bektaŞİ TARİKATININ KILICI:
KOLUAÇIK HACIM SULTAN


Hacım Sultan’ın Soyu:

Onuncu İmam: İmam AIi-EI Nakî

 

İmam Ali El-Nakî 9 Eylül 829 yılında Medine'nin Surya köyünde dünyaya geldi. Bu köy İmam Musa'l Kâzım tarafından kurulmuştu. Annesi Seyyide Umûm Fazl hanımdır.

 

38 yıl 9 ay 20 gün yaşadı ve 29 Haziran 868 günü Abbasi hükümdarı Mutemid tarafından zehirle şehit edildi. Hacım Sultan’ın soyu İmam Nakî’nın torunlarından Hüseyin’den gelir. Babasının mezarı Suriye'nin Samarra kentindedir. Dört erkek evladı ve bir de kızı olmuştur. Eserleri: Cebr ve tavfiz ehline risale, Kadı Yah­ya'nın sorularına cevaplar, Dini hükümlere ait sözler'den ibarettir. Bilinen yapıtları bunlardır. Ehl-i Beyt masumdur. Kemaletin zirvesidir.

 

Künyesi Ebu'l Hasan'il Askeri, en ünlü lakabı ise El Hadi ve El-Nakî'dir. İmam Ali El Nakî imam olunca ona bağlanan ve saygı gösterenlerin sayılarının çoğalması üzerine Medine Valisi Abdullah Hilafet merkezince itibarının artırılması amacıyla ve göze girmek için yeni imamı Halife Mütevekkil’e gammazladı. Gönderdiği haberde vali şöyle yazıyordu: "Eğer sana Mekke ve Medine lâzımsa Ali'yi buradan aldır". Bu kötü habere inanan halife Imam'dan habersiz evi basması için Yahya B. Herseme'yi Medine'ye gönderdi. Yapılan iftiraya göre imamın evi silah deposu olmuştu. Geceleyin Yahya evi adamlarıyla aniden basınca evin içi ahu figanla inledi. Evde olanlar boyunlarının kesileceğini sanmışlardı, imamın izni ile ev iyice arandı. Ama Kur'an nüsha ları ile dua kitaplarından başka hiç bir şey ele geçmedi. Yahya durumu Halifeye bildirdi. Halife Mütevekkil durumu öğrenince daha dikatli ve muteyakkız bir yol izledi. Şüpheleri boşa çıkmıştı ama kalbine giren kurt daha ölmemişti. Şüpheciliğin insafı anlayışı olmaz ki. Imam'ı gözaltında tutmak amacıyla Irak'a çağırdı. Bu bir davet değil aslında beklenmedik bir emirdi. Tarihi belgelere göre zaten hiçbir imam Bağdat'a kendi isteğiyle gitmiş değildi. Hep Halifelerin zorlamaları onları Bağdat yolcusu yapmıştı. Bu defa da öyle oluyordu. Ancak Halife Mütevekkil mektubunu çok saygılı yazmış ve kendisine yanlış bilgi verdiği için Vali Abudullah'ı görevden aldığını ve yerine Muhammed B.Fazl'ı atadığını, gelmeleri için istiareye yatmalarına karar verirlerse Yahya ile yola çıkabileceklerini vurguluyordu. Ama ne var ki bu kadar saygılı deyimlere karşın bu emre uymazlarsa zorla götürüleceklerini İmam Ali El Nakî anlamıştı. Yol hazırlıklarını tamamlayıp yola revan oldular, İmam büyük törenle karşılandı. Ama konaklamak için bir yerin önceden hazırlanmadığı anlaşıldı. Samarra'da "Yoksullar Hanı" adındaki bir hana indiler. Ulu İmam bu ilgisizliğe hem üzüldü hem de endişe duydu. Durum Halifeye iletildikten sonra kendilerine hazırlanan mekâna göçtüler. Durum ikiyüzlülük sergiliyordu. Böyle davet yüz karasıydı.

 

İmamı getiren Yahya B. Herseme Halifeye ulaştığında Bağdat valisi İshak B. İbrahim ile kumandan Vasif’in kendisine İmam'ın iyi korunmasını söylediklerini Mütevekkil’e İmam'ı öldürtmek için kışkırtmalar yaptığı takdirde Resulullah'ın ona düşman olacağını ihtar ve ikaz ettik lerini itiraf etmişti. Ama o zülum çağında dinleyen kim? Yahya kendilerini şöyle yanıtlamış:

 

"Ben vallahi dedim, ondan iyilikten başka bir şey görmedim. Böyle bir kötülük yapmama imkân var mı?"  Emeviler ve Abbasiler bütün güçlerine rağmen Ehlibeyt’ten hep korktular.

Halife Mütevekkil Imam'ı ziyarete gitmesi ve hoş geldin demesi adetken gitmedi ve bir adam göndererek sarayına çağırttı, İmam salona alındığı anda namaz zamanı gelmişti. O da rukua durdu. Halifenin yanında bulunanlardan birisi Mütevekkil'in gözüne girmek için "ne vakte kadar bu mürailiğe devam edeceksiniz. Namazı kaza etseydiniz olmaz mıydı?" demek densizliğinde bulundu, İmam ibadetini hiç bu çirkin sözü duymamış gibi sürdürdü. Namazını bitirir bitirmez o adama dönüp "Bu söylediğin söz yalansa ve yerini bulmadıysa Allah seni ortadan kaldırsın" dedi.

 

İmam’ın sözü bittiği anda o adam olduğu yere yıkıldı. Ölüp gitti. Bu olay Ehlibeyt düşmanlarını şaşkına çevirdi ve bir efsane gibi tüm İslam kentlerine yayıldı. Bütün bunlar Ehl-i beyt’in yüceliğini ve sonsuz gücünü anlatan bir olgudur. Tabi anlayana, tabi idrak edene.

 

Halife Mütevekkil şaraba, kadına, eğlenceye çok düşkündü. İbadet yapmazdı. Camiye sadece bazı emirleri Hutbe olarak halka duyurmak için uğrardı. Zaten Abbasi halifeleriyle Emevi Halifelerinin yüzde doksanı bu şekilde yaşamışlardı. Onlar için İslamiyet bir amaç değil; saltanat larını yürütmek için bir araçtı. Cariye, köle ve para sahibi olmak her ganimetten, haraçtan ve öşürlerden kendilerine isabet eden payları keselerine doldurmak, işret meclisleri düzenlemek, sefih âlemler yaparak yaşamak onlar için tek amaç ve uğraştı.(Cemşid Bender’den age.den naklen)

 

Aşırı rahatlığın ve bitip tükenmek bilmeyen zevk âlemlerinin verdiği usançla da zaman zaman politik alanda tehlikeli gördükleri kişileri işkence yaptırarak öldürtüyorlar ve bu idam sahnelerini izleyerek sadistçe eğleniyorlardı. İnançları yüzünden diriyken ayak keserek, kol kırarak ve deri yüzerek idam cezası uygulama yöntemi bu tür halifelerin icadıydı, İslam velilerinden Hallac-ı Mansur, Ebu Müslim Horasanî, Muhiddin-i ibn Arabî bu şekilde öldürülenler arasında yer aldılar.

 

İşte halife Mütevekkil de koskoca bir imamı, bir İslam velisini-hâşâ-küçültmek amacıyla aniden bir gece yarısı böyle sarayına çağırttı. Kendisi ayakta duramıyacak derecede sarhoştu. Cariyeler saz çalı­yor, şarkı okuyor, kimisi de halifenin emriyle göbek kıvırıyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, dili dolaşmış, ne konuştuğu bile zor anlaşılıyordu, istese o anda Imam'ı öldürte bilirdi. Kimse kendisine engel olamazdı, İmam beklemediği, görmediği, yaşamadığı bir belanın içindeydi. Acaba Tanrı onu imtihan mı ediyordu? Tövbe istiğfar edip Tanrı'ya sığındı ve içinden Ehlibeyt’e özgü duaları okumayı sürdürdü. Halife kendi eliyle iri bir bardağa şarap doldurup imam Ali El Nakî'ye sundu, imam şaşırmıştı. Ne yapmalıydı? Bir anlık tereddütten sonra kendisini topladı ve "Allaha hamdolsun ki dedi henüz şu bedenim, şu kanım şarapla karışmadı ve karış mayacak da. Bunu bana emredenin şerrinden Tanrı'ya sığınırım". Herkes şaşırmıştı. Gözler Halife Mütevekkil'in üzerinde toplandı. Acaba ne yapacaktı? Şimdiye kadar hiç bir kul, halifenin emrine karşı gelmemişti. Ya şimdi? Hz.Muhammed ve Hz.Ali’nin torunu ona uyacak mıydı?

 

Mütevekkil sunduğu şarap kadehini dikip bir solukta içti. Saygısız bir tavırla "Mademki şarabı içmedin dedi. Öyleyse bir şiir okuman gerek dedi. İmam şiirde ülfetimiz az" buyurdu. Ama halifenin sesini yük­selterek "Oku, oku" diye bağırmasına karşı dayanamayıp bir uyarı niteliğinde olan ve Halifenin tüm hafifliğini dile getiren şu şiiri doğaçlama olarak söyledi:

 

"İnsanlar korunmak için dağ tepelerine tırmandılar

Yiğit kişilerdi ama o tepeler yarar sağlamadı onlara yenildiler

Yüceldiler sonra düşürüldüler çukurlara yerleştiler

Ne de kötü yerlerdi onların yerleştikleri yerler

Gömülüp gittiler? Sonra da bir feryad eden bağırdı artlarından

Nerde bilezikler, nerde taht-taç, nerde süsler-püsler?

Ne oldu o naz-ü naimle beslenen -bezenen yüzler?

Hani vaktiyle nazlarla nimetlerle perdelenirdi o yüzler?

Mezar- bu soruya açık-seçik yanıt veriyor ve diyor ki:

Şimdi o yüzlerde kurtlar oynaşmada kurtlara yem olmuş o yüzler

Nice zamandır yediler-içtiler, geçindiler

Şimdiyse dünya onları yer-içer?

Nice zaman evlerde barındılar, oturup mutlandılar

Şimdi ise evlerden de ayrıldılar, ehilden ayalden de geçip gittiler

Bunca zaman hazneler yığdılar, mallar biriktirdiler

Derken mallarını-mülklerini düşmanlarına dağıttılar, bittiler.

Evleri bomboş, içindekilerse mezarlarında yatıyorlar

Göçtüler Göçtüler Göçtüler"

                            (Türkçesi Abdülbaki Gölpınarlı age. s. 171 ve 172)

 

Sözüm ona Halife Mütevekkil bu şiiri dinleyince kendisinden geçti ve ağlamaya başladı. Toplantıda bulunan çengiler çalgıcılar da ağlıyorlardı. Toplantıda bulunanlardan bazılarının naklettiğine göre eğlence yas toplantısına dönmüştü. Herkes gideceği yeri, durumunu gördü.

Mütevekkil İmam Ali El Naki'den özür diledi. İmam da meclisi terkedip evine gitti. Ama aslında dönemin imamı, devrin halifesi­ne iyi bir ders vermişti.(Cafer Doğan, age..s.210)

 

İşte İmam Ali El-Naki'nin çağdaşı ve Emiri olan Halife El-Mütevekkil'in tüm icraatı böyle yüz kızartıcı ve utanç vericiydi. Hz.Hüseyin'in ve yandaşlarının türbelerini yıktırmış, yerlerini dümdüz etmişti. Bu yeri ziyaret etmeye kalkışanları hapse attırmıştı. Nankör bir insandı. Kardeşi­nin ölümü sırasında cezaevindeydi. Vezir Abdülmelik onu hilafet makamına getirmişti. İlk işi onu öldürtmek oldu. İçki meclislerinde yanında getirdiği akrepleri ortalığa bırakır, özel bir yerde beslediği arslanları birden toplantı yerine salar orada bulunanların korkup kaçmalarından büyük bir zevk alır, kahkahalar atarak uzun uzun gülerdi. 861 yılında kendilerine kötü muamelelerde bulunduğu kumandan Küçük Boğa ve Vasıf tarafından geceyansı paramparça edilerek öldürüldü. Mütevekkil'den sonra yerine geçen El-Muntasar Muhammed de bu adamlarca zehirlenerek öldürüldü. Onun yerine geçen Mustain'i de Mütevekkilin oğlu Mu'tezz öldürdü. Ne gariptir ki Hilafet onu ele geçiren Mu'tezz'e de yaramadı. Vasıf oğlu Salih bu Halifeyi hamama hapsetti ve ağzına tuz doldurtup susuzlukla öldürttü (869). İşte yüce İmam Ali Nakî böyle bir ortamda kaldı.

 

Görüldüğü gibi Hilafet makamı çeşitli densizliklerin yuvası ve onu dolduran halifelerin de hayatları kan revan içinde son bulmakta ama yine de bu makam boş kalmamaktaydı. Halifelerin bu tutum ve davranışları Ehlibeyt’ten imam olanlara ve onların yakınlarına da çok büyük zararlar vermiştir. Ama her şeye rağmen Islam’ın dünyevi olmasa da mânevi yönünü onlar korumuşlar ve bu yolda canlarını esirgememişlerdir. İslam’ın günümüze tertemiz ulaşmasında Ehlibeyt’in büyük çabası, özverisi olmuştur.(Cemşid Bender’den naklen).İslam’ı Ehlibeyt ayakta tutmuştur.

 

Hacım Sultan Hakkındaki Farklı Görüşlerin İrdelenmesi

 

Şimdi bu alt bölümde konumuz gereği Hacım Sultan hakkındaki bazı tarihçi ve araştırıcı yazarların görüşlerini sizlere yansıtmaya çalışacağız. Öncelikle, konuya getirtiği yeni açılımlar karşısında değerli bilim adamı, tarihçi Prof.Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın iki gruba ayırdığımız farklı dönemlere ait bu konudaki görüşlerine özetle değinmek istiyoruz:

 

a) A.Yaşar Ocak’ın Hacım Sultan Hakkındaki Eski Görüşleri

 

Değerli bilim adamı Ahmet Yaşar Ocak, “Bektâşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri” adlı yapıtında, bu konuda özet olarak aşağıdaki bilgileri verir:

“Anadolu’da ilk yazılan menâkıbnâmelerden olmaları dolayısıyla bunları aşağıya kaydet meyi uygun görüyoruz” der ve devamla:

-Menâkıb-ı Hâce Ahmed Yesevî

-Menâkıb-ı Lokman –i Perende

-Kitab-ı Ebû Müslim Horasânî

-Vilâyetnâme-i Hacım Sultan

-Menâkıb-ı Seyyid Battal Gazi

-Saltıknâme

-Menâkıb-ı Âhi Evren

-Menâkıb-ı Seyyid Mahmut Hayranî

-Menâkıb-ı Mevlânâ Celâlüddin-i Rûmî (muhtemelen  Menâkıb-ı Sipehsalar veya Menâkı bu’l-Ârifîn)

-Menâkıb-ı Sadruddin-i Konevî” gibi o döneme ait bazı önemli yapıt adlarını sayıp bir tür dökümlerini yapar.

“Bazıları artık mevcut olmayan veya nüshaları kayıp bulunan bu eserlerin çoğu isim olarak metinde zikredilmektedir” dedikten sonra, (nedenini bilemiyoruz, Hünkâr Hacı Veli Menâkıbnâmesi’ni bir tür sıralama diyebileceğimiz bu tasnifin içine almadan), diğer 96 velâyetnâmeden de hiç söz etmeden menâkıbnâmelerdeki olayların geçmekte olduğu coğrafî bölgelerin tasnifine geçerek onları da kendine göre şu üç ana bölüme ayırır: “Anadolu dışı”nda, (Mâverâünnehir, İran, Azerbaycan, Irak ve Hicaz’da) geçenler. Örneğin “Hacı Bektâş’ın çocukluk, gençlik, hac menkabeleri ile müridlerinin bazı menka beleri de Kırım ve Balkanlar’da geçmektedir” diye belirttikten sonra; ikinci alanın “Orta Anadolu” (Ankara, Kırşehir, Kayseri, Bozok) havalisi olduğunu belirtip, buna örnek olarak da Hacı Bektâş’ın asıl Anadolu’ya geldikten sonraki yaşamının bu alan içindeki köy ve kentlerde geçtiğini gösterir. Sayın Ocak, bu saptamasında, üçüncü alan olarak da “Batı Anadolu”yu gösterirken, “Kanaatimizce tarihî bir esasa dayanan ve Hacı Bektâş ile halifelerinin gerçek çehrelerini yansıtan menkâbeler de bu son iki sahada geçenler olma lıdır” diyerek bir tarihî gerçeği vurgular (s.7-8). Ancak, unutmayalım ki, gerçeğin tek yüzü yok ki onunla yetinelim, başka yüzlerini de arayıp bulmak gerekmez mi diyelim? Var. Öyle ise, işe bir de o yönlerden bakmak gerekir. Öyleyse gelin o yönlerine bakalım.

 

          Sayın A.Yaşar Ocak, Hacım Sultan Vilâyetnâmesi hakkında bilgi verirken şunları anlatır: “Hacı Bektâş halifeleri içinde menâkıbnâmesi bize kadar gelebilen tek kişi Hacım Sultandır. Hakkında bilgi veren tek kaynak da budur. Hacım Sultan on iki imamdan Ali Naki’nin oğlu Hüseyin’in soyundan gelmedir. Tabiî bunun doğruluğunu tesbite imkân yoktur. Asıl adı Recep Sultan olup Hacı Bektâş ile birlikte Anadolu’ya gelmiştir”  Sayın Ocak bu açıklamalarına kaynak olarak da Rudolf Tschudi’nin 1914’de Berlin’de basılan “Das Vilâyet-nâme des Hadschim Sultan” adlı eserini (s.4-5) gösterir. Ve devamla:

 

 “Onun Hacı Bektâş’ın yanındaki hayatı, halifesi sıfatıyla Uşak ve Kütahya havalisine gönderilişi ve buradaki faaliyetleri ile ölümüne dair bilgiler bu eserinden özetlenerek Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli’ye de alınmıştır” demek suretiyle kaynak olarak yine Rudolf Tschudi’nin adı geçen yapıtını verir (s.14) Hacı Bektaş Velâyetnâmesini gösterir.

“Bazı yazma Hacı Bektaş Menâkıbnâmeleri’nde de yer alan bu bilgilerin Gölpınarlı neşrinde”olmadığını dipnotunda açıkladıktan sonra, “Eserde anlatıldığına göre, halife olarak Uşak yakınlarındaki Susuz mevkiine gelen Hacım Sultan, buradaki Türkmenler arasına yerleşerek faaliyetlerini bütün Germiyan iline yaymıştır” der. Yine Rudolf Tschudi anılan yapıtı (s.50-57 vd) ile Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli’yi (s.83-88) dipnotta kaynak olarak gösterir. Ve Hacım Sultan’ ın burada bir tekke yaparak birçok mürid edindiğini ve ölümüne değin burada yaşamış olduğunu açıkça vurgular. “Bütün gezilerin de kendisine refakat eden Burhan adındaki dervişin sonradan Velâyetnâme’yi yazmış olacağını tahmin ettiğini, çoğu araştırmacıların da ona izafe ettiklerini belirtir.

 

             Rahmetli Abdulbâkî Gölpınarlı’ya göre eser 1512’den önce yazılmıştır (Türk Ansiklopedisi’nin “Hacım Sultan” maddesi). Kuşkusuz bu tahmin doğru olabilir, diyebiliriz. Zaten eserin yazma nüshaları nadir olup R. Tschudi bunlardan mühim bir kaçını kullanarak eleştirili bir neşrini hazırlamıştır. Buna Almanca bir de çeviri eklemiştir. Ancak, Hacı Bektâş ve Hacım Sultan’ın kendilerine ait menkâbelerinin burada daha ayrıntılı oluşu; Hacı Bektâş menâkıbnâmesindekilerin buradan özetlendiği ve nihayet 1478’lerde öldüğü kesin olarak bilinen ünlü Kalenderî şeyhi Otman Baba’dan genç bir şahıs olarak bahsedildiği göz önüne alınırsa, bu eserin Hacı Bektâş’ınkinden daha önce yazıldığı ortaya çıkar. Hacı Bektâş Velâyetnâmesi’nin yazarının kimliği konusunda yaygın kanı, onun, ‘Firdevsî-i Rûmî’ ve ‘Firdevsî-i Tavîl’ (Uzun Firdevsî) lakaplarıyla tanınan Bursalı İlyas bin Hızır olduğu yolundadır. Bu zât Fatih ve II. Bâyezid devrinde yaşamış, padişah II.Bâyezid adına 380 ciltlik “Süleyman-nâme” adlı bir eser meydana getirmiş, bu tarihî eserin padişah tarafından sadece 80 cildinin beğenilip üçyüz cildinin yakılması üzerine padişaha hicviyeler yazan Firdevsî-i Rûmî İran’a kaçmış ve orada ölmüştür. A.Baki Gölpınarlı, Nihânî’nin H.1296/M.1878-79’da yazdığı manzum velâyet nâmedeki bir kayıttan hareketle biri nazım diğeri nazım-nesir karışık iki velâyetnâmenin de Firdevsî tarafından yazıldığını söyler(s.26-27).AncakHacım Sultan Velâyetnâmesi hakkında başka herhangi bilgi de vermez.

 

            Kısaca, Vilâyetnâme-i Hacım Sultan’ın, Hacı Bektâş Menâkıbı’ndan en az bir yirmi yıl daha önce, yani yaklaşık 1460’lar civarında kaleme alındığı söylenebilir”(s.8) demektedir. Bu tarih xıv yy.ın ikinci yarısı olup bu tarih yaklaşık olarak doğru olabilir; yanılgı payı azdır. Çünkü velâyet-nâmeler,  bir tür derleme anekdotlar niteliğindeki yazma yapıtlardır. Bunların halkın belleğinde yer etmeden toplanmaları olası değildir; o aşama ise tamamen zamanla bağlantılı bir olgudur. Bu bağlamda velâyet-nâmelerin bir ortak özelliğinden daha söz etmek gerekir: Onlara gerçekçi bir açıdan bakarsak; velâyetnâme lerde çizilen dünya, içinde koşup oynadığımız somut bir dünya değildir; çok kısımları düşsel, sanal ve olağanüstü olaylarla süslü abartılı bir dünyadır. Fantastik, hayal gücü yüksek yaratıcı beyinlerin, biz normal beyinler için yarattığı bu sürrealist âlemleri yüzlerce yıldan beri halk ve şimdi de biz meraklılar severek okuyup izlemekteyiz. Bu arada verilmek istenen özü de arı gibi somurur alırız. Bunlar, o dönemlerin inanç kitapları olmaları yanısıra, halkın okuma ihtiyaçlarını karşılayan bir tür romanları, masal, öykü yapıtlarıdır da. Gerçekten merakı çekecek fantastik, olağanüstü içeriklere sahiplerdir.

 

Şimdi bu kadar laftan sonra gelelim A.Yaşar Ocak’ın, Türkiye Diyanet Vakfı’nın çıkardığı “İslâm Ansiklopedi’sine yazdığı “Hacım Sultan” maddesi/yazısında eski görüşlerinin bir kısmından vazgeçmiş olduğu onun hakkındaki görüşüne Bizce A.Yaşar Ocak bu konuda doyurucu ve inandırıcı bir belge/kanıt da gösterememiş, sadece kanı ve tahminlerini belli bir mantık çerçevesinde delil gibi sunup göstermeye çalışmıştır (a.g.an.c.14 s.505-506). Biz bu “Hacım Sultan” maddesi/yazısının özetini ve yanıldığı, hataya düştüğü noktaları şık şık ve ayrıntılı biçimde aşağıdaki bölümlerde, delillendirip gerçek olgularlara dayandırarak irdelemeye, yeni bulgu ve kanıtlarla birlikte değerlendirip sunmaya çalışacağız.Ama unutmayalım ki ileride çıkacak yeni bulgu ve deliler gerçeği orya koyup anlatmaya daha çok yardımcı olur diye murat etmekteyiz.

 b) A.Yaşar  Ocak’ın Hacım Sultan Hakkındaki Yeni Görüşleri

 

Konusunda uzman bir tarihçi olan Ahmet Yaşar Ocak, Türkiye Diyanet Vakfı’nın çıkardığı “İslâm Ansiklopedisi’ne “Hacım Sultan” maddesi olarak yazdığı bir yazıda , doğrudan Hacım Sultan Velâyetnâmesi’nin hemen eleştirisini yapar. Ahmet Yaşar Ocak, velâyetnâmede anlatılanlardan birçoğunun XIV. ve XV. yüzyıllara ait olduğunu öne sürer iken yeni bir delil göstermez, Onun Bektaşi tarikatı geleneğine göre, Hacı Bektaş Veli’nin önde gelen halifelerinden biri olduğunu, Hacı Bektaş Veli Velâyet nâmesi ile kendi adına düzenlenen Vilâyet-nâme’de belirtildiği gibi Koluaçık (Kolaçık) Hacım Sultan diye anıldığını, Batı Anadolu’daki konar-göçer Türkmen oymakları içinde Hacı Bektaş Veli inanç ve kültünün yayılmasında çok önemli rolünün bulunduğunu; fakat buna karşın, hakkında bilinenlerin, Hacım Sultan Velâyetnâmesi ile Hacı Bektaş Veli Vilâyet nâmesi’nde kendisine ayrılan ve birincisinin bir tür özeti olan bir bölüme dayandığını açıkça belirtir. Hacım Sultan’ın Hacı Bektâş Velî’den çok sonra Anadolu’ya geldiğini yine kanıtsız iddia eder. Fakat biz onunla ayni görüş ve düşüncede değiliz. Yine sayın Ocak, anılan yazısında, büyük bir olasılıkla, Hacım Sultan Velâyetnâmesi’nin onun baş halifelerinden Derviş Burhan (Burhan Abdal) tarafından Hacı Bektaş Veli Velâyet-nâmesi’nde de belirtildiği gibi, bu velâyetnâmeden yaklaşık yirmi otuz yıl önce, ya da bir başka söyleyişle, en geç XV. yüzyıl ortalarında yazılmış olabileceğini, gerçek yazarının kim olduğunun kesin olarak bilinemediğini, ancak, Hacı Bektâş Veli ile ilgili sözlü geleneklerin kendi menâkıpnâmesinden de daha önce bu menâkıbnâmenin Alevi/Bektaşî yazınında yazılan ilk metin olduğunu belirtmektedir ki doğrudur, Anadolu’ da ilk yazılan menakıplardan biri olduğu görüşüne biz de katılıyoruz. Ancak Pir’den sonra geldiği yanlış.

 

Yine ayni yazar eğer “bu metin günümüze ulaşmasaydı, Hacım Sultan’ın hayalî bir şahsiyet olduğu düşünülebilirdi.” diyor ve devamla “Çünkü konar-göçer Türkmen oymak ları içinde faaliyetler gösteren sûfîlerin, önemli hadiselere karışmadıkları sürece de genellikle dönemin şehirlerde yazılan eserlerinde yer almaları zordu. Bu bakımdan eser onun hakkında başvurulacak yegâne kaynak durumundadır.” diyerek onun hakkındaki kaynak yokluğunu vurgulayıp eserin kısa bir özetlemesini yapıyor. Yine ona göre Hacım Sultan, Velâyetnâme’sinde “zaman zaman namaz kılan, hacca giden, Kur’an okuyan, zikirle meşgul olan bir derviş” olarak gösterilir. Hacım Sultan, Ahmed Yesevî’nin emriyle Germiyan iline geldiğinde önce Üveyik köyünde sığır çobanı olur, ardından Sandıklı’ya gider. Uğradığı her yerde tuhaf kılık ve kıyafetinden dolayı halk onu barındırmak istemez, çünkü Hacım Sultan da tıpkı şeyhi Hacı Bektaş Veli gibi saçı sakalı, kaşı kipriği kazınmış, belden yukarısı çıplak bir “ışık”tır. Yine Ahmet Yaşar Ocak’a göre, “eserde (vilâyet nâmede) Hacım Sultan, XIV. yüzyılda Kalenderî ve Haydarî dervişleri için kullanılan “ışık” terimiyle nitelendirilmektedir.” Sayın Ocak sözlerine şöyle devam ediyor:“Gittiği her yerde kabul görmeyen Hacım Sultan, bir gün rüyasında Hazreti Muhammed’i görür, onun irşadıyla, o sıralar Akkoyunlu yörüklerinden bir grubun yaylağı olan Susuz’a gelir. Burada âsitânesini inşa eder ve gösterdiği kerametleri sayesinde şöhreti kısa zamanda etrafa yayılır. Pek çok kimse kendisine mürit olur. Muhtemelen Hacım Sultan Velâyet nâmesi’ni yazan Derviş Burhan da bu sıralar gelip kendisine intisap eder. Burhan Abdal, Hacım Sultan’ın yanında uzun süre hizmet eder ve halifeliği kadar yükselir.”(aynı yazı).

 

c) Yeni Görüşler Konusunda Açıklama ve Eleştiri

 

Ahmet Yaşar Ocak bu yazısında, “Velâyetnâme’nin Orhan Gazi zamanında yaşa mış olan Geyikli Baba’ya bağlı dervişlerin (Geyikliler cemaatının) zaman zaman şeyhin (Hacım Sultan’ın) ziyaretine geldiklerini” kaydetmesi ve aynı yazıda Fatih Sultan Mehmet devrinde yaşamış bir “Kalenderî şeyhi olan Otman Baba’yı da (Numan-Osman Baba) Hacım Sultan’ın himmetiyle yaşlı bir kadından olma nefes evlâdı” olarak göstermesi, çözümü güç bir takım problemlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Çünkü arada önemli bir zaman farkı bulunmaktadır” diyerek Hacım Sultan’la Hacı Bektâş Veli’nin akran-çağdaş olamayacağını, farklı dönemlerde yaşadıklarını öne sürmektedir. Hacım Sultan Velâyetnâmesi’nde adı geçen nefes evlâdı önceleri haremi, haremibaşı bir asi, sonunda tekkede isimsiz bir devriş olarak kalan Osman(Otman-Numan)’ın bu velâyetnâmeye göre Ümman’ın, çok ünlü, tarih sayfalarında yer alan, Fatih Sultan Mehmet ile görüşüp onun himayesinde ve bir süre de sarayın da kalan, velâyetnâme sahibi Otman Baba olduğuna ilişkin hiçbir iddia, iz, telmih, yazılı veya sözlü kanıt, yakıştırma da söz konusu değildir. A.Yaşar Ocak’ın bu konudaki gerçeklerle örtüşmeyen, eldeki bulgulara, tarihî kayıt ve tarihlere, olgu ve bulgulara ters düşen görüşlerine katılamıyoruz.

 

 Geyikli Baba’nın Orhan Gazi zamanında yaşadığı, bir geyiğe binerek, taha kılıçla savaşıp Bursa’nın fethine katkıda bulunduğu resmi ve anonim tarihçilerden öğrendiğimiz bir gerçektir. Geyikli cemaatı ise bir iddiaya göre, Ebu’l-Vefa hazretlerinden feyz almıştır. Bu topluluk, Osmanlı padişahı Orhan Gazi (1324-1363) döneminde, (Miladi 1275-1350/Hicri 675-750) yılları arasında, yaşadığı belirlenen Geyikli Baba ’ya bağlı bir topluluktur. Bu konuda ayrıca, tarihçi rahmetli Baki Öz’ün “Bektaşilik Nedir? adlı yapıtının 280-281. sayfalarında yer alan “Geyikli Baba” alt başlığını taşıyan ve bizim görüşümüzü doğrulayan bölümüne bakılabilir. Tarihçi Ömer Lutfi Barkan’ın “İstila Devir lerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler” adlı risalesinde; Cevdet Tuürkay’ın “Osmanlı İmparatorluğunda Oymaklar” adlı yapıtında bizim düşüncemize benzer görüşle rin yer aldığı görülür, Hacım Sultan’ın Ahmet Yesevî döneminden sonra yaşadığı da açık tır. Bizim inancımıza göre sayın Ahmet Yaşar Ocak, Hacım Sultan’ın, Hacı Bektaş’ın akranı yani çağdaşı olmadığı, onunla bir arada bulunmadığı konusunda da yanılmaktadır. Bize göre onun bu konudaki görüşlerinden bazıları tarihî gerçeklere hiç uymamaktadır. Bu nedenle, sayın Ahmet Yaşar Ocak’ın, Diyanet Vakfı’nın çıkardığı “İslâm Ansiklope disi”ne ‘Hacım Sultan’ maddesinde/konusunda yazdığı yazıda yer alan varsayımlarından hiç birisine eldeki bulgulara göre katılamıyoruz.  Şöyleki, öncelikle;

 

  1. Işık kavramı sorunu, 19.yy.’dan itibaren Alevi adını alacak olan Kalenderî, Haydarî, Torlak, Harbendelu, Hüseynî, Kızılbaş ve Bektaşî inancına katılacak topluluklar için kullanılan genel bir sözcüktür. O dönemlerde hem Mevlânâ, hem de Hacı Bektâş Veli ile çağdaşı birçok tarihçinin yapıtlarında geçen ve kullanılana gelen genel bir addır. Hattâ o dönemde Şems-i Tebrizî için de bu tabir kullanılmıştır. Demek ki Işık tabiri, o çağlarda, şimdiki Alevi/Bektaşilere verilen genel bir addı. Zaten .Ahmet Yaşar Ocak’ın “Kalen derîler” adlı yapıtında bu terim hakkında daha geniş bilgiler verilmektedir (s.101).  Çünkü Ahmet Yaşar Ocak, bu yanlış ve hatalı saydığımız yaklaşımları sonunda şunları söylemektedir:“Hacım Sultan gerçekten Hacı Bektâş’ın halifesi ise ne Geyikliler cemaatini, ne de Otman Baba’yı tanıması mümkündür, zira Geyikli Baba XIV. yüzyılda, Osman (Otman Baba) ise Germiyan’da doğup bir müddet orada hayatını geçirmiş olmak la birlikte, XV. yüzyılda yaşamıştır. Ayrıca eserde bahsedilen köy ve kasabalar da Hacı Bektâş zamanında henüz Tük hakimiyetine girmiş değildi” (….) “bütün bunların, Hacım Sultan’ın  Hacı Bektâş zamanında değil de, muhtemelen XIV. yüzyılda yaşamış Hacı Bektâş kültüne bağlı bir Kalenderî veya Haydarî şeyhi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim eserde geçen “ışık” teriminin XIV. yüzyıldan önce kullanılmadığı bilinmektedir. Hacım Sultan’ın Hacı Bektâş’ın çağdaşı ve halifesi olmadığını ve Bektâşi geleneklerine tıpkı Abdal Musa, Kaygusuz Abdal gibi Kalenderî-Haydarî şeyhi hüviyetiyle intikal ettiğini kabul etmek daha doğru görünmektedir.” demektedir.

 

Ne yazık ki, tarihsel olgular karşısında biz, bu görüşlerin hiç birine katılamıyoruz. Çünkü iddiaların en sonuncusundan başlarsak, o dönemlerde Alevi/Bektâşiler yani Haydarî, Kalenderî ve benzeri gruplar için “ışık” teriminin kullanıldığı, hatta bu sözün kaynağının Hacı Bektâş’ın yapıtları olduğu, bu sözcüğün onun eserlerinde de geçtiği, o dönemlerde o cemaatler için kullanılan bir ad olduğu bilinen bir gerçektir. Işık, Ehl-i beyt yandaşlarına verilen genel bir addır. Nur kültüne dayanır, ondan kaynaklanır. Münbiç’de türbesi bulunan‘Boz-Geyükli Dede’ ve topluluğu hakkında verilen geniş bilgiler bu Geyikli Dede’nin Hacı Bektâş’la çağdaş olduğunu, bunların Bursa’nın alınmasından da önce varolduklarını oraya koymaktadır. Tarihsel gerçekler böyle.

 

 

2)Otman Baba Sorunu: Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Vilâyetnâmede adı geçen önceleri haramî, hatta haramîbaşı olup daha sonra derviş olan, nefes evlâdı “Osman (Otman-Ümman)”ın ünlü Otman Baba olduğuna dair ne bu velâyetnâmede bir iz, ne de öyle bir iddia mevcut. Öyleyse, Ocak’ın ileri sürdüğü görüşler, bir ad benzerliğinden kaynaklanan, yüzeysel bir yakıştırma ve tahminden ibaret dayanaksız bir iddiadır.

 

Hatta rahmetli Nejat Birdoğan’a göre , “Ünlü Hurufî ozanı Yeminî, 1478 yılında Hakk’a yürüyen Otman Baba’nın halifesi olup ondan sonra dergâhta postnişin olan Akyazılı Sultan’ın mürididir. Yeminî Faziletnâme adlı kitabında Otman Baba hakkında şu bilgileri verir:

 

            Sekiz yüz seksen sekiz olunca hicret (m.1483)

            Dem-i faniden o şah etti rıhlet.

            Hüsam Şah idi ismiyle o sultan,

            Gani Baba der idi bazı insan

 

3) Bölgenin Tarihsel Durumu sorunu:

Hacım Sultan Velâyetnâmesi’nde geçen yer adlarının Germiyan Beyliği sınırları içinde kalan yerler olduğu, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’ nın “Anadolu’da Türk Beylikleri” yapıtı ile yine bu konunun dirayetli uzmanlarından olan rahmetli Osman Turan’ın “Selçuklular Zamanında Türkiye,” Claude Cahen’in “Anadolu’ da Türkler,” Bilge Umar’ın “Türkiye Halkının Ortaçağ Tarihi”adlı yapıtlarında belirtil mektedir. Keza eski harita örneklerinde Türklerin Hacım Sultan’ın yaşadığı bu yerlere daha önceden geldikleri, oraları yurt edinip Türkleştirerek yer adlarını Türkçe saptadıkları açık olarak gösterilmektedir. Hacım Sultan’ın bu yerlerde bulunan Müslüman olmayan bir kısım halkı aydınlatıp Müslüman yapmak üzere gönderilen bir “misyoner veli” olduğu da yine yadsınamaz bir gerçektir. Çünkü Hacı Bektaş Velî ekolü, bir tür misyoner ekolü de sayılabilir. Zira onların kendi çapında, kendi düşünce ve yorumları doğrultusunda İslâmı yaymak için sağlıklı ve derinlemesine çalışmalar yaptıkları bilinmektedir. Bunun yanı sıra, değinilen bu konularda başkaca kanıtların olduğu da doğrudur; ancak, herkesi yerli yerine oturtmak tarihçinin ve bilim adamının görevidir; bu yeni kanıtlar, aşağıda yeri geldikçe açıklanarak gösterilecektir.

4) Bektâşi Büyükleri deyimi sorunu: Afyon Kocatepe Üniversitesinde araştırma görevlisi olan Mustafa Murat Öntuğ, bu Üniversitenin çıkardığı “Sosyal Bilimler Dergisi”nde yayınlanan, “Uşak’ta Hacım Sultan Zâviyesi ve Vakfiyesi” başlıklı yazısında zâviye hak kında doyurucu bilgiler verdikten sonra, Hacım Sultan’ın Velâyetnâme’de sözü geçen “ışık” teriminden hareketle, onun Hacı Bektaş Veli’den hemen sonra XIV. yüzyıl başlarında yaşadığını söylemiş; Ahmet Yaşar Ocak’ın bu konudaki görüşlerini de dile getirerek yanıt olarak şunları yazmıştır: ”Bununla birlikte değerlendirmeye esas alınan vakfiyenin tarihi H.721/M.1321 olup, bu sırada Uşak’ta Hacım Köyü mevcuttur. Burada Germiyanoğlu 1.Yakup Bey bir zâviye binâ ettirmiş, zengin vakıflar tesis ederek eş-Şeyh Dede Bâli’yi Şeyh olarak atamıştır. Şu halde Hacım Sultan, Hacı Bektâş–ı Veli gibi XIII. yüzyılda yaşamış, vakfiyenin tarihi olan 1321’den çok önce vefat etmiştir. Dolayısıyla Velâyetnâme’deki Anadolu’ya Hacı Bektâş-i Veli’yle birlikte geldiğine dair anlatılanları doğru kabul etmek gerekir.Böyle olunca Hacım Sultan, Hoca Ahmet Yesevî’nin müridlerindenve Hacı Bektâş-ı Veli çağdaşı olup, onunla da yakın ilgisi bulunmaktadır.” 2 Sayın Mustafa Murat Öntuğ ayni yazısında; “XVIII. yüzyılda zâviyede görev alan şeyhlerin Hacı Bektâş Dergâhı şeyhi tarafından atanması ve XIX. yüzyılın ilk yarısında türbeye atanan türbedârların da Hacım Sultan içinBektaşi büyüklerinden” ibaresini kullanmaları bu iki zât arasındaki ilgi ve ilişkiyi göstermektedir” demektedir.

 

5)    Soy Bağlantısı sorunu: Hacım Sultan Vilâyetnâmesi’nde Hacım Sultan, tıpkı Hacı Bektâş Velî gibi on iki imam soyundan gelen bir seyyid veli olarak gösterilir. Çocukluğu, ailesi, tahsili hakkında açık ve bağlantılı bilgi verilmez ise de, anılan yapıtta belirtildiği üzere Hacım Sultan, onuncu İmam Ali en-Naki’nin torunu Şâhzâde Hüseyin’in oğludur. Doğum ve ölüm yılları hakkında elimizde yeterli bilgiler mevcut değil ise de, yaklaşık olarak onun da Hacı Bektâş Veli ile akran ve akrabası olduğunu söyleyebiliriz. Çünki Ulu Pir, Hacım Sultan’a kendi Velâyetnâmesi’nin birçok yerinde “emmioğlu” dediği, bu tür olguların aksini gösterir başka bir kanıt ve iddianın da bulunmadığı açıktır.

6) Yeni Bir Velâyetnâme sorunu: Yalnız, Baki Yaşa Altınok, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Merkezinin çıkardığı “Hacı Bektaş Velî” adlı araştırma dergisinin 2003/27 sayısında yayınlanan “Hacı Bektaş Velî Hakkında Yazılmış Bir Menâkıbnâmede Belirtilen Anadolu’daki Alevi Ocakları” başlıklı yazısın da, “Anadolu’ daki Alevi ocakları ile Ahmet Yesevî, Lokman Perende ve Hünkâr Hacı Bektaş Velî’ nin bağlantı ve ilişkilerini yeni bulunan bir vilâyetnâmenin daha net bir şekilde ortaya koyduğunu öne sürmektedir” dedikten sonra, bu yeni bulunan vilâyet nâme’yi nasıl buldu ğunu açıklayarak, sözkonusu vilâyetnâmenin Yanbolulu Ali Türâbî Baba’nın, Hünkâr Hacı Bektaş Velî evlâtlarından olup Hacı Bektaş Dergâhı postnişinli ğinde de bulunmuş Hacı Zülfikâr Çelebi’nin defterinden çektiğini (istinsah ettiğini), Zülfikâr Çelebi’ nin miladi (1605-1667) yılları arasında yaşadığını bildirmektedir. 

7)    Yeni İddia: Sorunu: Yeni Vilâyetnâmenin yazıya çekiliş (istinsah) tarihi 1848’ dir. Bu eserin ilk yazılış (istinsah) tarihi ile son yazıya çekiliş(istinsah) tarihi arasında ortalama 250 yıllık bir zaman dilimi mevcuttur. İlk yazılış tarihinden günümüze 400 yıl, ikinci yazıya çekiliş tarihinden de yine günümüze değin 150 yıl geçmiştir. Hacı Bektaş Tekkesinde Seyyid Cemâleddin evlâtlarından Abdülselâm Halife’ye verilen icâzetnâmede yazılı soy kütüğü velâyetnâmede geçen soy seceresini doğrulamaktadır. Gerçi bu olgu konumuz dışıdır. Ama söz konusu Vilâyetnâmede,  Hacı Bektâş Veli hazretlerinin 360 ardılı bulunduğu belirtilerek bunlardan en önemlileri hakkında açıklayıcı bilgiler verildiği görülmektedir. Bu açıklamaların konumuzla ilgili bölümü şöyledir: “Kolu Açık Hacım Sultan, Horasan mülkünden gelmiş idi. Battal Gazi askerinden bir leşkerin nesebinde idi. İyi kılıç çalar idi. Hünkâr bâtın kılıcın ona kuşattu. ‘Bizden destursuz bir iş yapmayasız’diye tenbihledi. Ama o miskinlik etti. Kılıcı bir katıra vurdu, hemen kim kolları çot oldu. Nedamet getirüp Hünkâr’ın himmetiyle kollaru açıldı. Hünkâr’dan sonra Uşak-Susuz nam yirde tavattun etti”(s185). Bunun eldeki velâyetnâmelerden daha farklı bir velâyetnâme olduğu kesin. Ancak bu farklılıklar yönünden de tarihsel ve belgeli araştırmalar yapılmalıdır. Bu yapıtta, Ulu Pir’in Hacım Sultan’a verdiği kılıcın tahta kılıç olduğu da belirtilmemiştir. Keza Hacım Sultan’ın İmam Nakî soyundan geldiğinden de hiç söz edilmemektedir.

 

Yine söyleyelim ki, bu velâyetnâmeyi inceleme olanağından şimdilik yoksunuz, inceleyemediğimiz için de, yazım tarihinin, ne derece bilimsel ciddiyeti olduğunu kesinlik le bilemiyoruz. Baki Yaşa Altınok’un yazdıkları ve dayandığı bilgi ve belgelerin bir an için doğru ve gerçek olduğu kabul edilse bile, A.Yaşar Ocak’ın Hacım Sultan hakkındaki son varsayımlarını yine de bu iddia/yeni olgu doğrulamamaktadır. Bunların dışında aşağıya aldığımız bölümdeki tarihsel olgular da bizim görüşümüz doğrultusundadır.

 

8)    Tarihi Belge: Arap gezgincisi İbn-i Said’in anlattığına göre

XIII. yy.da Deniz li civarında 200.000 çadır, Kastamonu havalisinde 100.000, Kütahya-Karahisar arasında 30.000 çadır konar-göçer Türkmen vardı. Bu bakımdan Batı Anadolu artık bütünüyle “Türkmen Ülke si” durumuna yükselmişti. Şehir adlarında her ne kadar Türkçe olmayan isimlerin kullanılması devam etmekteyse de köy, dağ, ova, göl gibi kırlık alanların Türkçe isimler almaları Türkleşmenin bir başka boyutunu ortaya koymak tadır. Moğol istilası sırasında Malatya civarında bulunan Germiyanoğulları daha batıya (Manısa, Kütahya, Karahisar) giderek yurt tutmuşlardı. Yine Moğolların önünden Anadolu’ya giren büyük bir Çepni bölüğü Karadeniz bölgesini Türkleştirmişti. Doğu Anadolu’da Babaî isyanının çıkmasında rol oynayan Ağaçerler bu isyan sırasında mühim miktarda kayıp vermelerine rağmen bölgedeki varlıklarını hâlâ devam ettiriyorlardı. Köyceğiz-Uşak-Denizli üçgenin de sayıları 200.000 çadır civarında Türkmen bulunuyordu. Bütün bunlar ve aşağıda sunacağımız yeni bilgi ve belgeler ile benzerleri A.Yaşar Ocak’ın Türkiye Diyanet Vakfı’nın ‘İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı ‘Hacım Sultan’ maddesiyle ilgili yazıda yer alan iddiları değil, bizim savunduğumuz görüşleri doğrulayan tarihsel gerçeklerdir.

 

              HACIM SULTAN’IN RUM DİYARINA GELİŞİ

 

Hacım Sultan’ın gerçek yaşamı, doğum ve ölüm tarihleri, baba ve annesinin adları, İmâm Ali El-Nakî hazretlerine soyunun kesintisiz bağlantısını gösterir, soy zinciri ve kendisinden sonraki altsoy uzantısı, yani soyağacı, ailesel yaşamı, çocukluğu, eğitimi, onu yetiştiren ulu kişiler, bağlı olduğu tasavvufî kurum ve kuruluşlar, varsa eserleri hakkında elimizde ne yazık ki yeterli belge ve bilgi bulunmamaktadır.  Kendi adıyla anılan ve adına düzenlenen ‘Hacım Sultan Velayetnamesi’ne ve “Mi’rat’ül-Mekasıd ” adlı yapıta göre, onun asıl adı Recep’tir. Hacım Sultan; Kolu Açık ona Hacı Bektâş Velî’nin uygun gördüğü ad ve lakap larıdır. Germiyan elinin Uşşak iline yaya yaklaşık en az üç-beş saat uzaklıktaki Susuz denilen yerde yerleşip yaşamış, yine orada Hakka yürüyüp sırlanmıştır. Türbesi sonradan yaptırılmıştır. Hacım Sultan öncelikle Batı Anadolu ve çevresinde, Hacı Bektâş Velî inanç ve görüşlerinin yayılması için her biri bir örnek sayılabilecek bölümlü bir yaşam sergi lemiştir. Bu yaşamın bazı bölümleri Velâyetnâmesinde adetâ fotoğraflandırılmıştır. Velâ yetnâmesinde geçen (namaz) sözcüğü bildiğimiz beş vakit namazdan çok ”namaz-ı daimi” yani sürekli/kesintisiz ibadeti

 

            F.W. Hasluck “Bektâşilik Tetkikleri” adlı kitabında, onun Vidin’de de (Yugoslav ya-Bulgaristan-Romanya sınırlarının kesiştiği bölgede) kendi adına düzenlenmiş bir maka mı olduğunu, orada medfun buluduğunu söyler ise de, aslında bu mânevi bir makamdır.

 

            Hem Hünkâr Hacı Bektaş Veli menâkıbnâmesi, hem de Hacım Sultan Velâyet nâmesi onun, Oniki imam soyundan bir seyyid ve Onuncu imâm Ali el-Nâkî hazretlerinin torunu Şâhzâde Seyyid Hüseyin’in oğlu olduğunu bildirirler.

 

            (Velâyetnâme y.13/a-“Pes, imdi Sultân Hacım kaddes-Allahu sırru’l-azîz-zâde-i Hüseyn oğludur. Şah-zâde Hüseyn İmam Takî oğludur.”denilmektedir.) Bir iddiaya, Şia rivâyetlerine göre, H.212-254; M.829-868 yılları arasında yaşayan ve Abbasi halifesi Mu’tazz tarafından zehirlenerek şehid edilen İmam Nakî’nin yaşamı (9 Eylül 829 Medine, Surye köyü-29 Haziran 868 Samarra) anılan yerlerde söylenen tarihler arasında geçmiştir; demek ki onuncu imam Nakî ile Hacım Sultan arasında zaman bakımından yaklaşık 350-400 yıllık bir zaman dilimi vardır. Ancak, Hacı Bektâş-ı Veli’de olduğu gibi, Hacım Sultan ile kök soyu İmam Nakî arasında da kesinti, soy ad ve zaman boşlukları mevcuttur. Bu iki ulu zât da, kuşkusuz Hz. Muhammed soyundandır ve yakın akrabadırlar. Kendileri de her yerde açıkça böyle söylemekte, “amcaoğulları” olduklarını vurgulayarak belirtmektedirler ki, bence bu ‘amcaoğulluğu’ sözü, Ehl-i beyt soyundan gelen uzak bir akrabalık olsa gerek. Zaten aksini ileri süren de yoktur. Yine bir başka rivâyete göre de Hacım Sultan, 7.göbekten İmam Nakî’nin evlâdıdır. Derviş Burhan da Hacım Sultan hakkında yazdığı Velâyetnâme de bu silsile bağlantısını verdiği bilgi ve olgularla doğrulamaktadır.

 

Sekizinci İmam Aliyy-ibn-i Musâ-l-Rızâ’dan icazet alan ve söylencelere göre Muhammed Hanifi soyundan geldiği bilinen, bir başka söyleyişle “doksan dokuz bin Türkistan piri”nin ulusu sayılan Hoca Ahmed Yesevî’nin (H.477/M1083-H552/M1157) mânevi öğrencilerinden, müridlerinden oldukları söylenir ise de, tarikatta bu iki büyük zâtın (Hacı Bektaş Velî ile Hacım Sultan’ın) Yesevî’nin halifelerinden Lokman-ı Peren de’nin tilmizleri olduğu daha doğrudur. Çünkü, Ahmet Yesevî’nin vefat tarihi ile anılan iki velinin doğum tarihleri arasında, yaklaşık 40-50 yıllık bir zaman farkı bulunmaktadır. Hacı Bektaş ile Hacım Sultan’ın çağdaş ve akran olduğu bilinen bir gerçektir. Eldeki bütün bilgiler ve veriler de bu yöndedir. Yalnız, yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi, Baki Yaşa Altınok bir internet yazısında, Hacı Bektaş hakkında yazılmış yeni bir menâkıb nâmede, “Hacım Sultan’ın Hüseyin Gazi’nin soyundan bir leşkerin oğlu” olduğunun yazılı bulunduğunu bildirmektedir. Ancak bu yazıda, yeni bulunan vilâyetnâmede, Hacım Sultan’ın Hacı Bektaş Veli döneminden sonraki bir dönemde yaşadığına, onunla görüşmediğine, yoldaş olmadığına ilişkin bir kayıt olup olmadığına da değinilmemektedir.

 

Demek ki, bilinen söylenceye göre, “Kolu Açık” takma adıyla ünlü Hacım Sultan, Hacı Bektâş Veli ile Horasan’ın Nişabur kentinden kalkarak, çift başlı “göğercin donun da” Anadolu’ ya birlikte gelmişlerdir. Hacı Bektâş ile birlikte geldikleri Suluca Kara höyük’te, belli bir süre birlikte kalan ve onun önemli halifelerinden biri olup gerçeği söylemekten hiç çekinmeyen Hacım Sultan, bu yüzden bizzat Hacı Bektaş Veli tarafından “Bâtın kılıcı,”Meydan cellâdı”ve “Meydan Taşı” sıfatlarıyla nitelendirilmiş tir. Hacı Bektâş, Hacım Sultan’dan, diğer önemli halifeleri gibi halkı aydınlatmak, kendisinden öğrendiklerini halka anlatmak üzere, Germiyan iline, yani Kütahya, Afyon-karahisar ve Uşak taraflarına gitmesini istemiştir. Hacım Sultan geri kalan ömrünü bu çevrelerde ibadetle, düşünce ve görüşlerini halka anlatarak geçirmiştir. Bu dönemde çeşitli kerâmetler göstererek, örnek bir sûfî yaşamını engin bir sadelik içinde sürdürerek geçirdiği bilinmektedir. Onun son yerleşim durağı, daha önce adı “Susuz” olarak bilinen boş-bozkırdır. Burası, onun yerleşmesinden sonra köy olmuştur. Bu köy, onun adından dolayı Hacım Köy olarak da bilinir. Halen de bu adla anılır.

 

Diğer bir iddiaya göre de, Hacım Sultan, Susuz’a miladi 1305 tarihinde gelmiştir. Hacı Bektaş Veli’nin bir iddiaya göre(1242-1323) yılları arasında yaşadığı kabûl edilirse, onların gerçekten çağdaş ve akran oldukları görülür(Bedri Noyan Dedebaba, age.c.I, s.2-27; A.Celâlettin Ulusoy age.s.19; Tevarih-i Mevlevîyye s.185; Gelibolulu Ali, Künhü’l-Ahbâr, c.5, s.58-61; E.Behnan Şapolyon, Mezhepler ve Tarikatler Tarihi, s.335) Yine bu değerli araştırmacıların Hacım Sultan’la ilgili görüşleri de bizim görüşü doğrulamaktadır.

 

Ayrıca, Hacı Bektâş ile Hacım Sultan, “doksandokuz bin Türkistan evliyasının piri” Hâce Ahmed Yesevî’nin döneminde yaşamasalar bile, mânevi müridlerinden sayılırlar. Menâkıpnâme’ye göre Ahmed Yesevî, “Tanrı’dan Muhammed peygambere gelen, onun erkânla Murtazâ Ali’ye verdiği, ondan İmâm Hasan’a, ondan İmâm Hüseyin’e gelen, İmâm Hüseyin’den İmâm Zeyn-al-Abidin’e verilen, onun oğlu İmâm Muhammed Bâkır’a teslim ettiği, onunsa oğlu İmâm Ca’fer-al-Sâdık’a, onun oğlu İmâm Mûsâ-l-Kâzım’a, onun oğlu İmâm Aliyy-al-Rızâ’ya tapşırdığı, onun da doksandokuz bin Türkistan pirinin ulusu Hâce Ahmed Yesevî’ye” çeşitli kanallardan gönderdiği söylenir. Bunlar (bir zirâ uzunluğundaki bir elifî taç ile hırka, çerağ, sofra, âlem, seccade ve tahta kılıç) gibi kutsal emanetlerdir. Zamanı geldiğinde bu emanetler Hacı Bektaş Veli’ye erkânla teslim edilmiştir. Sonra da Hacı Bektâş Rûm(Anadolu) diyarına halife olarak gönderilir. Hacı Bektâş, Lokman Perende’nin, Yesevî Dergâhı ocağından alıp havaya fırlattığı köseğiyi işaretle, “bunun düştüğü yeri bul, yerleşimin ora olacaktır”  desturu ile yola çıkar.  Yanına “amcasının oğlu” Hacım Sultan’ı da alır. Hatta yolculuk başlamadan hazırlık evresinde, Ulu Pir ile Hacım Sultan arasında şöyle bir konuşmanın geçtiği rivâyet edilir: Hacım Sultan Hacı Bektâş’a “Ben herşeye karışırım, yanlış yapanı uyarır, haksıza, uğursuza karşı durarım” der, Hacı Bektâş da, “Emmioğlu, işte ben de bunlar için seni mutlaka yanımda görmek istiyorum, benimle geleceksin” buyurur. İşte Hacım Sultan’ın kafileye katılması böyle olur. Hacı Bektaş Veli Menâkıpnâmesi’nde Hacı Bektaş’ın Rûm’a yalnız gittiği yazılı ise de, elbette ki, yapıtın onun gibi ulu bir evliyanın yanındaki yoldaşlarını tek tek isim olarak zikretmesi beklenemez. Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya tek başına gittiği olgusu, zamanın ve dönemin koşullarına, hayatın akış olgusuna ters düşer ve gerçeklere uymaz. Kafilede en az 7-8 kişinin olduğu, diğer bir iddiaya göre ise, 174 kişiden oluşan bir grup oldukları tahmin ediliyor. Bunlar önce çöl yoluyla İran Kürdistan’ından geçtikten, bir çok tarihi mekânları (Necef Şâhı’nı, Kerbela Sultanı’nı ) ziyaret ettikten sonra, oradan hareketle Beytullah’a varırlar. Hacc tavafını yerine getirirler. Daha sonra İmâm Muhammed Bâkır’ın seccâdesi yanında üç yıl mücavir olurlar, sonra Medine’ye giderler, Kudüs’e uğrarlar, Halep’ten çıkarak Davut peygamberin kabrini ziyaret ederler, orda erenlerden birkaç kişi Hünkâr’la beraber mücavir olurlar. Hünkâr her gittiği yerde erbâin çıkarır. “Bundan sonra Hünkâr, Rum ülkesine yürüdü.” Elbistan’da (Afşin) Ashâb-ı Kehf mağarasına uğradılar. Kayseri yoluyla Yesevî Dergâhı’ndan atılan “köseği”nin işaret ettiği Suluca Karahöyük’e vâsıl oldular.3 Elbette ki bu yolculukta Hazret-i Pir’e eşlik edenlerden biri de onun yakın akrabası ve kendisinin de “amcam oğlu” diye hitap ettiği Hacım Sultan’dır. “İki başlı bir göğercin donunda” Anadolu semalarına girip Sulucakara höyük’te bir taşa konarak yeni yurtlarına geldiler. Bu geliş söylencelerde çeşitli kerâmet lerle anlatılmaktadır. (J.Kıngsley Bırge, The Order of Dervişhes,”Bektâşilik Tarihi” s.41vd.)

 

 HACIM SULTAN’A İLİŞKİN BAZI TARİHSEL OLGULAR

 

a) Hacım adı olgusu: Hünkâr Hacı Bektâş Veli tarafından ona sonradan verilen, kendisiyle hacca gittiğini de anımsatan, sevgi ve içtenlik dolu bir addır. Oysa onun ana-babası tarafından konulan asıl adı Receb Sultan olup, Hacım Sultan ona sonradan verilen sevecean bir lakaptır. Hacım adı o dönemki bazı Türk kavimlerinde ve halk arasında da kullanılan bir addır. Şöyle ki:

 

-Bedri Noyan Dedebaba’ya göre, “Harezm Hanlığı (Hiyve’de) Aksak Timur evlâdından sonra teşekkül etmiş bir hanlıktı. Bunlarda dahi bir Hacım Hân vardır.

-Dr. Rıza Nûr, (Adların sonuna bir M harfi getirerek Hacı’dan Hacım, İş Han’dan İşim, Nur Mehmet’ten Nurum vb. adlar yapmak ora Türklerinin âdetlerindendir. Bu âdet bizde de vardır) diyor (Türk Tarihi c.IV. s.289). Kaçar soyunun kurucusu Aka Muhammed Şâh Kaçar’a da kısaltarak, (Akam) denilmesi de Rıza Nûr’u doğrulamaktadır. Bu, dil kurallarına ve halk geleneklerine de uygun bir yaklaşım ve yakıştırmadır.

-Miladî XVI. yüzyılda yaşayan Hacım Hân (Hacı Mehmed Hân)’ın adı bazen Hacım Sultan olarak geçmektedir. Bu Hacım Sultan’ın kızının adı da Altun Hanım’dır. Daha sonraları da bu adın Asya Türk illerinde kullanılmakta olduğunu görüyoruz.  

-Hacım Sultan’ın, Hacı Bektâş Veli’nin amcasının oğlu olduğu çeşitli kaynaklarda yazılıdır. Örneğin Ziya Şakir’in Bektaşi Nefesleri adlı yapıtının 25., A.Rıfkı’nın Bektâşî Sırrı adlı yapıtının II.cilt, 69. sayfasında bu konuya değinilmektedir. (a.g.e. s.228). Hacım Sultan’ın Ehlibeyt soyundan geldiği kesin ve açıktır. Yine Hacım Sultan’ın Ulu Pir Hacı Bektâş Veli’nin de yakın akrabası olduğu kesin ve belgeli bir gerçektir.

“Onun Seyyid Gazi Dergâhı’na ve Kirman(Germiyan) iline, Karahisar ve Sandık lı’ya, Aydın, Menteşe bölgelerine çeşitli geziler yaptığı, Velâyetnâmesinde birçok kerâmetlerle birlikte kayıtlıdır. İlginçtir ki, Hacım Sultan Velâyetnâmesi ilk kez 1914’te Berlin’de yayınlanmıştır.”diyor, Bedri Noyan Dedebaba aynı eserinde.

 

b) Hacım Sultan’ın kaynaklarda geçen bir lakabı da “Kolu Açıktır. Ona bu lakabın verilmesi, kendisine Hacı Bektaş Veli tarafından kuşatılan ve bâtın kılıcı olarak kabul edilen “tahta kılıç” ile ilgilidir. Aşağıda da değineceğimiz gibi bu olgu, Hacı Bektaş Menâkıbnânesinde şöyle hikâye edilir: “Hacı Bektaş, bâtın kılıcını Hacım Sultan’a verir. ‘Erenler meydanının cellâtlığını sana verdik. Fakat haksız iş yapma, yoksa  zararım sana dokunur.’ der. Hacım Sultan kendisine verilen tahta kılıcın ne işe yarayacağını, kesip kesmediğini anlamak için, bunu yoldan geçen meydan sakasının merkebinde dener. Merkebe kılıcı vurmasıyla, merkeb ikiye bölünür. Bunun üzerine meydan sakası, Hacı Bektaş’a şikâyetçi olarak müracaat eder. Hacı Bektaş “kolların çot olsun, bizi mi sınıyorsun” der. Hacım Sultan bu beddua üzerine birden çolak olur. Hacı Bektaş’ın diğer halifelerinin araya girip ulu Pir’e Hacım’la birlikte gidip yalvarmaları üzerine Hacı Bektaş ricaları kabul eder ve “Kolu açık olsun” der. Hacım Sultan’ın kolları açılır.” Hacım Sultan velâyetnâmesi nüshalarında da bu olay aşağı yukarı aynı ifadelerle anlatılmıştır. Hacım köyündeki tekkeden alınan nüshada ise merkebin ikiye bölünmesinden sonraki kısımda, Hacı Bektaş’ın Hacım Sultan için ‘kolu tutulsun’ veya ‘çolak olsun’ diye bir bedduası yoktur. ”Kolu açık” lakabının verilmesi başka bir nedene bağlanmıştır. Orada bu olgu, şu şekilde ifade edilir: (y.27/b.”Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî eyitdi: Ya Hâcım Rûm’da Hâcım adlu er çok olsa gerekdür. Senin adın “Kolu açuk” Hâcım Sultan olsın, didi .(akt. Salih Gülerer. agy.s.2).

 

 HACIM SULTAN’IN HACI BEKTAŞ’TAKİ  YAŞAMI

 

Kolu Açık Hacım Sultan’ın bu dönemdeki yaşantısına ışık tutan Hünkâr Hacı Bektaş Veli Velâyetnâmesi (HHBVV)’nin bazı bölümlerini sunarak bu konudaki ipuçları içeren bilgileri vermeye, bazı söylence ve olgulardan yola çıkarak onun hakkındaki bazı gerçeklere ulaşmaya çalışacağız: “Hünkâr’ın en ulu halifesi Cemâl Seyyid Sultan’dı. Hünkâr’ın sırrını ondan daha iyi bilen kimse yoktu. Nice defalar, Hünkâr, onun arkasını sıvamıştı, Cemalimdir, demişti. Bu halife, öbür halifelerin üst yanında otururdu. Ondan sonra Kolu Açık Hacım Sultan uluydu. Seyyid Cemal Sultan’ın altında otururdu. Hünkâr, bâtın kılıcını ona sunmuştu. Ondan sonra ulu halife, İsmail Pâdişah’tı, Hünkâr’ın ibrikdarıydı ve sırrına mahremdi Ondan sonra Rasûl Baba gelirdi. Hünkâr’ın ferrâşıydı. Bunlar gibi üçyüz altmış halife vardı. Hünkâr, bunlara dönüp elem çekmeyin, odun kaydını görelim dedi.”(s.36).

 

O (HacımSultan), ‘Meydan Cellâdı’dır, ‘Bâtın Kılıcı’ ondadır, işte kanıtları:

 

Yine ayni Velâyetnâme’nin “Halifeler” başlıklı kısmının “Kolu Açık Hacım Sultan” alt başlığını taşıyan bölümünde: ”...Bu da ulu halifelerdendi. Hünkâr bâtın kılıcını ona vermiş, “erenler meydanında cellâtlığı sana verdik, fakat haksız iş yapma, sana ziyanımız dokunur,” demişti.

 

Hacım Sultan, bâtın kılıcı’nı aldıktan sonra yürüdü. Tam o sırada meydan sakası, merke biyle mutfağa su getiriyordu. Hacım, bakayım dedi, erenlerin verdiği kılıcı şu merkebde bir sınıyayım. Kılıcını sıyırdığı gibi merkebe bir vurdu, belinden ikiye böldü. Hünkâr bunu duyunca kolları tutulsun dedi, Hacım, çolak oldu. Halifelere başvurdu, yalvardı, amanın dedi, yalvarın, Hünkâr’dan beni dileyin, lütfetsin, bağışlasın beni. Halifeler, ayağa kalkıp Hünkâr’a niyaz ettiler, Erenler Şah’ı dediler. Hacım’ın eksikliğini bağışlayın, gene kolları açılsın. Hünkâr, dileklerini kabul etti, ‘kolu açık olsun’ dedi. Hemen Hacım Sultan’ın kolları açıldı, fakat verdiği nasibi geri almadı, o hizmet gene onda kaldı.” denilmektedir (s.81). Ulu Pir ile Anadolu’ya gelişlerinde birlikte yolculuk ettikleri de doğrudur.

 

Yine ayni HHBVV kapsamında yer alan Hacım Sultan’la ilgili bölümde aşağıdaki satîrik bilgiler de verilmektedir. Elbette ki bu bilgiler, anılan velâyetnâmenin yazıldığı yaklaşık 1481-1501 yıllarına ait olup bütün bunlar halkın belleğinde yer eden ve  halktan toplanan menkîbevî, esatîrik bilgilerdir. Ahmet Yaşar Ocak, “Kültür Tarihi kaynağı Olarak Menâkıpnâmeler” adlı kitabında, Hacı Bektâş ve Hacım Sultan’la ilgili bilgileri vermeden önce, bu iki velâyetnâmenin Osmanlılar döneminde XV. yüzyılda yazıldığını, “…bu yüzyılda, Osmanlılar devrinde en önemli tarikatlardan biri olan Bektaşîliğin yavaş yavaş Kalenderîlikten ayrılarak teşekkülünü tamamladığı bir devir olarak dikkati çeker. Bu sebeble çoğu bize ulaşabilmiş, daha ziyade Vilâyetnâme adıyla zikredilen Bektâşi menâkıpnâmelerinin bu yüzyılın son çeyreği içinde yazıldığını görüyoruz. Bunların en belli başlılarını, tahmini yazılış sırasına göre şöyle zikredebiliriz: 1) Vilâyetnâme-i Hacım Sultan, 2) Menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Veli, 3)Vilâyetnâme-i Abdal Musa, 4)Velâyetnâme-i Seyyid Ali Sultan, 5) Vilâyetnâme-i Sultan Sucâeddin, 6) Vilâyetnâme-i Otman Baba” şeklinde bir sıralamayı yaptıktan sonra, Hacım Sultan Vilâyetnâmesi hakkında şu özel bilgileri vermektedir:“İlk menâkıbnâmenin sahıbı Hacım Sultan, geleneğe göre Hacı Bektâş’ın halifelerinden olmasına rağmen, şimdilik bize meçhul sebeblerden dolayı, önce onun menâkıpnâmesinin kaleme alındığı anlaşılıyor. Çünkü Menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Veli ile bu eser karşılaştırıldığında, ilkinde mevcut menkîbelerin bunda daha mantıkî bir çerçeve içinde ve daha geniş bir tarzda yer aldığı müşahade edilir.” dedikten sonra: “Vilâyetnâme-i Hacım Sultan’ın yazarı kesin olarak bilinmemekle beraber, Derviş Burhan adında birinin yazmış olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Eserde, Hacım Sultan’ın Hacı Bektâş ile Anadolu’ya gelişi, onun yanındaki hayatı ve nihayet, halifesi sıfatıyla Batı Anadolu’da Germiyan iline gidip yerleşmesi ve oradaki hayatı menkabelerle anlatılır. Türkçe yazılmış olan bu eser, Hacı Bektâş’ın bir halifesine ait tek menâkıbnâmedir. Bu da Hacım Sultan’ın devrindeki nüfuzunu ve önemini gösterir. Hacı Bektâş’ın diğer halifeleri onun kadar kuvvetli iz bırakmamışlardır” der.4 Ayrıca bu kitabında diğer Bektaşi velâyet nâmelerini özetlemeyi de sürdürür. Aynı eserinin 19-21. sayfalarında verdiği bilgilerde ise, örneğin Hacı Bektaş’ın bizzat kendisinin Nevşehir ve Kırşehir havalisinde, halifele rinden Seyyid Cemâl’in Balıkesir yöresinde, Sarı İsmail’in Ege Bölgesinde, Resul Baba’nın Kayseri dolaylarında, Yalıncak Sultan’ın Tokat çevrelerinde, Hacım Sultan’ın Germiyan ilinde, Karadonlu Can Baba’nın şamanist Moğollar arasında kalıp çalışan misyoner-veliler olduğu belirtilmektedir. Hattâ bunların İslâmiyeti yaymak için çalıştıkla rını belirtir ki doğrudur, çünkü her derviş tahta kılıç taşıyamaz, bu tahta kılıç ona verilen önem ve değeri gösterir. Çünkü tahta kılıç taşımak büyük şeyhlere ait bir özelliktir.

             

GERMİYAN İLİNDE VE SUSUZ’DAKİ YAŞAMI

 

Anadolu Selçuklu Hakanı I.Allaeddin Keykubat’ın emri üzerine Malatya’ya yerleş me aşamasında bulunan Germiyanoğulları çevrede yerleşmiş Ermeni ve Kürtlerden bir kısmını da alarak uç beyliği olarak çalışaçağı yöreye hareket eder, bu yerleşme düzeyinde: “Germiyan Bey’in ordusu Kütahya, Tavşanlı, Altıntaş ve Kale (Denizli-Tavas), Uşak, Sandıklı ve Işıklı dolaylarını ele geçirdi. Akdeniz kıyılarına kadar el attı. Öte yandan da Balıkesir, Edremit ve dolaylarını aldı. Batı Anadolu taraflarında, aydınlatma (irşad) için, Hacı Bektaş Veli halifelerinden Kolu Açık Hacım Sultan’ı görevlendirmişti. Germiyan Bey’i kendisine Uşak’a bağlı Susuzköyü yurt olarak verdi. Buralarda yaylak ve kışlak tutmuş olan Akkoyunlu aşireti halkı, Hacım Sultan yoluyla, tamamen Hz. Pir Hacı Bektaş Veli’ye bağlanmışlardı.”(A.Rıfkı, Bektaşi Sırrı, c.II,s.24).

Gelin biz bu parentezi kapatmamakla birlikte, Uzun Firdevsî’nin yaklaşık 1480’li yıllarda tamamladığı, birde Hacım Sultan’ın,  Hacı Bektâş Vilâyetnâmesi’ndeki (Velilik Kitabı) yaşamını anlatan bölümleri de buraya almaya, aktarmaya çalışalım:

 

“Birgün Hacım Sultan’ın gönlüne, acaba erenler bize nereyi yurt verecekler ki, orda ‘dem-yom’ oynatalım fikri geldi. Bu söz, Hünkâr’a malûm oldu, Kolu Açık Hacım dedi, sana, şu oğul canavarı tepeleyeceğin yeri yurt verdik, mezarın da orda olsun.

 

Hünkâr göçünce, Hacım erenlerle vedalaşıp yola düştü, Germiyan Beyi’ne gelip yurt istedi. Germiyan Beyi, Uşşak taraflarında Susuz denilen ıssız bir yeri, Hacım Sultan’a yurt verdi. Meğerse o yakınlarda bir ejderha varmış, oraları harab eder dururmuş. Kimsecikler, ona üst olamazmış. Germiyan Beyi, git, o ejderhayı öldür, orası senin yurdun olsun dedi. Orda, Seyyid Gazi’nin yârenleriyle evlâdından yedi gazinin de mezarları vardı. Bir tanesi Seyyid Gazi’nin kızkardeşinin oğluydu. Sonra Rum ülkesine, sekizinci imâm Aliyy-ibn-i Mûsa-l-Rıza’nın nazarkerdelerinden Hünkâr Hacı Bektâş adlı birisi gelir, onun halifelerinden Kolu Açık Hacım adlı bir vilâyet ehli aziz de gelüb burda yurt tutar. ‘Ben de sizden sonra çok eğlenmem. Her cuma gecesi mâna âleminde sizinle sohbetimiz olur ‘ buyurmuştu.

 

Bu gazilerin mezarları, o vaktedek malûm değildi. Hacım Sultan, ‘onlar, bu mezarlarda gömülüdür’ buyurdu. Hünkâr Hacı Bektâş, Rûm ülkesine gelip Seyyid Gazi’yi ziyarete gidene kadar, önceden de söylediğimiz gibi Seyyid Battal Gazi’nin mezarının yeri hakkında şüpheler vardı. Fakat Hünkâr ziyaret ettikten sonra bir şüphe kalmadı, Sultan Alâeddin’in anası da oraya yüce, güzel bir türbe ve tekke yaptırdı. Hünkâr, ‘İmam Hüseyin mâteminde, Muharremin onuncu günü, topluluk, bizim dergâhımızda olsun, hacılar bayramındaki topluluk, Seyyid Gazi’de toplansın’ buyurmuştu. O vakitten beri, hacılar bayramında, her yandan, kurbanlar, nezirlerle muhibler, Seyyid Gazi’ye giderler, orda toplanırlardı. Şimdi biz gene sözümüze gelelim:

 

Kolu Açık Hacım Sultan, Susuz denen yere gelip yerleşince (sonradan) birisi geldi, kendisine derviş oldu. Adı, Burhan’dı. Hacım, daima onunla beraber gezer dolaşırdı. Bir de merkepleri vardı. O vakitler, o ilin erenlerinden Bekce ve Habib Hacım, birçok kurban lar devşirmişler, hacılar bayramındaki topluluk için Seyyid Gazi’nin ziyaretine niyetlenip yola düşmüşlerdi. Banaz köprüsüne vardıkları gibi bir de ne gördüler ki su, yeğin, kan bulanık akmada. Irmağı taşkın bulup geçemediler. Dönüp ol pınarda bir köye varalım, bu gece burada yatalım, belki ırmak yatışır, sel geçer dediler. Tam bu sırada, bunların bu hali, Kolu Açık Sultan’a malûm oldu. Burhan Abdal’ı yanına aldı, merkebe bindi. Banaz suyunun geçidine vardı. İklim erenleri, dervişler, Habib Hacı, Bekce Sultan, yanlarında kurbanları, Banaz suyunun geçidinde duruyorlardı. Hacım, bunlara selâm verdi, ‘ne duruyorsunuz’ dedi. Onlar, ‘Banaz ırmağına sel gelmiş, geçemedik, bu gece bir yerde yatacağız, sabahleyin sel geçerse ırmağı aşarız’ dediler. Kolu Açık Hacım Sultan, Bekce’yle Habib Hacı’ya dedi ki: ‘Germiyan ilinin olgun şeyhleri geçinmedesiniz, ulu seccadelerde oturmadasınız, yağlı kuyruklar yemedesiniz, el vermedesiniz, talipleri irşad etmedesiniz, ama bu suyu geçemiyorsunuz. Bu, böyleyken yarın kıyamet günü, bunca müridi, muhibbi Sırat köprüsünden ve bunca berzâhlardan nice geçireceksiniz?’ Bu sözler den sonra hemen hepsindeki elifî tacı, suya tuttu ve ‘ey didâr görmüş tertemiz, arı-duru su sen dosta gitmedesin, biz de dosta gitmek niyetindeyiz; dosta gitmeye yol yok, bize yol ver, geçelim’ dedi. Su hemen işaret ettiği yerden yarıldı, yukarıdan çekildi, aşağıdaki aşağıya aktı. Erenler geçtiler, kurbanlarını da geçirdiler. Bayram Bey adında zengin adam Banaz ırmağına bir taş köprü yaptırmıştı, sonradan köprünün altından akan su kurumuştu. Hacım Sultan, suya, ‘Bayram Bey’in hayrı yerine geldi, yürü, yoluna git’ buyurdu. Su o yana doğru coşkun, taşkın aktı, vardı, ol köprüyü yıktı, geçti. Bayram Bey de, Hacım, bu sözleri söylerken oradaydı, dönüp Bayram Bey’e dediki: ‘Kasttetiğin sevaba girdin, bu bizim vilâyetimizin bir nişânesi olsun, amma artık o köprü, yerinde durmaz.’ Gerçekten de öyle oldu. Kaç defa yaptılar (sa), su geldi, yıktı. Yalnız iki başı hâlâ durur. Hacım Sultan’ın haksızlığa, çirkinliğe tepkisini yansıtan bir olay da budur.

 

Bekce ve Habib Hacı, Hacım Sultan’ın bu kerametini görünce özür dilediler, nasıl kuvvetli bir er olduğunu anladılar. Seyyid Gazi ziyaretine beraber gitmeyi niyaz ettiler. Hacım, nefeslerini kırmayıp kabul etti. Beraberce yola revân oldular. Hacım Sultan, yanında Burhan Abdal’la bir devriş daha vardı. Seyyid’in mezarına yakın Bolduk çayırına vardıkları gibi Seyyid’in ruhu, bunları karşıladı, Hacım Sultan hallendi, coştu. Erenler bu ne hâl deyince, ‘Seyyid Gazi’nin ruhu, karşı çıktı bize’ dedi. ‘Ya biz görmedik’ dediler; ‘yazıya bakın, bu giden nedir’ dedi, baktılar, yazıda bir sığın gidiyor. Onu gördükleri anda kayboluverdi. (Seyyid Gazi’de her yıl yapılan ve ”Haccı Ekber”adı verilen törene Hacı Bektaş Veli bir kez katılmıştır. Hacım Sultan da bu törenlere birkaç kez katılmıştır.)

 

Hacım Sultan, bundan sonra Seyyid Gazi Tekkesine bir haberci gönderdi. Kendisi orada, il halkını topladı, bir ziyafet verdi. Semâ-safa oldu. O zamanlar Seyyid dergâhında İbrahim adlı bir şeyh vardı. ‘Keşkek yendi, bayram geldi, bu zamanda bu ne iş’ dedi. Şimdi biz gelelim bu yana:

 

Hacım Sultan, halka ziyafet çektikten sonra dua-senâ oldu, sohbet tamama erdi. Baktılar ki bir nice kimseler, iki hatunla geçip giderler. Hacım Sultan bunlara, ‘nereye gidiyorsunuz?’ diye sordu. Onlar, ‘muradımız var, Seyyid Gazi dergâhına gidiyoruz’, dediler. ‘Muradınız nedir?’ dedi. Onlar, ‘oğlumuz olmuyor, ziyarete gidiyoruz, belki erenlerin yüzü suyu hürmetine Ulu Tanrı bize bir oğlan verir’ dediler. Kolu Açık Hacım Sultan, ‘hacetiniz olunca geri dönecek misiniz?’ dedi. ‘Evet döneceğiz’ dediler.. Hacım Sultan, ‘varın şu geniş yerde durun’ dedi. Hatunlar vardılar, geniş bir yerde durdular. Hacım Sultan, ayağa kalktı, aygır gibi kişneyip üstlerine yürüdü. İki kadının birisi durdu, birisi kaçtı. Hacım Sultan, o kaçmayan kadını yatırıp arkasına eliyle bir kere vurdu, ‘senden dedi bizim oğlumuz gelecek, adı Otman (Osman) olacak, yiğitlik çağında biraz yoldan dışarı yürüyecek ama sonra yola gelecek. Onun da bir oğlu olacak, sol köprücük kemiği delik olacak, bizim demimizi o, oynatacak’. Sonra o kaçan kadına döndü, ‘ondan da bir taş dünyaya gelecek’ dedi. O kadın, Germiyan ilindendi. Gerçekten de erenlerin dediği gibi (ondan) bir taş doğdu. O kaçmayan kadından da bir çocuk doğdu, adını Otman(Osman-Numan) koydular. Büyüdü, erlikler gösterdi, yiğit bir genç oldu. Haramîli ğe başladı, haramîbaşı oldu. Nice yıl yol kesti, bel kesti, yağma yaptı. Yalnız yılda bir kere ziyafet verir, ili günü doyururdu. Sonucu Kolu Açık Hacım Sultan, ahirete göçtü. Ondan sonra Otman (Osman-Numan), kalktı, geldi, Hacım Sultan tekkesinde derviş oldu. Onun bir oğlu oldu, adını Çalapverdi koydular. Gerçekten de sol köprücük kemiği delikti. Büyüyünce onu, erenlerin seccâdesine geçirdiler, böylece Hacım Sultan’ın sözü, yerine geldi. Biz de sözümüze gelelim:

 

Seyyid Gazi tekkesine gönderdiği adam geri geldi, şeyhin sözlerini söylemeye utandı, ‘safa geldi, kadem getirdi diyorlar’ dedi. Hacım Sultan ‘doğru demedin, yüzün ardına dönsün’ dedi, hemen adamın yüzü, ardına döndü, ertesi gün de öldü gitti.

 

Hacım Sultan, ‘bir kudüm çalın, sema’edin, Seyyid’in dergâhına gidelim’ dedi. Kudümler çalındı semâ’başladı. Böylece Seyyid’in dergâhına vardılar. Vakit, ikindiydi. Seyyid dergâhında da semâ ediliyordu. Hacım Sultan, çark urarak semâ’ha girdi, etekleri hangi dervişe dokunduysa o derviş düştü, öldü, böylece on yedi kişinin öldüğünü söyledi ler.Öyle bir olan oldu.

Seyyid Gazi tekkesi şeyhi Kara İbrahim, bu hali görünce kızdı. Hacım Sultan’ın topluluğunda ne kadar demir aleti varsa emretti, toplayıp bir tandıra attılar. Hepsi kızdı, mum gibi eridi. Hacım, Burhan Abdal’a baktı, ‘gir Burhan’ım’ dedi. ‘O dervişlerin çeyizlerini çıkar.’ Burhan Abdal, besmeleyle o kızgın tandıra girdi, aletleri birer–birer dışarıya çıkardı. Tandırın içinde semâ’ha başladı, öylesine semâ’etti ki ateşi söndürdü.

 

Hacım Sultan, Kara İbrahim’e, ‘sen bizi’ dedi, ‘ateşle sınadın, biz de seni Tanrı kazasıyla sınayalım’. Bu sözü derdemez gökten bir yıldırım indi, Kara İbrahim’e dokundu, yaktı, kapkara etti. Kara İbrahim’in Hasan adlı bir oğlu vardı. Anası, bunun eline yapıştı, sürüp Hacım Sultan’ın tapısına getirdi. Hacım Sultan’ın elini öptü, ayağına yüz sürdü; ‘gerçek er’ dedi, ‘İbrahim körlük etti, inkârının cezasını buldu; yalvarırım, oğlancığıma kıyma, safâ-nazar et, bir tanemdir o benim’,. Hacım Sultan, Burhan Abdal’a bir nefes söyle dedi. Burhan Abdal söyledi, son mısra’ı:

Nazar eyle Hasan’a

 

mısraıydı. Buradaki Hasan’dan maksad da Kara İbrahim’in oğluydu, Hacım Sultan, ona safâ-nazar etti. Ertesi günü bayram oldu, bayramı orda geçirdiler, sonra kalkıp Burhan Abdal’la Germiyan iline geldiler, Susuz’a yaklaşınca gördüler ki, Banaz suyunun öte yakasındaki yokuşta bir ejderha yatmada, yolu kesmiş, bekliyor. Kimse, onun korkusun dan o yola uğramamakta. Hacım Sultan, Burhan Abdal’la yola düştü. Kılavuzlar, geri kalmak için ‘hele sen yürü’ dediler, ‘biz de geliyoruz.’ Hacım Sultan merkebine binmişti, Burhan Abdal önündeydi. Tam ejderhanın önüne geldikleri zaman ejderha kükremeye, solumaya başladı. Burhan Abdal, korkudan merkebin ardına geçip kuyruğuna yapıştı, merkep de kan kaşandı. Hacım Sultan, ejderhaya karşı durup bir nâra attı, mübarek ağzından bir ateş çıktı, ejderhayı, olduğu yerde yaktı, kül etti. Hâlâ kaya üstünde kuyruğu, başı, gövdesi durur. Hacım Sultan, ardına bakıp Burhan Abdal’ı görünce ‘Burhan’ dedi ‘gel’. Burhan, ileri vardı, baktı ki ejderha kül olmuş, yerde yatmada. Hacım Sultan’ın ayağına yüz sürdü. Sonra geriye baktı, gördü ki dervişler, korkularından titreşip duruyorlar. Onları çağırdı, onlar da ejderhanın yandığını gördüler, Hacım Sultan’ın ayağına yüz sürdüler. Hacım Sultan, sonra dönüp Susuz’a geldi, Bekce Sultan’la Habib Hacı da kendi topluluklarıyla yerlerine gittiler.

 

Ejderhanın öldürülmesi üzerine Hacım Sultan’ın ünü, her yana yayıldı. Birçok kişi gelip derviş oldu. Birgün Hacım Sultan, Susuz’un civarında gezer, seyran ederken yanındakiler susadılar, Hacım Sultan’a bildirdiler. Hacım, merkebinden indi, bir yeri kazdı, ordan gayet tatlı, lezzetli arı duru bir su çıktı. Şimdi o ilde, o pınara ‘Hacım Pınarı’ derler, meşhurdur.

 

Hacım Sultan, birgün dervişleriyle Menteşe iline, gezmeye gitti. Vakit akşam olmuştu. Bir köye vardılar. Köydeki bir zengine adam yolladı, konuklanmalarını istedi. Ev sahibi, ‘bunca zamandır bir erkek evlâd isterim, ancak bir kızım var. Bu umutla nice dervişi doyurdum, nezir verdim, içlerinden bir ağzı dualı çıkmadı. Size münkir oldum ben, git, söyle, nerde konaklarsa konaklasın’ dedi. Derviş, gelip bu sözleri bildirdi. Köy dışında kondular. Hacım Sultan, ‘ben o adama giderim’ dedi. Dervişler, vakit geç, belki bir müşkül hâl olur dedilerse de Hacım Sultan eslemedi, sürüp gitti, o kişinin kapısına geldi. Besmeleyle kapıya el urdu, kapı, hemen açıldı, dua etti, elini yüzüne sürdü. Erin himmetiyle o kızın dişilik âleti yok oldu, kendisinde erlik âleti peydahlandı.

 

Hacım Sultan, bu kerameti gösterdikten sonra döndü, topluluğa geldi. ‘Ne oldu’ dediler. ‘İş değişti, kaçmak gerek’ dedi. Hemen yüklerini yüklediler, davarlarını öne sürdüler, kaça-kaça yola düştüler. Biz gelelim bu yana. Kız uyandı, başına el urdu, erin duasını aldığını anladı, derken kendisini bir yokladı, gördü ki erkek olmuş. Koşup babasını, anasını uyandırdı, hali bildirdi. Pek sevindiler, akrabası da sevinç içinde kaldı. Hepsi birden erenlerin ardına düştüler. Yetişip Hacım Sultan’ın elini öptüler, ayağına yüz sürdüler, yalvarıp geriye döndürdüler, eve götürdüler. O erkek olan kızı, huzura getirdiler. Erenler, o yiğiti tıraş etti, derviş yaptı, taç giydirdi. Hacım Sultan, o ilin halkından bin öküz topladı, adamlarıyla bile sürüp yurduna geldi. Bütün kerametlerini anlatmaya imkân yok, biz, bu kadarcıkla iktifa ettik. Sonucu Kolu Açık Hacım Sultan, Tanrı rahmetine kavuştu.” Hacı Bektâş Veli Menakıpnâmesi’nde Hacım Sultan’la ilgili bölümler bundan ibarettir. Sırası geldikçe Hacım Sultan’ınyaşadığı bu bölge uzun uzun anlatılacak, ayrıca, Velâyetnâmelerdeki farklılıklar ve özgünlükler karşılaştırmalı değerlendirilecek ve kültürel irdelenmeleri de yapılacaktır.

 

(Abdülbaki Gölpınarlı, HHBVV.s.83 vd.).

 

 

Bu başlık altındaki bölüm, Hünkâr Hacı Bektâş Veli soyundan rahmetli Haydar Ulusoy’la birlikte hazırladığımız “Çelebi Ahmet Cemalettin Efendi’nin Müdâfa Risâlesi” adlı kitabımızın (204-207) sayfala rından aktarılmıştır.

Hamiye Duran, Velâyetnâme (Hacı Bektâş-ı Velî) Türkiye Diyanet Vakfı, 2007, s.18

Ahmet Yaşar Ocak., Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Hacım Sultan maddesi) c:XIV, s:505-506)

İsmail Kaygusuz, Abdal Musa Sultan Velâyetnâme, karacaahmet Sultan Derniği yayını, 2008, s.23

Ali Rıza (Yalgın)’ın “Cenupta Türkmen Oymakları” İstanbul, 1931-32 (c. s.25- haşiye);Faruk Sümer, Oğuzlar(Türkmenler) İstanbul 1992, s.226; Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi s.62

 

2 Mustafa Murat Öntuğ, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi s.ı, 1998, s.107-122

C.Cahen, İbn-i Said sur L’Asie Mineure Seldjugide, Turco. Byzantina et Oriens Christianus, (London 1974), s.42-48, akt.Tufan Gündüz, Anadolu’da Türkmen Aşiretleri s.21

Zeki Velidi Togan, Umumu Türk Tarihine Giriş s.257, 317-318

Tufan Gündüz age.s. 21

3 Abdülbâki Gölpınarlı, Velâyet-nâme (Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli), HHBVV. İnkılâp Kitabevi, İst. 1958 s..36,  81, 87, 88, 91

4 Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e, TTK .Basımevi, Ank.1992 s,51,52

Abdülbaki Gölpınarlı, Vilâyetnâme  (Manâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli) İnkılap Kitabevi, 1958 s. 83-88;  Hamiye Duran, Velâyetnâme-i Hâcı Bektâş Veli, Türkiye Diyanet Vakfı yayını 2007 s.16, 573, 574, 577, 578, 581, 582, 585, 586, 589, 590, 593, 594, 597, 598, 601, 602.