AYDINLANMA NEDİR?

İsmail Özmen

            Aydınlanma, insanlığı her türlü karanlıktan, sıkıntılardan kurtarma işlem ve eylemleridir. Bir başka söyleyişle, nsanlığın her türlü karanlıklardan kurtulmasıdır.Gerçekte insanlığın temel sorunlarından biridir.İnsanlık tarihi, ta baştan beri hep aydınlanma sorunları ile bu konudaki çeşit li gelgit'lerle dolu sayısız çırpınmalar, yüksek frekanslar içeren tarihsel olay ve olgular kitabıdır.

Yeryüzünün bir parçası, uygarlıklar diyarı, 13.yüzyılda yaklaşık 30'a yakın ırkın/halkın, kültürün yan yana iç içe yaşadığı Anadolu tarihinin, bu kısmında, bir 'fetret' dönemiyle birlikte, özgün ve önemli bir 'Aydınlanma' olgusu yaşanıp sergilenmiştir: Bu güzel olguyu, Mevlânâ, (1207-1273), Hacı Bektaş Veli(1209-1301) ve Yunus Emre (1240-1324) gibi büyük sûfî düşünür ekiplerinin düşünsel, inançsal, şiirsel bir yapı içinde azimle çalışarak bu olguyu sessizce gerçekleştirmişler dir.Her yönüyle bu olgu, tasavvufî düşünsel bazda çok büyük bir performans güç ve birikimi sağladığı gibi, tarihsel süreç içinde yankıları çok derin, alabildiğine nitelikli ve zengin olmuştur..

Bu 'Anadolu Aydınlanması'nın siyasi yönü pek görünmez, ama evrensel insansal yön ve özellik leri sessizce asırlar aşıp günümüzde dahi ülkeleri, uygarlıkları; ırk, din, dil, renk, cinsiyet farkı gözetmeden, hiçbir ayrım yapmadan derinden sarıp sarmalayarak, etkilerini daha yoğun biçimde sürdüren, koydukları ilkeler hiçbir zora, zorlamaya dayanmayan çok diri bir sistemler örgünüdür.

Bu sistemler örgünündeki görüş ve ilkelere uyulup uygulandıkları taktirde tüm insanlığı ebediyen kurtaracak olan bir dizgeler sistemi sayılabilir, öyle evrenseldir; hatta her insanın kendi çapında uyulup uygulayabileceği sağlam olgulardan oluşan, tüm insanlığa dönük bir tür ahlâk sistemidir.

 Bu büyük olguyu anlatmaya çalışmadan önce, 'aydınlanma' kavramını çeşitli yönlerden tanımla rını yaparak, sınırlarını, çerçevesini, düşünsel, bilimsel, toplumsal, coğrafî ve tarihsel açılardan anlam ve yapısını, neler içerdiğini, düşünce dünyasındaki yerini, nasıl değerlendirildiğini, ne olup ne olmadığını, varsa öğelerini, türevlerini, yardımcı unsurlarını saptayıp açıklamak gerekir.

Ayrıca bu bağlamda çağında ve çağımızda bu konularda olanları, özellikle Avrupa'daki düşünsel yapıyı, teoremleri gözlemlemek, Avrupa kültüründeki bu tür olgularla karşılaştırmalar yapmak, varsa farklılıklarını sergilemek, çağımızdaki temel insan hakları sistemleriyle karşılaştırıp  birlikte değerlendirmek daha doğru olur.Böylece anılan konularda okuyucuların bilgilerini tazele mek, onları yeterince aydınlatmak düşünülmelidir.Zira temel konumuz 'Aydınlanma' kavramıdır.

                                                           ***

 Aydınlama nedir sorusu varoluşun anlamını arayan insanlar tarafından tarih boyunca hep düşünülüp, sorulan, yanıtlar aranan bir soru olmuştur. Düşünce tarihinde bir tür ebedi bilgelik olan aydınlanma ile ilgili birçok kavram ve önermeler, görüş ve düşünceler ortaya atılmış, tanım lar yapılmıştır. Aydınlanma bir anlamda, 'iç dünyanın keşfi', ne olduğumuzu saptama, en son bütünlük, Varlığın hakikatinin gerçekleşmesidir. İnsan olarak doğduğumuz zamandaki belli belirsiz koşulumuz; 'Tanrı, Kozmik Kişi, Yüce Varlık, her şeyde aranan-Bir diye adlandırılan Var lıktır. Bizler o Varlığın belirleyicileriyiz, ama aynı zamanda kozmosun kendisi gibi hep bir Oluş süreci içinde debelenip gidiyoruz; alın yazımız böyle sürüklenerek akıp gitmek midir? Bu süreç, varoluşun kaynağının eksiksizliğini/tamlığını her geçen gün biraz daha güzel bir biçimde dile getirmektedir; çok daha yüksek hallere doğru her zaman değişen, gelişen, büyüyen, evrimleşen bir süreç olarak düşünce sahnesine çıkıp, kendini olduğu gibi gösterip, uygulanmalarını bekler.

Öyleyse bizler yalnızca sözü edilen varlıklar değiliz; ayni zamanda insansal oluşlarız da. Bu bağlamda aydınlanma, bu oluştaki varlığın olağanüstü, olarak dengeli biçimde yerini alması da 'sayılabilir.Elbette aydınlanma, uygun bir ortamda oluştururulan tarihsel bir kurgudur, olgudur.

'Öyleyse, tüm varoluşun ve tüm deneyimin hakikati kesintisiz burada-ve-şimdiden, şu anda burada olandan, arayan, bu uğurda çabalayan, soran şeyin başlangıçtaki doğasından, yani Varlıktan başka bir şey değildir.Ruhsal yolculuk o hakikati keşfetme ve yaşama sürecidir.Yani Kendini gören, kendini bilen göz demektir ya da daha doğrusu, kendi 'Kendi'sini gören bir tür ben.'anlamına da gelebilir.Aydınlanma düşüncesini de böyle değerlendirmek düşünülebilir. Dahası felsefî terimlerden biri olan aydınlanma; tüm ikiliklerin birliğini, tüm karşıtların uyumlu birleşimini, bir tür karışımını, sonsuz çokluk ve türlülüğün tekliğini kavramakta toplananan sos yal içerikli, kişiye dönük, ruhsal çözümler içerip yaratan en yapıcı, en onarıcı bir sistemdir.

Tasavvuf, insanı  öyle sevecen, kucaklayıcı bir noktaya taşımaya çalışır ki, psikolojik terimlerde, aydınlanma, tüm sınırlanmaların, öteleme/bölme ve başkalık duyusunun aşılması anlamına gelir. Hümanist terimlerde, yolculuğun bir tür öğreti olduğunu, yolun ve varış noktasının eninde sonunda birleşip ya da kesişerek bir olduğunu anlamaktır.Tanrı bilimsel terimlerde, Tanrı'nın ve insanın birliğini kökten kavramaktır.Varlıkbilimsel terimlerde, bütün kozmosu aşan ama yine de aynı zamanda hiçbir şeyin Ondan ayrı olmadığını ya da hiçbir zaman ayrı olamayacağı içinde her günkü gerçeklik olan tüm hâllerin Hâli, tüm koşulların Koşulu'dur. Bu bağlamda, bu olguyu, tanımlayıp belirlemeleriyle, anlayıp çözümlemeye, irdelemeye çalışırken, öncelikle o kavramın tanımını yapıp, öğelerini belirlemek, böyle bir tanım ya da tanımlar çerçevesinde, konuya düşünsel açıdan konjoktürel olarak bakmak kişiyi daha çok gerçeğe, yanlışsız doğruya götürür.

                                                           ***

Dünyanın sürekli değişim hâlindeki ana konjonktüründe insan, kendini doğru öğrenip benimse diği taktirde doğru yanıtlar bulmaya adar, orada durup düşaünmeye çalışır; genelde, insanın her zaman hep kendi geleceğini düşündüğü gerçeğini ötelememek, bu gerçeği düşünce ve inanç bazında göz önün de tutmak zorunlu olur, bunun aksini gerçek saymak ise, bence yanlıştır. Gerçek, gerçekten öyle midir,deriz Bu bağlamda durup, şöyle bir düşünce dizelgesine, insan belleğine, birikimlerine, deneylerine  göz atmak gerekir: Aydınlanma kavram olarak, anlam olarak her çağa, hatta her ülkeye, her topluma, her ortama, her kültüre, her uygarlığa göre değişen bir yaşama, içerik, nitelik ve kapsam gösterip sergiler.Bunu çok iyi bilip bellemek lazımdır.

Çinli filozof Lao Tse (MÖ.VI.yy.) bu konuda, 'başkalarını anlamak bilgeliktir.Kendini anlamak ise aydınlanmadır,' der, der ama önümüze kaygan bir ortam sergiler, üstü kapalı olarak bu olguya dikkat edilmesini önerir ya da bize öyle gelir. Gerçekten aydınlanma herkes içindir.Bazı filozofî görüşlerde aydınlanma simgesel olarak Işık gücü, Brahma, Buda zihni, Nirvana'ya erim v.s. gibi çeşitli anlam ve kavramlarla anlatılmaya çalışılır ya da benzeri deyimlerle ifade edilir.

Aslında aydınlanmanın ne olmadığına bakarsak; ona daha çok yaklaşmış, öze daha çok varmaya çalışmış oluruz.Bu bağlamda aydınlanma; meditasyon, uyuşturucular, seks ya da herhangi bir zihin-değiştirici, psikoteknoloji yoluyla değiştirilmiş bir bilinç hâli şeklinde ifade edilebilir ama o dahi değildir,olamaz da. Aydınlanma, psişik görüngülerin ya da doğaüstü güçlerin baş döndürücü bir biçimde gözler önüne serilmesi hâli de değildir.Kişilik ötesi (Transpersonel) de değildir.Aydın lanma, sizleri göklerin krallığına taşıyacak bir görü de olamaz. Büyüleyici renklerin, puslu sesle rin egemen olduğu bir iç dünyayı ya da boş bir zihni türlü deneyimlerden geçirirken, kendinden geçmiş durumda devinimsiz oturan bir insan tipini hiç anlatmaz, öyleyse nedir bu aydınlanma, in midir, cin midir, masalların büyülü prensesi, perisi midir, nedir, ne değildir, ne  sayılamaz?

Aydınlanma, belki de bu saydıklarımızın hepsini içerir, aynı zamanda bunları sonsuz ölçüde aşar.

"En Son'dan daha az bir şey, hiçbir şeye yanıt olamaz; zaten bu anlamda bütün görüngüler geçici dir; var olma da en son olmayandır.Aydınlanma, varlık hakikatinin gerçekleşmesidir. Tarihte modernliğin yani aydınlanmanın karşısına hep bir tepki/karşı devrim olarak  gericilik/taassup çıka rılmıştır ya da çıkmaktadır.Gelecek, ancak bilinçlenen halkın kararı ile doğru olarak biçim kazanır.Bu bağlamda iktidarların temel sorunu topluma güven vermek olmalıdır Her türlü iktidar, demokrasi, otokrasi, ya da başka adla isimlendirilen rejimler halka bu güveni/güvenceyi verme dikleri taktirde nasıl yaşayıp, nasıl ayakta kalabilir, nasıl, ne kadar varlıklarını sürdürebilirler?

Bu arada toplumların geleceğini zaman işlevine bağlı olarak saptama olasılığı yoktur ya da varsa bile çok azdır.Bu bağlamda toplumlar geleceklerini tam olarak göremedikleri için herhangi bir şey öngöremezler, hükümetler ise devletten çok kendi geleceklerini, çıkarlarını düşünürler, halkın geleceğini açıkça göstermeye asla yanaşmazlar. Bunun en doğru, en inandırıcı ana kanıtı, halkın günlük yaşamıdır; kendiliğinden akışıdır.Toplumsal ve ekonomik durum bunu anlatıp simgeler.

Aslında her ülkenin aydınları ülkenin geleceği konusunda iyimser ve mutlu değillerdir. Toplum sal ve ekonomik krizler, sürüp giden savaşlar, politik ve dinsel sürtüşmeler, karışıklıklar halkları hep karamsarlığa, çıkmaza sürüklemiştir, ufuklarını karartmıştır, ortalığı karıştırıp iktidar sahiple rini bulanımlara ve umutsuzluklara iteler.Halkın elinden bir şey gelmediği için, o cehaletin verdi ği vurdum duymazlıklar içinde yaşayıp giderler, kendi hâllerinden hiç yakınmazlar, gelecekten ümitlerini keser, içlerine kapanıp kadercilik oyunu oynayarak hep susarlar.Kriz dönemlerinde bu tür umutsuzlukların karamsarlığa dönüşüp tüm toplumu kapsadığı bir gerçektir.Böyle zamanlar da insan, kendi başına daha sağlıklı düşünme yolları arayıp bulmaya çalışabilir.Zaten insanın yaşamsal umutsuzluğu binlerce yıldır her toplumda yinelenen, çaresi bulunamamış bir olgudur.

                                                           ***

Acının yaşamın doğal bileşeni olduğunu vurgulayan din adamı/düşünür Buda (M.Ö.551-477)'nın öğretisi, yüzyıllardır o toplumları baştan düzenler, bu öğreti evrensel kültürün eski bir parçasıdır.

Çinlilerin Yin-Yang simgeselliği karşıtların bütünlüğü en başta gelen bir mantık öğesi olarak karşımıza çıkar. Şöyle ki, iyi varsa kötü de var, sevinç varsa acı da var, güzel varsa çirkin de var, doğum varsa, ölüm de var, sağlık varsa hastalık da var, sıcak-soğuk gibi benzer ifadelerde  karşıtların bütünlüğü sergilenir.Bunlar yaşamın temel sınırları, koşulları, ögeleri, oluşu sayılır.

Daha doğrusu, bu bağlamda insanlar, ölümün yaşamın bir parçası sonu olduğu gerçeğini bir türlü benimseyememişler, buna alışamamışlardır, yaşamla ölümün bütünlüğünü, yapışıklığını bir türlü görememişler, kabullenememişlerdir.Aslında doğal eşitsizlikleri görüp kabul etmek gerekir.

Savaşlar ve ekonomik sömürü hiçbir zaman uygarlık kategorisi sayılamaz.Dinsel ve politik ideo lojiler evrensellik ölçüleri karşısında zamanla yerlerini ve tutarlılıklarını kaybettikleri görülür.

Umut, bilinçli insanların yetkin biçimde yetiştirilmeleri için belki yeterli bir ışık sayılabilir. Dünyada evrensel bir bilinçlenme sağlanmalıdır.Böyle bir bilinçlenme için dünya ve hayata baş ka açı ve pencerelerden bakmak, toplumların yakın geleceğine olumlu yaklaşmayı yaşamsal bir yöntem olarak görüp uygulamak gerekir. Cahillik ve bilinçsizliği besleyen ana öge, insanın geçmişinde birikmiş olan hurafeler ve önyargılardır.Buna karşı savaşmak ve dikkatli olmak çok önemlidir.Bu nedenle geçmişe bakıp ağlamak yerine, yakın geleceği gözetip gereken önlemleri almak onlar için hem borç hem de bir zorunluluktur. Elbette Ziya Paşa'nın dediği gibi, 'gökte yıldız arayacağımıza, önümüzdeki kuyuya düşmemeye çalışıp dikkat etmeliyiz'.Gerçekten insan, bilgisi kadar değil, davranışlarına göre uygar olup olmadığı belirlenen bir varlıktır.Bu önemli konularda insan beyni bir bilgisayar gibi, belki ondan daha değişik çalışabilir.Bu bağlamda beyin bir bilgi deposu sayılamayacağı gibi, bir bilgi ansiklopedisi de değildir; bu açıdan düşünce bir birikim değil, bir bilgi değerlendirme sistemi  sürecidir, öyleyse hem bireylerin, hem de toplumların kurtuluşu, aydınlığa çıkmaları için, her birey öncelikle kendinden başlayarak çevresi ni, tüm toplum kesimlerini eğitip bilinçlendirmelidir, bilinçlen ki düşünebilisin. Çünkü toplumsal ilgisizlik ve bilgisizlik çok rahatsız edici, üzücü, etkin bir kültür yoksulluğudur.Bunu iyi bil.

                                                           ***

Aydınlanmada tasavvuf var ama gidiş sürecini, Tanrı'ya ulaşma arzusunu, Batı felsefesinin gerçeği arama amacı ile karşılaştırmak, bilimsel olarak irdelemek, böyle bir yarışa sokmak doğal olarak olanaksızdır.Tek gerçeğin Tanrı olduğu inancı ve O'na ulaşmak, O'nda yok olmak gibi isteklerle dünyanın, doğanın ve evrenin gerçeğine ulaşmak ve dünyayı, doğayı ve evreni bütünü ile anlayıp kavramak/fethetmek gibi amaçların aynı olmadığı, çok farklı bir yapı, yön ve içerik taşıdığı dünya düşünce tarihi irdelendiğinde açıkça görülür.

Ünlü düşünür Baruch Spinoza (1632-1677) Tanrı ile doğayı birleştirir.Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre de bu konulardaki özgün düşünce ve görüşlerini yazı ve şiirlerinde derin lemesine/işin künhüne inerek dikkatle ve titizlikle sergileyip bizlere iletmişlerdir.

Klasik kültürel geleneğimizde en saptayıcı davranışların başında bilgelik dostu olmak gelir. Biz biliriz ki insanoğlu hayvanlardan düşündüğü ve inandığı için çok farklı yapıda, apayrıdır. Unutmayalım ki, danışmak öğrenmeyi olduğu kadar inanmayı da kapsar, içerir, güdüler. Böylece görürüz ki, insan orada bilgiden önce inancı biriktirir.İnsanları birlikte yaşatan sadece hayvansal sürü içgüdüsü (korunma içgüdüsü) değildir; ortak bilgi ve inançtır. Büyük dinler ve inançlar karanlığı yok etmek için karanlığa bürünmüş gözükürler ise de, ilgili uzman kişiler, bunu herkese anlatıp  ifade etmeye çalışırlar.Aslında şamanlar, rahipler, kahinler falcılar genel de birer inanç yayıcılarıdır.kültür aktarımcılarıdır.Onların büyük çoğunluğu inanç açısından dünyaya 'nizamat' verdiklerini sanarak, insanların kendilerine inanmalarını, içten bağlanmala rını isterler, bunu çeşitli yollardan gündeme getirip hep orada tutmaya çalışırlar.İnandığımız ortak şeyler olmadan, bir paydada birleşmeden birlikte yaşamamız hepimiz için de angarya, işkence, baskı, zulüm olur. Bu bağlamda inancın, insanda ve toplumda bu değin önemli, sağlam, aşınmaz ve aşılmaz, en önde giden, birleştirici/yapıştırıcı bir yeri ve değeri olduğu yadsınamaz.İşte aydınlanma, toplum larda ve insanlıkta tarih boyunca tüm bu kapıları açan, insanları soluklandıran bir kurumdur. Anlatmaya çalışacağımız 13.yüzyıl "Anadolu Aydınlanması" gerçekten böyle bir yapı sergileyen sağlam, çok güçlü bir kurumdur; özünde, hedeflerinde hep gerçekler, doğrular ve bilim vardır. Bu yapısıyla o, akıl örgününe sarılmış bir gönül ummanıdır, hep bu görünümüyle sahneye çıkmıştır. Yanlışı, hatayı, eğriyi, kanları dünyasına sokmaz,asla ödün vermez, bu konuda lamı cimi yoktur, o eğilmez, bükülmez, aşınmaz/aşılmaz, değişmez çelik bir doğruluktur, bunu sertlikle değil, ipek görünümüyle verir; onda eşitlik, dürüstlük temeldir; insanlar arasında din, dil, renk, cinsiyet, fakir lik varsıllık ayrımları yapmaz; herkesi bir görür, ayrılık gözetmez,"yaratılanı hoş gör/yaratandan ötürü"der; herkes Allah'ın  kuludur/ O' nun yarattığıdır; onun için sevgi, saygı, bağlılık, dayanış ma/ yardım görmelidir, insan kendini derinlemesine bilip  tanımalıdır, herkesi sevgiyle kucakla malı, kini, kibiri, sömürüyü sırtından savurup atmalıdır. Tanrı'ya varmak ancak bu yolla olur; çok çalışma, barış, hoşgörü temel esastır.Bütün bunlar için dümdüz olmak ve dimdik durmak gerekir.

                                                           ***

Akıl/fikir ögesi, Anadolu Aydınlaması'nda güncel yaşamda doğa ile savaşım görevini üstlen miştir.Unutmayın ki doğayı anlamak/bilmek öncelikle tetkik ve deneyden geçer.Deneyler ince leme olmadan doğa da, yaratılanlarda anlamsız kalır.Hatta Tanrı da anlaşılamaz, çünkü incele mesiz, deneysiz doğa hep suskundur, bize dil vermez, konuşmaz, el vermez, yol ver mez, he def göstermez; gidersen hep karanlığa, uçurumlara ya da sarp aşılmaz dumandan yolu yorda mı belirlenemez dağlara, dilsiz susuz çöllere, sonsuz denizlere düşersin, onlar seni yer, boğar, yok eder ya da bilinmezlere, karanlıklara çekip götürür, sıkıntılara düşer, çözümsüzllükere girer bunalır/şaşırırsın, çıkmazlarda yol yoktur, boşa emek harcamadan düşün ara sor öyle yürü, aklını kullanırken hep mantıklı ol, yeni yollar, çareler ara.Dünya, evren senin, kullan, ama ateşe elini sokma yanarsın, uçuruma düşme paralanırsın, ara bul!Yoksa istenenlerin hiçbiri olmaz,Aklı sağduyuyu pusula edinmiştir.Akılsız ne din olur, ne iman ne bilim!Akla güven,der.O arar bulur.

                                                           ***.

Aslında şu tarihsel bir gerçektir ki; dünyanın başına gelen en büyük belâlar, dertler, çıkmazlar  çöküntüler, yıkımlar hep büyük patronlardan, büyük politikacılardan ve büyük ideologlardan kaynaklanıp gelmiştir, bu sosyal ve tarihi bir gerçektir, ince eleyip sık dokuyun bu gerçek asla yadsınamaz. Örneğin Ortaçağ bir metafordur.Şöyle ki:'-Arınmak için kanla yıkanmak kirlenmek değilse nedir?'diyen-XII.yy.'dakiler orada Şeytan'ın sekiz evli kızı olduğu inancını taşırlar. Şeytanın bu kızlarından ilki olan: -Din sömürücülüğü, seküler bilginlerle;-İkiyüzlülük,keşişlerle;-Zorbalık, şövalyelerle;-Kutsala saygısızlık, köylülerle;-Samimiyetsizlik, habercilerle;-Faiz, burju valarla; -Şarafat, yaşlı kadınlarla evlidir.Fakat Şeytanın sekizinci kızı sefahatin de evlidir ama tek bir kocası yoktur.O herkesin metresidir"-'Görülüyor ki,burda insanın duvarı hep kendi beyninde örülüdür.Onu bir türlü yıkamaz.Hurafelerin sınırlarını bir türlü aşamaz, hep dar kalıplarda kalır.

Bu kısa alıntıya göre, 'Ortaçağ itaat üzerine kurulu gökten yere uzanan hiyerarşik bir yapıday dılar.Yönetenler ve yönetilenler bu yapıyı kutsallaştırarak sadakat bağıyla onun içinde yer al dı.Böylece o toplumlarda sosyal bir kurmaca yaşanmaya başlandı. XII.yy.'da itaat duygusu bir ölçü de zayıfladı görünür. Tanrı ile arasına başka varlık sokmaktan sıkılıp bıkan insan, bu gidişten döndü, aklı öne alıp, başlangıç saydı. Giderek felsefe öne çıktı, zaten felsefe, olup biteni bir kavram altında toplayıp inceleme eylemi değil midir? Bu bağlamda Aziz Augustinus (354-430), Aziz Anselmus (1033-1209),Aquino'lu Aziz Thomas (1225-1274) ortaya çıkıp gündeme geldiler; bu konuda düşünce bazında olup bitenlerle insan arasındaki inançsal, düşünsel eylemi birleştirme bağı, çabası saydları, öyle görüp Ortaçağda "logos" (aklın hikmetle buluşan dili), "Pathos" (ruhun dili) gibi kavramlar ile sözlü gelenekten yazılı geleneğe geçişteki mistik olguları kendi düşünce ve inançları lehine değerlendirilip irdelediler, felsefe yapmaktan hiç geri durma dılar; insanlar giderek daha çok bilinçlenerek, 13.yy.'da"Anadolu Aydınlanması"nı hazırladılar, Avrupa'daki bu gelişen ve değişen düşünsel yapılanmayı, fikrî gidişatı özetin özeti şeklinde de olsa bilmek gerekir; çünkü Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre ile onların arasındaki düşünsel mesafeyi, farkları, varsa ortak yanları çok değişik durum ve olguyu, derinden ve inceden inceye görüp değerlendirirken; dahası inançsal ve düşünsel görüşler arasındaki benzerlik ve ayrılıkları inanç ve düşünce düzeyinde  saptayıp sergilemek bir giriş, ön bilgi sayılmalıdır.

Bu konularda derin incelemeleri olan Spinoza Etika'sında, geometrik bir düzen içinde ve aksiyomlarının doğruluğu kabul edildiği oranda, doğru olabilecek bir dünya sistemi belki meta fizik olarak kurulabilir,der, bunu derken; yine insanı, karakteri ve dürüstlüğü ile bir prototip ola rak tanımlar, öyle olsa bile, bilimsel yaklaşım açısından, felsefe tarihinin en gözde kişilerinden biri olarak karşımıza çıkar; bütün bunlar düşüncenin, aklın, sağduyunun, insan yaşamının ve uygarlığının temeli olduğu gerçeğini değiştirip, bertaraf etmez/edemez; bunlar düşüncenin/aklın önemini, yerini, değerini azaltmaz/azaltamaz. O çağda,"Her toplumda, kendisini Ortaçağ kafesine hapsetmiş, hiç düşünmek istemeyen milyonlar olduğunu bildiğimize göre, düşünce, akıl, bilim onlar için önemli olmayan, onları ilgilendirip bağlamayan boş birer kalıptan başka nedir ki! İşte bu tip insanlar; hem beşeriyeti, hem içinde yaşadığı toplum ve  toplulukları, bireysel açıdan da  hem kişiyi ve kişiliği, hem de toplumla birlikte tüm insanı ve insanlığın geleceğini her yönden korkuyla, endişeyle, aşılmaz ve delinemez duvarlarla, surlarla, koyu karanlıklarla sarıp sarmala yarak büyük tehlikelere atmışlardır, ilgili tarihsel örneklerde de görüyoruz ki onlar toplumların ve insanlığın bir tür katilleridir.Çıkış yolunu, 13.yy.'daki "Anadolu Aydınlanması" göstermiştir.

                                                           ***

Bilim ve kültürün kaygısını, eğitimciden çok, öncelikli olarak bilim adamları çeker, onun geleceğini düşünür, titizlikle önlemler alır, yollar arar,bulur, yine bu bağlamda  İslâm ülkelerini en geri kalmış toplumlar olarak görüp değerlendirmek ise onlara çok acı gelir.Ama gerçek gerçektir.Anadolu'da 1071 Malazgirt Savaşıyla birlikte Bizans İmparatorluğu zayıflamış, parça lanmaya yüz tutmuş, ama Selçuklular da Anadolu'ya gelişleriyle Haçlıların birbirini izleyen akınları ve dört haçlı seferi karşısında tam ve köklü bir yerleşim sağlayamamışlar; daha sonrada Doğudan gelen Moğolların akınları karşısında da pek tutunamamışlardır. 1243'de Kösedağ'da Moğollarla girdikleri savaşta Anadolu Selçukları yenilerek Moğolların vesayeti altına girip onlara haraç vermeye başlamışlar, Bu ara, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaklaşık en az 10-15 federe tipli beylik devletler oluşmuş, âdeta herkes kendi aşiretiyle federemsi bir devlet kurarak varlığını sürdürme telaşına düşmüştü, böylece ülkede bir tür fetret devrine girilmiştir.1299'larda Osman lı dev leti, bir aşiret olarak toparlanma aşamasındaydı, oluşan küçük Osmanlı beyliği, zamanla hem Bizans Devletinin İznik dukalığını, hem Pontus Rum (Trabzon) devletini ortadan kaldıra rak sınırlarını genişletip önce devlet niteliği kazanmış, bu aralarda kendisi de özel fetret dönemleri yaşayarak zamanla toparlanmış, yaklaşık 10-15 federe beylik devletlerini de bünyesi içine alarak,  kısmen de olsa bunu Anadolu'da sağlayarak hızla yayılarak birliği kurmayı başarmıştır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u alarak (1453) kadim Bizans imparatorluğuna son verip, imparatorluk olma hazırlıklarını hızlandırarak, devlette gereken örgütsel değişiklikleri yapıp, ordusunu donatıp güçlendirmiş bu orduyla Balkanlarda, doğuda, orta doğuda, yeni gemilerle de Ege denizinde, Ak denizde egemenliğini oturtmuş, gide gide sınırlarını genişleterek imparatorluğu güçlendirmiştir.

                                                           ***

 Düşünün ki, Anadolu'da o dönemlerde bilim de, fen de bir arpa boyu yol bile gidememiştir. 18.yüzyıl sonuna kadar Osmanlı ülkesinde okutulan medrese matematiğinin düzeyi bugünki liselerde okutulan cebir programının da altındaydı.Bu yüzden bizde Fermat, Lagrange, Gauss ya da Euler gibi matematikçiler yetişemedi.1870'te İstanbul Üniversitesinin Çemberlitaş'ta yeniden açıldığı yıllarda, Cemalettin Afganî'nin verdiği konferansı fazla ilerici bulan ve o sırada üniversi tede yapılan bir kimya deneyinden çok rahatsız olan ulema, üniversiteyi kapattırdı.Yine düşünün ki, geçtiğimiz yüzyılda 20 milyonluk Yahudi cemaati 104 Nobel ödülü alırken, 1,5 milyar Müslü man dünya ancak 3 Nobel ödülü almıştır.Söyleyin bilim, fen, edebiyatta ilerleme bu mudur?

Halen ABD.nin oyuncağı olan İslâm ülkeleri ne haldedir, hepiniz acıklı durumlarını biliyorsunuz.

Bir milyarı aç, yarısı günü gününe yaşayan insanlar yalanla örülmüş  sözüm ona bir uygar dünya da, ekonomik krizler ve savaşlar arasında savrularak, sürünerek birbirleriyle boğuşmaktadırlar. Aklı olan için bu dünya rahat bir yer değil. Osmanlı deyince sadece Yıldırım'ı, Fatih'i ve Kanunî' yi düşünmek yerine, 19 kardeşini sultan olduğu gece boğup öldürten III.Mehmet'i, saraydan hiç çıkmamış III. Osman'ı ve Türkiye'yi satan Vahdettin'i de lütfen anımsasınlar, anımsayalım! Kaldı ki, Osmanlı döneminde bilimde, fende olan çağdaş gelişmelerle ilgilenen tüccarlar, sanayiciler, medrese hocaları ya da sultanlar olduğunu hiç işittiniz mi? Oksijenin bulunuşundan 180 yıl sonra İstanbul'da oksijen deneyi yapan bir hoca yüzünden üniversitenin kapandığını bilen pek az kişi vardır.Ama o sırada Batı dünyasında kaç üniversite olduğunu da hiç merak eden var mı? Tarihe baktığımızda Osmanlı Devleti nerdeyse tanrısal bir kurguydu.Dünya sultan ailesi için, ilahî bir güçten devralınmış bir mutlak iktidar cennetiydi, ama 622 yıl yaşayan Osmanlı da hiçbir zaman bildiğimiz bilim ve yöntemleri olmadı, buna hiç izin verilmedi. Demokratik rejimin temelini teşkil eden insan hakları, sosyal ve demokratik haklar oluşmadı.Hep bana hep bana dendi.

 Ama yine de unutmayın Eflatun(Platon), Berkeley ve Hegel gibi büyük sistemler bile, Çinlilerin Yin ve Yang ilkesi doğrultusunda ona uygun bir yapıda doğru ve yanlışların birbirlerini tamam ladığı düşüncelerden parlak bazı sentezler yaptılar ve dünyanın da ona uyduğuna inandılar, inan dırdılar.Demek istediğim şu ki, akıl, fikir yalnız dünyayı, doğayı, evreni anlamak için kul lanıl madı, bazen de menfaat için, çıkar için; bazı bazıda insanları aldatmak için kullanıldı.Ama kimse böyle küçük şaklabanlıklardan dolayı bilimi, fenni terk etmedi.Bilimsel çalışmaları yavaşlatmadı, ona gereken önemi ve saygıyı gösterdi.Bilimin, fennin gelişimi için büyük çaba gösterdi.

                                                           ***

Küreselleşme paralelinde "Hümanizma" tüm dünyada yeniden gündeme geldi.Tarih boyunca insanın varlığına tehditler yöneltilen her dönemde hümanizma ortaya çıkıp güçlenmiştir.Peki nedir hümanizma? 2500 yıl öncesinin Budist öğretisinde başlayan, zaman içinde gelişen bir düşün/inanç sistemidir. Rönesans'ta Rotterdamlı Erasmus hümanizmaya aklı da katarak yeni bir çığır açtı ve onunla Avrupa'ya aydınlanma çağı geldi.Hümanist Goethe, daha 1814'te "Alman ırkı bir şey demek değildir, ama tek bir Alman her şey demektir." demiştir,19.yy.'ın diğer büyük hümanisti Karl Marx ise, bu bağlamda kişinin bağımsızlığı üzerinde durur.Hümanizm'de, kişi herhangi biri olmak yerine, birey ve kendi olmayı seçer, işte sorun buradadır. Goethe'nin dediğini kendimize uyarlayabiliriz.Yani Türk ırkı bir şey demek değildir ama tek bir Türk her şey demektir.Hümanizm aydınlanma ile yakın birçok ilişkisi, ortak ve benzer yönleri olan bir  kurum dur. Avrupada Batı kültürüne yön vermiş, onu yoğurup yaparak büyük katkılarda bulunmuştur.

Avrupa 16.yy.'dan bu yana, bilimsel düşüncenin bu yönlerde bariz gelişimi, toplumların değişik katmanlarının buna içtenlikle ve topluca  katılmaları, bunu bireysel ve örgütsel olarak destekleme leri sonucu oluşturulan rasyonel bir silkinme ve bilinçli bir eylemdir.Hümanizm düşüncesinin çap ve etki boyutunda yarattığı düşünsel çaba ve çalışmaların uygar toplumlarda her düzeyde derin etki ve katkıları olmuş, bireysel ve toplumsal çerçevede ise büyük yardımları dokunmuştur. Sağladığı bu yararlar yanında, bireylere hiçbir ayırım gözetmeden yol gösterip üst düzeyde destek verdiği yadsınamaz değin açık ve çoktur; bu bağlamda renkli bir görünüm içinde gelişerek seyret tiği, toplumları olumlu düzenli/düzeyli biçimde yakınlaştırıp kaynaştırdığı da bilinmektedir. Hü manizm kişinin kendini içten tanıması,sorunlarını bu bağlamda çözmesi olup;dinsizlik değildir.

Bütün bu olumlu olgular hep akılla, fikirle sağlanmaktadır.Aslında toplum iradesini kullananlar, o esnada iyi ya da kötü işler yaparken, bu konuda en riskli kararlar alırken de, ülke ve bölge çapındaki bu stratejik kararlarla, ülkede dengeyi sağlamayı amaçlarlar, hedef budur,yoksa yanlış kararlarla ülkeyi allak bullak ederler.Bu ise felâkettir.Yöneticilerin çok bilgili, uzağı görüp sezin leyen, akıllı, dengeli kişiler olması gerekir.Düşünceler insan yapısının ve uygarlığın temelidir. Bilimle yüklenmesi/donanımı zorunludur. Dünyayı, doğayı evreni, toplumu sağlıklı tanımanın yolu, sadece gözlemden değil, deneyden de geçer; bu durum kesin biçimde saptandı.Bu kez felsefeciler düşünce akışının bir başka aşamasında, dünyayı, doğayı ya da evreni bütünsel bir perspektif içinde görmek istediler.Bu ise, aklın sınırlarını zorladı. Bu bağlamda akıl, durmak istemedi, yeni yollar, yeni olgular, yeni kategoriler  arayıp icat etmeye başladı.Bu eğilimler içinde bile kendi düşünme gücünü ve inancı barındırarak, onları karıştırmaya, hamur yapmaya başladı. Eflatun'un 'Mağara alegorisi/metaforu' buna en büyük örnektir. Bu bir tür aklın soyutlanarak, maddeden elini çekip idealizm'in tek aracı olmaya başladığını gösterip kanıtlar. Tolstoy, Goethe, Musil gibi büyük yazarlar bile, yapıtlarında düşünce ve inancı birleştirip, kaynaştırdılar. Unut mayalım ki, düşünce insan yaşamının ve uygarlığın temeli ve esasıdır.doğru. Latinler bunu "nomen numen" deyimi ile bir işin "adını koymak bilmektir" diyerek işi/olguyu vurgulayıp özetlemişlerdir. Aslında adını koymak çözüme yeterli değildir, bu tür bir gidiş insanı yanıltabilir, çok dikkatli olmak, aramak gerekir. Aslında dinsel kültürün, çağdaş nitelik ve içerikte bir atılım yapması düşünülemez. Ama İslâm dininin önderi Hz. Peygamber, dünyanın en büyük devrim cilerinden biridir gerçeği karşısında bu iki zıt görüşü kaynaştıran, 13.yy.'da birleştirerek yeni bir sistem oluşturup gerçekleştiren "Anadolu Aydınlaması"nı çok yönlü ve derinlemesine bilip gün ışığına çıkarmak, sentezini yapıp üst düzey yapıda bu sorunu çözümlemeye çalışmak gerekir.

                                                                       ***

Bugün, toplumda bir kesim, laikliği yok etmek için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Aslında çağdaş dünyada bu, kendi kendini yok etme anlamına gelir, böyle yorumlanmalıdır. Türkiye'de kendilerini muhafazakâr  sayanlara bu açıdan bakılınca onların varlıklarını ve var olan statükocu ortamı hiç değiştirmek istemedikleri ya da kendi yararlarına kullanmaya çalıştıkları görülür. Bunlar açısından hep dış konjonktürler belirleyici, sürükleyici ve kullanıcı olmuşlardır.Yurt içindeki kendi muhafazakâr dinamiklerimize, bir de hiç değişmeyen "değişim karşıtı" dış dinamik lerde eklenince değerler haritasındaki "değişenler değil, değişmeyenler" en çok dikkat çekici bir özellik gösterir hâle gelmektedirler.Görülen o ki, dış koşullar değişmedikçe, bu 'değişim direnci' ve "değişmezlik gerçeği" de hiçbir zaman değişmeyecektir. Türk halkı kendilerini tutucu (muhafa zakâr) sanıyorsa da, aslında kendilerini aldatıyorlar.Aldanma da bir gerçek olgudur, insanlar aldatıp aldanabilirler, buna kimse karışıp bir şey diyemez, ama bu, insanın gerçek kimliği, olduğu nu sandığı kimlikle örtüşmüyorsa ki, örtüşmeyebilir de.Vitrinde gördüğü her şeye sahip çıkmak, TV karşısında saatler geçirmek, otomobil kuyruklarında sıraya girmek, benzeri ipe sapa gelmez işleri yapmak hiç de çağdaş değildir, çağdaş olmak da sayılamaz. Örneğin ABD halkı tutucu bir halktır.Unutmayın ki, Galile Galileo'nun dediği gibi "Sorunda çözümde insanda"dır.Yine unutma yalım ki, eski çağların bir söylemiyle, "Her şeyin ölçüsü yine insan"dır, insandadır.Ama roket bilgini von Braun,"Her şey mümkündür." önermesinden hemen sonra şu yanıt-işlemi gerekli gö rüp gösterir:"Tabi ön şartlarını hemen yerine getirebilirseniz."Görülen o ki, bu koşullar ve öner me gerçekleştikten sonra ancak ABD.  aya öyle gidebildi, böylece ön şartlar oluşturulup yerine getirildi, Apollo-II 'de dünyanın uydusu Ay'a öyle inebildi.Gerçek gerçektir, hiç yalanla örtülmez.

                                                           ***

Bayezid-i Bistamî hz.leri, bir gün yanındaki birçok kimselerle (Tımanhane) önünden geçerken (irşad) maksadıyla delileri tedavi eden hekime sorar:'Günah illetine uğrayanlara bir  devanız var mıdır?'der.Hekimin bu soru karşısında şaşırıp, kemali hayretle elini başına koyarak düşünmeye başlar, hemen yanıtlanacak bir soru olmadığını görüp düşünürken,oradan geçen delilerden biri soruyu duyup: 'Erenler, beni biraz dinlerseniz o derdin ilacı şöyledir, isterseniz tarif edeyim',der:

'Tevbe kökünü istiğfar yaprağiyle karıştırıp gönül havanına koyarak tevhid tokmağı ile güzelce döğmeli, insaf eleğinden geçirip gözyaşı ile hamur etmeli, aşk ateşiyle pişirip muhabbet balından katarak kanaat kaşığı ile gece gündüz yemeli, işte deva bu'deyince Bâyezid hz.leri zevata dönerek

                        Ehli irfanım diye kimseyi ta'n etme sen

                        Defteri irfana sığmaz söz gelir divaneden

buyurur.13.yüzyılda düşünce bazında manevi bir birlik çemberi içinde oluşturulup  gerçekleş tiri len ve tarikatlar bazında da bazı uygulamalarını saptayabildiğimiz "Anadolu Aydınlanması"nı Bayezid Bistamî'nin bu öneri ışığı altında, elimizden geldiği ve Allah'ın izin verdiği ölçülerde siz lere anlatmaya, bu bağlamda, önceki ve sonraki çağlarda dünyada düşünülüp gerçekleştirilme ye çalışılmış bazı aydınlanmalarla ana noktalardan 'Anadolu aydınlanması'yla karşılaştırmaya, ben zer ve ayrılıklarını özet olarak sizlere karınca kararınca sunmaya, böylece bilgi vermeye, yara rlı olmaya çalışacağız.Yüce Mevlâ'dan hepinize, hepimize, tüm insanlığa güç, gayret, kuvvet, sağlık, esenlik, mutluluklar vermesini niyazla, giriş nitelikli bu bölümü şu beyitle noktalamak istiyorum;

                        Tövbe Ya Rabbi hata rahına gittiklerime

                        Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime

                                               -II-

                        "Tanrı'ya nasıl davranıyorsan

                        Çiçeğe de öyle davran"

                        Bu ise ancak aşkla, sevgiyle olur

                        Aşk ise  yalnız insanın gönlünde bulunur,

                         İnsan ise Tanrı'nın dünyadaki ardılıdır,

                        Sürgün bir ardıl ki,

                        Şeytan'dan kurtulamaz

                        ama yine de unutmayalım ki                 

                        Tanrı insanın gönlünde barının

                        Bunun için iki tarafın da bunu candan istemesi lâzım

                        o küçücük daracık sıcacık gönülde

                        Konuğunuz olan Tanrı'yı yani

                        Evrenlere sonsuza sığamayan,

                         Allah'ı o daracık yerde konuk ederken

                        iki tarafında birbirini sevmesi gerekir, gerçekte ise

                        gönül sahibi olmak yaşam bilgesi olmak demektir

                        Düşünce ve felsefenin de en son uğrak yeri yine gönüldür

                        İslâmiyet teslimiyettir, kime teslimiyet dersen,

                        Elbette ki Allah'a, yalnız Allah'a teslim olmak,

                         yalnız O'na kul olmak, yalnız O'na yakarmak gerekir.

                        kulluk yalnız Allah'adır, başka kimseye kul olunmaz

                        Allah ile arana kimseyi sokmayacaksın

                        Her yönden tertemiz arı-duru olacaksın

                        Bunlar için salt akıl fikir gerektir, onlar olmadan olmaz

                        Mevlâna'nın dediği gibi

                        "İnsan gözden ibarettir

                        göz ise dostu gören güzdür"

                        Anadolu demek, bilgelik geleneği demektir

                        Bu gelenek irfan geleneğidir, arifliktir, insan-ı kâmilliktir

                        kimliksizlik, kişiliksizlik, kimsesizlik değildir

                        Hacı Bektaş Veli'nin dediği gibi

                        "İncinsen de incitmeyeceksin"

                        Yunus "ilim ilim bilmektir/ilim kendin bilmektir/

                        Sen kendin bilmez isen/hepsi kuru emektir",

                        Halikarnas Balıkçısı'nın dediği gibi

                        "Altıncı kıt'a olan Akdeniz'in başkenti Anadolu"dur

                                                 ve

                        "Yeryüzünün kültürel gök kubbesi" yine Anadoludur',

                        Gelin Anadolu'yu birlikte yaşayalım, çünkü Anadolu biziz

                         Bize çok iyi bakın, bizi iyi tanıyın, resmimizi iyi alın,

                        bizler onun mirasçılarıyız, onu anlamanız için

                         bizi anlamanız da şart,

                        biz o yapıda hem işçi, hem ustayız, hem mimar, hem yolcu, hem oyuz.

                        Hacı Bayram Veli'nin dediği gibi,

                        "Sen seni bil sen seni/Sen seni bilmez isen/Patlatırlar enseni."

                                                           ***

Anadolu'da MÖ.6.-MS.15. yüzyıllar arasında durmadan çalkalanan bir deniz gibi çeşitli fikir ve görüşlerin, türlü inançların, sistemlerin oluşup yaşadığı, renklendirdiği bir süreç yaşanmıştır.

Anadolu'da o dönemlerde  yaşayan hiç kimseyi 'ben' ya da 'sen' ayrıştırması yapmadan, birbirleri ni ötelemeden, kimseye karışmadandimdik durup, kin ve fesattan kurtularak, birbirlerine sarılarak yaşamışlardır.Bu ülke, 1923'den itibaren laiklik ve uygarlık ilkesi ışığında Gazi Mustafa Kemal'in kurup oluşturduğu tarihsel bütünlük içinde, Anadolu düşünce mimarlarının öngörüleriyle kişilik hamurunu birlikte sabırla yoğurarak, ekmeğini aşkla pişirip kanaat, eşitlik ve dayanışma içinde hiç ayrışma göstermeden, dayanışma içinde yiyerek Cumhuriyet kültüründe aynı kaygıda, sevinç te ve kıvançta birleşip karışarak  her an yeniden doğup oluşarak, hep yeni olmuş bir halktır.

                                                                       ***.

Toplumda gördüğümüz çürümeler, kokuşmalar coğrafyası tarihin özünü, kendisini yansıtmıyor. Biliyoruz ki, en tehlikeli çürümüşlük, kokuşmalar eğitimli çürümüşlüktür. Çünkü çürümüşlüğün eğitimlisi, akıllısı akılsızı, görgülüsü ve kültürlüsü olduğunu zannedenler bilsinler ki bu tıpkı çürük çivi gibidir, yerinden çekmekle çıkaramazsınız, kırılıp parçalarnır, parçaları yerinde kalır, onunla baş edilemez.Hele şark kurnazlığında cahilin çürümüşlüğü, yeryüzündeki hiçbir çürümüş lüklerle karşılaştırılamaz durumdadır, o kendini hep sağlam sanır, öyle gösterir; ama toplumdaki  dürüstlük yarışından hiç geri kalmaz.Şark kurnazı ve cahildir, yeter ki cebi dolsun, zengin olsun, keyfi yerine gelsin diye inancını, pozisyonunu, elindeki her şeyi, her değeri sonuna kadar kullanır, onları satmaya çalışır; olumsuzlukları olumlu göstermeye gayret eder, onları elinde koz olarak biriktirir.Vakti geldiğinde ortalığa döküp saçar-savurur.Bu çirkin tiplerle bilinçli savaşıp üstesinden gelebilmek için öncelikle, kendimizi çok iyi tanımamız iyi yetiştirip bilmemiz gerekir.

Anadolu bunca yüzyıllardır üzerinde gerçekleştirilen sayısız kıyımlardan çok acılar çekip, yılmış usanmıştır. Bu nedenlerle dile gelerek son elli yıldaki toplum görünümünden "çok şikâyetçi" olduğunu içten haykırmaktadır.Toplumun her kesiminde, her yerinde giderek artmaya devam eden, tarifsiz boşluklar oluşmuştur: bu çirkin ve tehlikeli çürümüşlüklere engel olabilmek için, topyekûn yeniden ayağa kalkabilmek için ilk adımlarıı atmak üzere; Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre gibi büyük düşünürlerin görüş ve düşüncelerini, yaşam öykülerini, benimsedikleri ilke ve kuralları temelden kendimize  örnek etik kurallar alarak, yeniden oluşup, yepyeni öğreti sistemleri, büyük bilgi/bilim birikimi içinde, onların kurduğu "Anadolu Aydınlaması" yolunda ilerleyerek, benzer ya da daha güçlü yapı ve içerikte sistemler oluşturmak lâzımdır. Bunun için o süreçteki "Anadolu Aydınlaması'nı çok iyi anlayıp kavrayalım, kültür haritamızı çok boyutlu biçimde çizip, gönlümüze silinmez olarak resmedelim, benzer sistemleri toplumsal hayatımızda uygulamaya geçirelim. Çağımızdaki akıl almaz çirkinliklerle,  çürümüşlüklerle hep birlikte bilinç li olarak savaşalım.Toplumu ve insanlarımızı bu ve benzeri ulu zatların önerdikleri düşünceler ışığında; doğru, gerçekçi, insancıl düşünsel direktifler yönünde toplamaya çalışalım.Nitelikli, sağlam görüş ve kurallar doğrultusunda, tüm sorunlarımızı yeniden gözden geçirelim, irdeleyerek çözümler üretelim, çıkış yolları arayıp bulalım. Etik yollardan toplumu ve bireyleri bilinçlendirip demokratikleştirmek, şeffaflaştırmak için çalışalım.Hepimiz, 13.yüzyıl "Anadolu Aydınlanması" ndaki düşüncelerle eğitelim. İnsanımızı tehlikeli yollardan, dar açmazlardan koruyup, kollayıp  düze çıkarmaya çaba gösterelim. Çünkü bu olgu, hepimizin yararınadır.İnsanlarımızı eğitip ussal, etik, kültürel ve nesnel ilkelerle donatmak çağın koşullarına daha uygun olur, daha doğru olur. Zaten çağdaş gidiş de budur, bu yönedir.Toplumu ve insanlarımızı sarmalayan  çoğulculuğu yok etmeden, ulusal ve özgün bir yapı içinde hoşgörü ortamı yaratarak, insanlarımızı eğitim ve öğretimle yoğurup sevgiyle birleştirerek, kaynaştırarak yeni ufuklara yelken açtırmak, çağımızda ki evrensel kurallara aykırı düşmez. Çok iyi olur.Bu bağlamda, gelin hep birlikte,2500 yıl önce sinden bizlere bakan Sinoplu Diyojen'in feneri  ile  doğruyu, gerçeği, güzel, iyiyi arayıp bulalım.

                                                           ***

Büyük düşünür-şair uluMevlânâ,13.yüzyıldaki "Anadolu Aydınlanması"nın baş mimarlarından biridir, her şiiri insana ve insanlığabir talimattır.13.yy.'daki Anadolu Aydınlamasında insanların birey olarak uymalarıını öngörüp ipek yumşaklığında emrederek bir şiirinde çeşitli benzetmelerle somutlaştırarak süsleyip özetlediği ahlâksal yedi temel ilkeyi, ana direktifleri harfiyen benimseye lim, gönlümüze yazalım, tüm insanlığın da benimsemesini dileyerek onlara candan uyalım:

            "Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

              Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

              Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

              Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

             Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

             Hoş görülülükte deniz gibi ol.

             Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."

Mevlânâ, bu direktifli  tanımlamada hepimize, hatta tüm insanlığa seslenerek, ortaya koyduğu yedi ana kurala harfiyen uymamızı ister.Bunlara uyulması durumunda, oluşturulacak toplumun, en uygar, en dürüst, en doğru, en iyi, en barışçı, en sağlam, en dayanışmacı, yardıma koşan, son derece çalışkan, kızgınlık, öfke ve kinden, sömürüden alabildiğine uzak, engin, sevecen, sakin/ dingin, ahlâklı, özverili, adam gibi adam, eşitçi olması gerektiğini tüm yapıtlarında vurgular, bazende üstü kapalı ve çağrışımsal biçimde belirtip dile getirmektedir.İşte yine ona göre insan:

            -Helâl kazanıp helâlden yemeli, giyinmeli, çalışmalıdır.

            -Her türlü sömürüye karşı durmalıdır.

            -Her hareketinde Resûlullah'a uymalıdır.

            -Tenhada yalnız kalınca da günahtan hep sakınmalıdır.

            -Nefsi mağlûp etmek için onu hep rahatsız etmeli, eleştirmelidir.

            -İnsan az konuşmalı, öz konuşmalıdır.

            -Gündüzleri oruç tutup, geceleri az uyuyup ibadet etmelidir.

"Göllenmiş at idrarında yüzen saman çöpüne konan sinek, idrar birikintisini derya, saman çöpünü gemi, kendini ise kaptan-ı derya sanır"Bu anlatıda insana kibirden uzak durmayı öğütler.Şemsi Tebrizî'nin tutuşturduğu aşk ateşinde cayır cayır yanarken tüm insanlığa yürekten seslenen Hazre ti Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin asıl adı Muhammed'dir, 1207(H.604) yılında Horasan'ın Belh şehrinde doğdu.1273 yılında Konya'da Hakk'a yürüdü.Babası Sultân-ül-ulemâ Muhammed Behâ eddîn Veled, annesi Mümine Hâtun'dur. Ailesi ve babasına bağlı üç yüz kişi ile birlikte beş yaşında iken Belh'ten ayrılıp, Nişabur, Bağdat, Hicaz, Şam ve Anadolu'nun çeşitli kentlerine uğradık tan sonra, yedi yıl kaldıkları Larende(Karaman)'dan Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat'ın daveti üzerine Konya'ya gelip yerleştiler. Ferîdüddîn-i Attâr beş yaşında ondaki nuru görerek "Bu çocukta bir Nûr-i ilâhî ve yaratılışında bir istidât var"diyerek meşhur Esrârnâmesi'ni ya da Mantık-ut-Tayr adlı yapıtının bir nüshasını ona hediye etti.Babasından her türlü ilmi tahsil etti. Seyyid Burhâneddin Tirmizî'den ise ledünnî ilimlerini öğrendi, onunla riyâzet, mücâhede yaparak tasavvufta yüksek makamlara ulaştı. Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, Şeyh Sâdeddîn Hamevî, Osman Rûmî gibi âlimlerin sohbetinde bulundu. Seyyid Burhâneddin Tirmizî vefat ettik ten altı ay sonra, Şems-i Tebrizî Konya'ya geldi.Onunla tanıştıktan sonra, Mevlânâ onu etkisiyle, ders okutmayı bıraktı.Halk arasında bazı gerçek dışı dedikoduların yayılması sonucu Şems-i Tebriz'i Konya'yı terk edip Şam'a gitti. Mevlânâ bu dost ayrılığına dayanamadı, oğlu Sultan Veled'i Şam'a gönderdi. Şems onların ricasına dayanamayarak Konya' ya geri döndü.1247'de bir gece Celâled din-i Rûmî ile otururken yedi kişi gelip Şemsi dışarı çağırıp şehid ettiler. Mevlânâ bunun üzerine Şems-i Tebrizî'ye olan muhabbetini onun tutuşturduğu ateşle yana yana farsça şiirler olarak işle di.Bu aşkla işlediği kırk sekiz bin beyitlik Divan-ı Kebir'ini böyle yazmaya başladı. Müritlerinden Selâhaddîn Zerkûb-i Konevî'yi kendine yakın olarak seçti. Onun vefatından sonra Çelebi Hüsâ meddîn'i halife edindi. Bu sırada ünlü Mesnevî'sini de aynı aşkla, özlemle yazdı.17.Aralık 1273 pazar günü vefat etti.Cenaze namazını Sadreddin Konevî kıldırdı.Türbesi Konya merkezdedir.Bu büyük düşünür, dinler üstü bir evrensellikte âdeta herkesi özündeki yumşaklıkta, bir tür Tanrı aşkı sıcaklığında coşkuyla, enginlikle ve dinginlik içinde gönlündeki aşkı yaşayıp seyretti;

            Ben sağ olduğum müddetçe Kur'ân'ın kölesiyim.

            Ben Muhammed muhtârın yolunun tozuyum.

            Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse;

            Ben ondan da bizârım, o sözlerden de bizârım

der,Mevlânâ, tasavvuf ummanına dalmış bir Hak âşığıdır, o tarikat kurucusu değildir.Mesnevî (24 bin beyit), Divan-ı Kebir (48 bin beyit), Fihî Mâfih, Divân-i Rubaiyât, Mektûbât, Mecâlis-i Seb'a adlı  eserleri vardır.Bu yapıtlarındaki tüm görüşler, özgün ve yumşak bir anlatımla, aşkla söylen miş sertlik ve zorlama içermeyen yumşak, bağlayıcı, açık ve kesin direktiflerdir. Bunlar, 13.yy.' daki "Anadolu Aydınlanması"nı oluşturup doğuran temel ana kurallardır.Mevlânâ, bu aydın lanmanın baş mimarlardan biridir. (Rehber Ansiklopedisi). İnsana, tam ve yetkin insan olmanın yani insan-ı kâmil olmanın yollarınıderinlemesine ve açık biçimde bir kuyumcu gibi gösterip titiz ce işler.Bireysel sorunların çözüm yollarını gösterir.Öyle ya eğer insan Tanrı'nın ardılı ise, Tanrı tarafından üflennmiş bir ruh parçacığı taşıyorsa, bu nurun hakkını vermek zorundadır.Etten, kemikten, kandan irinden yükselip, gerçek yerini, makamını bulmalıdır, bunu bilen insan da yükselir, evrendeki gerçek yerini alır, bunun için türaplaşan, enginleşen insanın değeri yücedir.

                                               ***

13.yüzyılda gerçekleştirilen"Anadolu Aydınlanması"na her yönden büyük katkıları, yardımla rı olan, bir anlamda, ona toplumsal ve düşünsel açıdan uygulamalarda örneklik edip yol gösteren, Anadolu'da yepyeni bir kurum olan Ahilik teşkilâtı, (XI-XVI) yüzyıllar arasında Anadolu'da varlı ğını diri tutmuş, harfiyen uygulanmış, geçerliliğini yoğun biçimde sürdürmüş, her yere kol atmış mesleksel bir örgütlenmedir. Çarşıda, pazarda ve yurdun şehirlerinde özellikle mal üretimlerinde hızla örgütlenip yurdun şehir kısımlarına yayılmış, hızla durmadan gayretle çalışan, işlevini hak kıyla yerine getiren, çok disiplinli, etik kurallardan hiç ayrılmayan sosyal nitelikli bir esnaf  kuru luşudur.Özellikle Bektaşî ayinlerindeki hâl ve ritüellere birçok yönlerden kaynaklık ettiği tarih sel bir gerçek olan bu meslek örgütünün, yani Ahiliğin eski bir 'Ahinâme'deki o döneme ait tüm ülke esnaf teşkilatlarınca uygulattırılan bir kısım ilkeler ile bazı ana meslekî prensipleri ve temel bazı etik kuralları belirledik.Yaren meclislerince uygulattırılan ilkeleri günlük söyleyişle sunalım:

*İyi huylu ve güzel ahlâklı olmak

*İşinde ve yaşamında kin, dedikodu ve çekemezlik kaçınmak.

*Ahdinde, sözünde,sevgisinde vefalı olmak.

*Gözü, gönlü, kalbi tok olmak.

*Şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli ve dürüst olmak.

*Cömert,, ikram ve kerem sahibi olmak.

*Küçüklere sevgi duymak,büyüklere karşı edepli ve saygılı olmak.

*Alçak gönüllü olmak, kibirden, büyüklük taslamaktan ve gururdan kaçınmak.

*Ayıp ve kusurları örtmek, gizlemek, affetmek.

*Hataları yüze vurmamak,düzeltmek.

*Dost ve arkadaşlara tatlı sözlü, samimi, güler yüzlü, güvenilir olmak.

*Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek.

*Herkese iyilik yapmak, iyilerini istemek.

*Yapılan iyilik ve yardımı başa kakmamak.

*Hakka, hukuka, hak ölçüsüne harfiyen uymak, ölçüyü kaçırmamak.

*İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak.

*Her zaman iyi komşulukta bulunmak, komşunun eza ve cahilliğine sabır göstermek.

*Yaradandan dolayı tüm yaratıkları hoş görmek.

*Hata ve kusuru kendi nefsinde aramak.

*İyilerle dost olup kötülerden uzak durmak.

*Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan şikâyet etmeden onur duymak.

*Zenginlere  zenginliğinden dolayı itibar göstermekten kaçınmak.

*Allah için sevmek, Allah için nefret etmek.

*Hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemekten çekinip korkmamak.

*Emri altındakileri ve hizmetlileri koruyup kollamak.

*Açıkta ve gizlide Allah'ın emir ve yasaklarına uymak.

*Kötü söz ve hakaretlerden sakınmak, kaçınmak.

*İçi, dışı, özü, sözü bir olmak.

*Hakkı korumak, hakka riayetle haksızlığı önlemek.

*Kötülük ve kendini bilmezliğe iyilikle karşılık vermek.

*Belâ ve kötülüklere sabır ve tahammül göstermek.

*Müslümanlara lütufkâr  ve hoş sözlü olmak.

*Düşmana düşmanın silahıyla karşılık vermek.

*İnanç v e ibadetlerde samimi olmak.

*Fani dünyaya ait şeylerle öğünmemek, böbürlenmemek.

*Yapılan iyilik ve hayırda hakkın hoşnutluğundan başka bir şey gözetmemek.

*Alimlerle dost olup dostlara danışmak.

*Her zaman her yerde yalnız Allah'a güvenmek.

*Örf, âdet ve törelere uymak.

*Sır saklamak, sırları açığa vurmamak.

*Aza kanaat etmek, şükür ederek dağıtmak.

*Feragat ve fedakârlığı daima kendi nefsinden yapmak.

*Özverili, tevazu sahibi olmak, ululanmamak.

*Kibiri, kini kapı dışına atmak, tamah etmemek

*İşinin ehli/uzmanı olmak, yaptığını sağlam yapmak.

*Kimseyi aldatıp dolandırmamak, içi dışı bir olmak.

*Sofrası açık, eli verici, gönlü yüce herkesin yardımına koşmak.

*Yüzü ak, gönlü pak olmak, her şeyin helâlını bulmak.

*Kovdan, yalandan, riyadan uzak durmak.

                                   ***

Yunus Emre bu konularda Fütüvvet-nâme'sinde bir devriş olarak ta dipten şöyle seslenir;

            "Ben bende seyr ider iken 'aceb sırra irdüm ahî

             Bir siz dahi siz de görün dostı bende gördüm ahî

                                    İy yârânlar iy kardaşlar görün beni n'itdüm ahî

                                    Ere irdüm eri buldum er eteğin tuttum ahî"

13.yy.'daki Anadolu Aydınlaması'nın kökünde insan vardır,dahası o insan emeğinin, göz nuru nun eseridir, tabanında eşitlik, kardeşlik, dayanışma, barış, sevgi, saygı yatar.Bize düşen onu ara yıp bulmak, her yönüyle tanımak, tüm insanlığa tanıtmaktır.Bu, Hz.Peygamber'in ulu emridir.

                                               ***

13.yüzyıldaki "Anadolu Aydınlanması"nın yine büyük usta mimarlarından birini dinleyelim:

            "Dostumuzla beraber yaralanır, kanarız,

            Her nefeste aşk ile yaratanı anarız

                        Erenler meydanına vahdet ile gir de gör.

                        Kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız

            Edep, erkâna bağlıdır başımız

            Güllerden koku almıştır, toprağımız taşımız

                        Soframızda bulunan, lokmalar hep helâldir

                        Yiyenlere nûr olur, ekmeğimiz aşımız

diyen ve Hızır aleyhisselâm ile buluşan, "Anadolu'daki Aydınlanma" konusunda en az ondört temel sırrı/ilkesi saptanmış ulu Pir' Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin de  kimliğine, oluşuna,çizilen dü şünce ve inaç haritasına, sözlerinde saklı incilerine,13.yüzyılda sessizce, ellerine kılıç, pala alma dan, kandan uzak, kötü nefs savaşından başka savaşlara girip katılmadan, kul hakkını koruyarak ulaşıp yaratttıkları "Rıza Kenti"nden esinlenip açık biçimde düşünce, duygu ve inançlarıyla oluş turdukları bir "Anadolu Aydınlanması"nı kültür tarihinin sayfalarına silinmez harflerle işleyip yazan baş mimarlardan biri de Hünkâr Hacı Bektaş Veli'dir.O da Anadoludaki 30'a yakın kültürü, çeşitli din, mezhep, ve yolak(tarîkat) görünümündeki inançları, hatta inançsızlıkları taşıyan insan ları sevip bağrına basan, aslanla geyiği bir yerde dostça yaşamayı sevdiren, simgelerle, mitlerle, menkibelerle yaşamı bambaşka metafizik görünüm ve görüntülere çekilen bu ulu Pir'in görüş ve düşünceleri çok açık/duru, kesin ama incitmeyen,kimseyi zorlamayan, yumşak, sevecen bir yapı görünümü sergiler."Anadolu Aydınlaması" kimseyi zora sokmaz, herkesi çağırır, eşitlikçidir, bas kıcı hiçbir yönü yoktur, herkese gelin der.Günahınızdan soyunun, kötülüklerden kurtulun der, kibirden, tamahtah, riyadan, kötülüklerden sıyrılın çağrılarında bulunur.

 

Aydınlanma Nedir?(Bir grup yabancı yazarın hazırladığı bu kitap, Cengiz Erengil tarafından dilimize  çevrilmiş, 2005'de Ayna Yayınevince 2.baskısı yapılmış, anılan bölümbu kitabın 15-16'dan alınmıştır.