bektaş Veli’nin evlendiği bu evlilikten üç çocuğu olduğu, birinin küçük yaşta vefat ettiği, çelebilerin Timurtaş=Hızır Lale soyundan geldikleridir. Simgelerin altında yatan gerçek de budur. Doğrusunu Tanrı bilir. Çünkü Tanrı sözü bütün evrendir. Gerçek orada gizlidir. Bu konuda Ahmet Cemalettin Çelebi’nin yazdığı “Müdafaa” adlı yapıtla ilgili olarak sayın Haydar Ulusoy’la 2006 yılında birlikte hazırladığımız kitapta daha geniş açıklamalar bulmak mümkündür.

 

Prof. Esad Coşan Makalat s.xxı;Yaşar Nuri Öztürk, Tarih Boyunca Bektaşilik s.53

Abdülbaki Gölpınarlı, Vilâyetnâme, s.1; John Kıngsley Birge, Bektaşilik Tarihi, (Reha Çamuroğlu) s.38; N.Birdoğan, Anadolu Aleviliğinde Yol Ayrımı, s. 297, Çelebi Cemalettin Efendi’nin Savunması s. 51 vd.; Cavid Sunar, Melâmilik ve Bektaşilik s.37; Abdülkadir Sezgin a.g.e.s.19; Baki Öz, Bektaşılık Nedir? s.45-47 bu kitapta 8.tür soy kütüğüne yer verilmiştir; A.Celâlettin Ulusoy, Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu s. 20, Ulusoy, “Mir’at-al-Makasid fi Def-al-Mefasid’e dayanır; Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyat s.17 vd.; Rüştü Şardağ, Şerh-i Besmele s. 55; M.Tevfik Oytan, a.g.e.s.362