BEKTAŞİLİĞİN İLKELERİ

İsmail Özmen

1.Bektaşililik şeriatçılığa, biçimciliğe, softalık ve yobazlığa karşı bir tepki olarak doğup gelişti:

 

Bektaşiliğin inanç yapı ve içeriğini, tarihsel süreçteki kültürel birikimini incelediğimizde onun insanlığı kuşkulardan, korkulardan, karanlıklardan, her türlü aymazdan, güvensizlikten, dayanıksızlıktan, bunalım ve krizlerden kurtararak aydınlığa, güvenliğe, düşünce ve duygu sağlamlığına, güzelliğe, olgunluğa, yetkinliğe, iyi ve doğruluğa, gerçek ışığa, bilgiye ve bilime taşımaya, üstünlüğe çıkarmaya çalıştığını görürüz. O hep koyu şeriatçılığa karşı tepki duydu, her yönüyle savaştı, Bâtınî bir kimlik kazanarak gizemci yöntemlerle tasavvufî düşünme yollarını seçip özümseyerek, hep yenileri benimseyerek, yeni yöntemlerle çıkış yolları bularak bir dinler, inançlar karışımı (syncre’tisme) ve bir irfân, bir bilinç birikimi (gnose) durumuna ulaştı. Zamanla yerleştiği bölgelerdeki halkların bazı inanç öğelerini, kendi içinde eritmesini, hazmetmesini, ona yepyeni bir kimlik kazandırmasını bildi. Sonradan ortaya çıkan Anadolu Aleviliği onun değişik, prizmatik ve nüanslı bir görünümü olup, çoğu ondan beslenip esinlenmiştir. Her dinle, her inançla, her mezhep ve tarikatla, kısaca her yolla görüşüp buluşmaktan, alışverişte bulunmaktan çekinmedi, bu yöntemini ve özelliğini de hiçbir zaman terk etmedi. Değişik mekânlarda ve zamanlarda kazandıkları onun gerçek kimliği ve zenginliği, onu besleyen  hakiki dinamosu oldu.

 

2.Bektaşilik dünyada ve evrende kaosa, teröre, kıyımlara, savaşlara tepki göstererek, barış ve sevgi ile hoşgörüyü egemen kılmaya çalışarak, bu yönde örgütlenmeyi tercih etmiştir. Savaşa katılsa bile, barış için savaşır görünümü kazanmayı öngörmüş; insanı her yerde, her zaman ve her koşulda savunup üstün tutmayı yeğlemişti:

 

Bektaşiliğin düşünsel olarak oluşmaya başladığı tarihlerde Anadolu yarımadasındaki sosyal ortam, barışçı, güvenli bir görünüm sergilemiyordu. Deyim yerindeyse bu yarımada huzursuzdu, âdeta bir kan gölüydü. Selçuklular, Bizanslılarla, Haçlılarla, Memlûklularla, Moğollarla, yerel derebeyliklerle, bazen de kendi aralarında bitmeyen bir savaş ortamı içinde mücadele vererek, boğuşarak varlıklarını sürdürmeye çalışırken, küçük beylik ve topluluklarda; konfedere ve federe devletçikler ve boylar olarak kendi aralarında var olma, büyüme, yer bulma, yağmalama savaşları veriyorlardı. Kısaca, o gün ki Anadolu’da olan bütün toplum, ellerinde kılıç, altlarında atları savaşmakta, tozu dumana katmakta, kaygan bir zemin üzerinde korkulu, kanlı, yarını karanlık, bunalımlı bir yaşam mücadelesi vererek yeni vatanlarına oturmaya çalışmaktaydılar. İşte Bektaşilik, kaba hatlarla sergilemeye çalıştığımız böyle bir kanlı ortamda doğdu, büyüdü, gelişti. Elbette ki bu haliyle, bir tepkime kurumu olarak, kaos ortamına, anarşiye, savaşa karşı bir barış çiçeği şeklinde açılmak, oluşmak, gelişmek, var olmak zorundaydı. Öyle de yaptı, şiirin, güzelliğin, Bektaşi güllerinin, iyiliğin, sevginin, hoşgörünün üzerine çadırını kurarak bütün bunlarla birlikte yetkinliği, sabrı, yumuşaklığı, bilimi, yumuşak huyluluğu, nefsini heyecandan korumayı, bilgiyi, görgüyü, güzel ahlâkı, dayanışmayı ve benzerlerini hiçbir ayrım yapmadan bu çadıra alıp yaşatarak barışçı oldu. Bunu güvercin donuyla simgeleştirdi. Doğayı, insanı, evreni Tanrıyla kararak bağrına bastı, gönlüne doldurdu. Özü sözü bir olmamayı, gözünü dikip bakmayı, cimriliği, çirkinliği, kötülüğü, kabayı, şeytanı, şüpheyi, kuruntuyu, zinayı ve benzeri çirkinlikleri yüreğinden, çadırından ve dünyasından kovdu.

 

3.Bektaşilik, akıl terazisini, sezgi gücünü kâmil insanın eline verdi. Barışın üzerine yardım ve dayanışma örtüsünü örttü:

 

Pes yer yüzünde akıl terazisinden yeğ nesne yoktur; zira kim her iyi nesneyi bilen ve buyuran akıldır” (Makalat s:102) diyerek ve “Akıl dört türlü nurdandır. Evvel ay nurundan, ikinci gün nurundan, üçüncü sıdratü’l münteha nurundan, dördüncü arş nurundan” şeklinde bir niteleme ile kendisinden sonra ektiği tohumlarda yeşertilecek ve kendi adını taşıyacak tarikatın ana dayanağının akıl olduğunu belirleyen Ulu Pir Hacı Bektâş, simgelerin tüm kapılarını da açarak “akıl sultandır ve gönül içinde rahatlıktır, hem adama bunca ululuk, bunca nur, bunca keramet, bunca hilâtı kim Tanrı ta’âlâ verdi” şeklinde bir betimlemeye giderken hedef ve amaçlarını açıkça  gösterdi. Dört kapı, kırk makam, on yedi erkân, üç sünnet, yedi farz, kırk sekiz hâl yollarından geçerek varılacak son aşamanın “Kâmil insan kavramı içindeki gerçek bedenleşmesinde kendisinin Tanrı olduğunu söyledi; böylece, Kur’an’da bile secde edilen insanı yüceltti. Üreten insanın kutsallığı üzerinde yoğunlaşmayı öngören görüş ve fikirler üretti. Toplumu barışa, kardeşliğe, dayanışmaya, imeceye, birlikteliğe, helâl üretmeye, yücelmeye, “bir olup diri olmaya” çağırdı. Çünkü o insanı hep kutsal saydı,  onu evrendeki gerçek yerine oturttu.

 

Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Makalat (Sözler) adlı yapıtının şiir diliyle en güzel şerhini Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan ve diğer Bektaşi ozanları yapmışlardır. Bektaşi şiir ve kültürü yol-yolak olarak, düşünce olarak Makalat'ın içinden çıkmış; dönerek Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını anlatan, Velâyetname’sinin özüne saklanmıştır; onun özdeyişlerindeki yalın hava, taassuba, koyu şeriata duyduğu büyük bir tepkimeyi, ince ve öz bir yapılanma şeklinde, sessizce gülümseyen ve günümüze değin geçerliliğini koruyan bir görünümle yansıtmaktadır. Çünkü o, çağından çok ileri, aydınlanmacı bir düşünürdü. Ona uyum; körü körüne bağlılıktan kurtuluştur. Fani olana değil; baki olana yöneliştir. Kabuktan kurtularak öze giriştir. Türk’ü ve Türkçe'yi yüceltiştir. Hz. Muhammed’in (Mütü kabl-e en temütü) “ölmeden önce ölünüz” ilkesi üzerine, “yeni”yi “yepyeni” işleyerek yeniden yapılanmasını, eski yaşamda ölüp yeni yaşamda dirilmesini bilmiş; yalnız kendi ulusuna değil, bütün insanlığa gönlünü açarak, onları kucaklayarak, güllerini dağıtmış, insanları ırk, dil ve cinsler (erkek-kadın) arasındaki mevcut ayrımlardan uzaklaştırarak, hepsinin bir görmesini, birbirlerini sevip bağırlarına basmalarını, çadırlarına davet etmesini borç ve görev saymış, kurdu-kuzuyu, arslanı maralı bir arada tutmuş, böylece bu yolak tarihi boyunca bu ilke ve kuralları titizlikle ve ödünsüz uygulamıştır. İnsanlara dünyayı ve âhreti yan yana, bir arada taşımayı önerip öğretmiştir.

 

Hacı Bektâş, bunun için uludur, bunun için Serçeşme’dir.

 

4.Bektâşilik, Tanrı’yı gökten insanın gönlüne indirmiştir. Kâmil insan kavramına somut içerik, açıklık, uygulanırlık olanağı kazandırmış yolaklardan biridir.Tanrı gönüldeki kutsal noktadır:

 

Tanrı, zaman dışında, mekânsız ve yapayalnız, tek başına iken, Elest meclislerinde onunla sohbet ve muhabbet ederek, insanların aydın ve bilgin olmalarına, yetişmelerine, o ortamda verdikleri sözde durmalarına, Tanrı’nın kendisini bilip tanıyarak bilinçlenmesine, nitelikli yücelmesine katkılarda bulunan bir tarikat olarak Bektaşilik, yorganını İslam Mistisizmi, yani bir tasavvuf  üzerine sermiş, insanın dışını karartıp içini aydınlatan ya da bunun tersini yaparak içini söndürüp dışını parlatan biri olmaktan çıkararak, içi-dışı aydın ve aynı olan insan olmaya çalışmış, bunun için büyük çabalar göstermiştir. İnsanın “benliğinden geçerek” gerçek benliğini bulmasına, kişilik ve kimlik kazanmasına, özellikle de, onun giderek “insan-ı kâmil” kimliği kazanmasına yardım etmiştir. Amaç; kişiye durgunluğu, miskinliği aşılamak değil, gerçeğin peşine düşmesini sağlayarak dirilik, kıpırdanlık, yerinde duramamak merakı aşılayarak, yaşama sevinci bağışlayarak, onun kâmil insan ülküsünü hızla gerçekleştirme sini sağlamaktır. Çalışmak, aramak, öğrenmek, birikim Hacı Bektaş Veli’nin düşüncelerinin temelidir. Amaç, hakikat bahrinde, marifet ilminde yüzebilmektir. İman ile küfrü bir potada eritip gül bahçesine (Halil İbrahim gülzârına) çevirmektir. İlm-i kaal’den İlm-i hâle (laf ebeliğinden hâl bilgisine) geçmektir. İlm-i kaal’de kalmak (söz adamı=ehl-i kaal) olmak yetersiz kalmaktır. İnsan sözünden çok, yaptıkları ile eylem ve davranışıyla kendini belirtir, ortaya koyar, kimlik ve insanlığını öyle yansıtabilir, biz gerçek insanı ancak böyle tanırız. Mürşid; insanı, duydukları ile yaptıklarını eşit kılacak bir yaşayışa kavuşturabilir. Çünkü mürşid; bilgiye dayanır, aydınlatır; sezgiye dayanır, doğruya çekip götürür. Işık, her zaman bir ülküye inanmış kişilerin gönlünde doğar. Bunun içinde sürekli bir savaşım ve çaba gerektirir. Bektaşilikte tasavvuf, bir bilgi sistemidir, şekil ve boş kalıp değildir, Muhyiddin-i Arabi’de olduğu gibi hayali bir ideal hiç değildir, gerçeğin ta kendisi, realist bir dünya görüşüdür. Pir, insan çalışarak kemâle ermelidir der. Doğru ve gerçekçi düşünüş işte budur. İnsanlık alın terinde gizlenen bir türküdür.

 

5. Bektaşilik, ilim, hilim ve bilgiyi herşeyden öncelikli ve üstün tutar. Bununla birlikte, yaşamını Ehl-i Beyt’in yaşamındaki sadeliğe getirerek onu kendine  örnek alır, ona uyar, onlar gibi yaşamaya çalışır.’İlimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır’ der:

 

Aslında, Bektaşi’nin inanç ve yaşamında önceliği “İlim-bilgi” alır, onun ardından “Hilm-yumuşak huylu” olmak gelir. Bektaşi bu hâliyle iyi, temiz ahlâklı bütün insanlara, hatta bütün canlılara yardımcı olup müşfik davranmak zorundadır. Onun için o yaşamında hep dayanışmacıdır. Bektaşi, “Şevkle dünya işine, aşkla ahret işine” koşma gereğini gönlünde duyar, bedeninde yaşar. Bektaşi inancı özü arar, kabuğu atar, meyveyi bulur, çünkü istediği odur, özün özünde yunmak, durulanmak ve tertemiz yaşamak ister. Bektaşilik, öz olarak İslam’ın mistik yüzlerinden biridir. Aslında Bektaşilik yolağı, İslâm’ın canlı, diri ve gülen yüzüdür. Özgün bir yorumudur. Ehlibeyt yoludur.

 

Dışta kalanlar cevizin kabuğunu yalar, ondan tat almaya çalışır, kabuğu kırıp içini yemesini beceremezler. Kabuk öz değildir. Aslında öz özdür. Özün derinliğine ve güzelliğine varıp orada özleşmek gerekir. Bu, bizi gerçek ve sevgi dolu bir öze; inanç, bilgi yüklü temiz ve çağdaş bir ahlâka, nurların nuru Tanrı’ya, saygın insana taşıyabilir.

 

Bektaşilik, evrene, doğaya, düşüncenin her türüne ve gerçeğe götüren yollara önem vermiş, gerçek dışı olanı ve doğaüstü-metafizik düşünceleri çoğu bir yana itmiştir. Daha doğrusu doğaüstü durumlarda aklı ve sezgiyi devreye sokarak mantıklı yorumlar üretmesini bilmiş, akıl dışına çıkmamaya özen göstermiştir. O her yönüyle gerçekçidir. Simgelerinde bile hep gerçeği gizler, süzer ve süsler. Onun yerde, gökte aradığı insanın özüdür. Zorunlu kalınca simgeye girip saklanır.

 

6. Bektâşilik, her türlü işkenceye, zulme ve baskıya karşıdır:

 

Bektaşilik, halkın ezilişine, zulme, baskıya, her türlü ikiliğe, gönül, duygu aykırılıklarına karşı bir simge olmuştur, karşı durmuştur. Var olduğu alanlarda doğruyu söyleyene, hakkı savunana yanaşmış, egemen güçlere, haksızlıklara, aymaza hep karşı çıkmıştır. Egemen güçler onları bu nedenle her zaman kâfir, zındık, dinsiz, Allahsız saymış, ehli müslim sınıflandırılmasının dışında tutmuştur.

 

Şeriat, doğası itibarıyla aslında kurudur. Bazen kötü el ve kafaların elinde uydurma saplantılara, karanlık çıkmazlara girerek halka ve hakka zarar vermeye, zulmetmeye başlar; gerçekte ise şeriat kalıptır, sınırlıdır, donuktur, dogma niteliği baskın bir olgudur; toleransı yok denecek kadar azdır. Oysa İslâm dini, ezbercilik değildir, gericilik hiç olamaz. Kur’an ölüler kitabı değildir, umut doludur, o hep dirilere, geleceklere seslenir. “İnsan benim sırrımdır” (kutsî Hadis) derken Allah bunu vurgular. Dinin penceresi geleceklere açıktır, geçmişe eğilirken hep geleceklere bakar oralara seslenir, eğer öyle olmasaydı, dinlerin öngörülmesine, getirilmesine hiç gerek kalmazdı.

 

“Hazret-i Pir zamanında çok sade, yalın ve daha güzel olan erkâna, sonradan amaçtan uzaklaşanlar bazı ayet ve Arapça metinler katmışlardır. Bunlar bellidir. Bunları ayıklamak gerekir(B.Noyan, Bütün yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik c: I, s: XXVI, 1998, Ardıç Yayınları)

 

7. Bektâşilik, inanç ve düşünsel açılardan gerçekten armonik bir sentezdir,  çelişkisiz bir birikimler harmanıdır. Lirik tütsüdür:

 

Gerçekten Bektaşilik, İslâmsal din anlayışının, üstün ve güzel aktöre yolunun bir sentezidir. “Anadolu İslam Yolu”nu o temsil eder. Aslında “Tanrıya giden yollar insanların sayısıncadır”. Bu sebeple, kimin Müslüman, kimin Hıristiyan, kimin Budist, Kimin Yahudi, kimin Katolik, kimin Protestan, Kimin Halvetî, kimin Melâmî, kimin Rufaî, kimin Mevlevî, kimin Alevî, kimin Ateist, kimin Sünnî olduğuna bakılmamalı ve bu tür ayrımlar da önemli sayılmamalıdır. Herkes kendi gönlündeki Tanrıya doğru uçmaktadır. Bırakın uçup gitsinler, engel olmayın derim. İşte bakınız rahmetli Bedri Noyan Dedebaba bu konuda ne diyor: “Şiiri, musikisi, kitabı bırak düşünen ve düşündüren felsefesi olmayan yolların sonu bataktır. Böyle kuruluşlar ya hiç meydana çıkmazlar, ya da az yaşarlar, Bektaşilik ise, halkın ta gönlünden kopan ve en ücra köşelerdeki Türk halkının ruhuna kadar işleyen, onu duygulandıran bir şiir ve musiki ile, düşünüş ve inanışları, gelenekleri ile tamamen kurulmuş ve kökleşmiş bir gerçek mezheptir. Türkün İslamiyet’idir, din anlayışıdır. O, yaşam dolu insanların sevgi taşan gönülleriyle el ele verişleridir” (a.g.e.s.:XXVIII). Ayrımcılığa ve düşmanlığa bir avuç toprak...

 

8.Bektâşilik, iki dünyayı(dünya ve ahireti) hep bir arada görmüş, içiçe yaşamış, yaşamında her ikisi için de çalışmıştır:

 

Bektaşiler, XVI. yy.’la ait arşiv belgelerine göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun mülkleştirme ve yayılmasında etkin roller alarak, derviş gaziler olarak oturdukları toprakların fetihlerine bizzat katılmışlar, henüz oturulmayan topraklara yerleşmişler, oralarda çiftçilik, değirmencilik, ticaret ve hayvancılıkla meşgul olup bölgede kırsal ekonomiyi denetimleri altında tutmuşlardır (Ömer Lutfi Barkan, Osmanlı İmparatorluğunda bir İskan ve Kolonizyon metodu olarak Vakıflar ve Temlikler I.Kolanizator Dervişleri ve Zaviyeleri, Vakıflar Dergisi II,1942). Bektaşi tekkeleri birer kültür merkezi ve halk inanışının yayılma odakları olmuşlardır. Zaviyeler uzak ve kırsal alanlarda kurulan derviş barınakları anlamına gelir. Bu tekkelerde Abdallar, Işıklar, Torlaklar, Kalenderîler, hattâ Hurûfî ve Kızılbaşlar kalıyorlardı. Bu makamların çoğu, daha eski Bizans kökenli kutsal makamlarla, hatta çok tanrılı döneme ait yapılarla iç-içeydi. Bu gruplar zamanla, yerleşik ya da az kurumsallaşmışlar. Bektaşiler ile göçer ya da yarı göçer Kızılbaşlar olarak ikiye bölündüler, sonuncular ise zamanla, Zındık, Mülhid, Rafızî, Tahtacı olarak nitelendirilirken en sonunda da 19.yy.’dan itibaren hepsi “Alevi” adı altında toplanmışlardır. Başta dergâh, tekke ve zaviyeler din yayma merkezleri olarak kullanıldı. Ancak, yerleşik yaşama geçildikten sonra bu çevreler yaşamın içinde birer hücre gibi kalarak gerek kentsel kesimde olsun, gerekse de kırsal kesimlerdeki göçer boylarında olsun bunların hepsi Türk Halk İslâmlığı olarak, hep aynı Veli’ye, yani Hacı Bektaş’a bağlı kaldılar. Halka inmeden büyümek ve gelişmek olanaksızdır. Bu tür dergâh ve tekkelerden en önemlileri ise şunlardı:

 

1)Hacı Bektaş Dergâhı (Hacı Bektaş ilçesinde)

2) Kızıl Deli (Seyyid Ali Sultan) Dergâhı (Dimetoka’da)

3) Abdal Musa Sultan Dergâhı (Elmalı-Tekke’de)

4)Kaygusuz Abdal Sultan Dergâhı (Kahire yakınlarında Manh etta tepesinde) yer alan bu dergâhın yerine atom reaktörü yapılmış.

5) Kerbelâ’daki Bektaşi dergâhı

6) Necef’teki Bektâşi Dergâhı

 

Bektaşiliğin en önemli büyük dergâhları bunlardı. Bunlar dışında Hasköy yöresinde Otman Baba, Alberia yakınlarında Batova’da Akyazılı Baba, Varna’da (Cuma) Kız Ana tekkesi, Seyitgazi’de Seyit Battal Gazi tekkesi, Sucaeddin Sultan tekkesi gibi büyük tekkeler de vardı. Kızılbaş-Alevilerin bir kısmı ise, Erdebil'deki Erdebil Tekkesi ne bağlı idiler. Daha yüzlerce dergâh, binlerce tekke, zaviye Alevilik/ Bektaşilik için faaliyet gösteriyordu. Bir dönemin resmi kayıtlarına göre, Osmanlı ülkesinde, yaklaşık 900 büyük dergâh, tekke ve zaviyesi olan Bektaşilik, imparatorlukta en büyük ve en yaygın tarikat durumundaydı. Tekkelerin yerleri ve durumları hakkında rahmetli Bedri Noyan Dedebaba’nın “Bektaşilik-Alevilik Nedir?” adlı yapıtının üçüncü cildine, ayrıca tarihçi-araştırmacı yazar rahmetli Baki Öz’ün “Bektaşilik Nedir?”adlı yapıtına ve Hasluck’un kitabına bakılabilir.

 

Hurûfîliğin etkisiyle derin bir sarsıntı geçiren Bektaşiliğe, Balım Sultan, tarikatı bir merkeze bağlamak suretiyle, belirli dinsel işlevler öngörerek bir töresellik ile sürekli bir kurumlaşma görünümü kazandırdı (S. Faroghi, The Of Hacı Bektaş s:183-185).Balım Sultan, tarikata yeni bir görünüm vererek, belli kurallara bağlayarak onu kurumlaştırdı. Düzenli bir temele oturttu. Balım Sultan erkânını bütün ocaklar benimsedi. Onun için Balım Sultan’a “Pir-i Sani”( İkinci Pir) adı verilir.

 

Hasluck, Birge, Kissline, Vryonis gibi bazı yabancı araştırmacı yazarlar Bektaşilikte bazı Hıristiyan öğeler aradılar. Kuşkusuz bu öğeler vardı. Ama bunlar özümsenmiş, yapıya uyumlu duruma getirilmiş, yeni anlam ve içerik kazanmış öğelerdi. Bekâr (mücerred) dervişlerin oluşumu, Ayin-i Cem de yer alan kişinin içini döktüğü Dâr-ı Mansûr’un Günah çıkarma ile karıştırılması ve verilen cezalar ile özellikle de düşkünlükle, aforozun karıştırılması, üçleme (Allah-Muhammed-Ali) olgusunun Hrıstiyanlık'taki (Baba-Ruhül Kudüs-Oğul) trinite ile sadece üç sayısında benzerlik arz etmesine karşın, yine de bu yazarları yanılgıya düşürmüş, yanlış kanılara varmalarına neden olmuştur. Gerçekten Alevi/Bektaşilikteki üçleme, bir sevgi yumağıdır, Muhammet’i ya da Ali’yi tanrılaştırma amacı da taşımaz. Bu iki üçleme içerik ve amaç itibarıyla da birbirlerinden çok farklıdır. Hıristiyan üçlemesinde Hz. İsa, hem Tanrı, hem Tanrı’nın oğlu, hem de Kutsal Ruh-Cibril-insan sayılarak, kendine özgü bir kurumlaşmaya giden yeni bir Tanrı anlayışı oluşturur ki; bu görüşü İslamiyet kabul etmeyip reddeder, çünkü Tanrı evlenmemiştir, çocuğu yoktur, olamaz da. Ayrıca Tanrı’ya kimse eş ve yoldaş sayılamaz, Tanrı tektir, uludur.

 

9. Bektâşiliğin ibadet usulü tüm kaynağını tasavvuftan alır. Resmi İslâm ile Heterodoks İslâm’ın ayrılıkları bu noktadan başlar:

 

Bektaşiliğin özü, tamamen İslamî tasavvufa dayanır. Yani bir anlamda Bektaşilik, mistik İslâm yolunun tümüdür. İbadet kaynağı, Ehl-i Beyt yaşamıdır. Tasavvufun derinliğidir. Cemde Bektaşiler, Miraç atmosferini, ululuğunu, yalınlığını yakalamaya çalışarak enginliğe ve dinginliğe vardıktan sonra, arş’taki Kırklar Cemi’nin coşkulu güzelliğinde dönmeyi amaçlarlar. Cem ayini aslında, Kırklar ceminin eleğimsağma (gökkuşağı) renkli, nurla kaplı gerçek bir izdüşümüdür.

 

Ünlü gizemci Cüneyd-i Bağdadi, tasavvufu “görünür bir bağla bağlı bulunmadığın halde, Allah’la birlikte bulunmandır” şeklinde tanımlarken, yine ünlü sûfîlerden Mısırlı Zünnûn “Tasavvuf bir şeye sahip olmamandır, bir şeyin de seni kendine kabul etmemesidir” diyor. Görülüyor ki, Bektaşiliğin özünü teşkil eden tasavvuf, çok kaynaklı, derinliği, sonsuz yumşaklığı ve rengi olan bir inançlar sistemidir.Yine tasavvuf, Bâtini, Heterodoks İslâm denilen varlığın temelidir. Onun ilk kaynağı, Hz. Muhammed’in gerçek yaşamıdır, Kur’an’ın özüdür. Heterodoks bir İslâm tarikatı olan Bektaşilik, varlık birliği anlamına gelen “Vahdet-i vücud”  felsefesine dayanır. Vahdet-i vücud, dünyada ve evrende var olan her şey, Allah’ın sıfatlarının ortaya çıkışıdır; O’nun her şeyin üzerindeki gücünün belirişidir, her şey O’nda vücud bulur, O’nda birleşir, O’nda oluşur demektir. Yani her şeyi var eden Allah’tır. Bu nedenle de O “Vücud-u Mutlak”tır. (Mutlak Varlık). Kur’an’da sayılan Allah adları arasında “Vücud” yani varlık adı zikredilmemiştir. Ama her varlığın dışında, içinde ve üzerinde onu yaratan bir Allah vardır. Vahdet-i Vücud anlayışı, temelde bu birlik görüşüne dayanır. Resmi İslâm'la tasavvufdaki Vahdet-i vücud’çuları birbirlerinden ayıran önemli noktalardan biri işte burada saklıdır. İlk ayrılık buradan başlar. Resmi İslâm’cılar, her yerde ve her şeyde Allah’ın tecellisini görebilmenin olanaksız olduğunu savunurlar. Resmi İslâm ile Vahdet-i Vücud’çular arasındaki bu boşluk “vahdet-i mevcut” kavramı ile birdenbire uçuruma dönüşür. Vahdet-i Vücut “ varlık birliği ” , Vahdet-i Mevcut da “ varlıkların birliği” anlamını alır. Artık, tek Tanrı olan Allah; varlıkların, doğanın, evrenin birliğidir, yani bütün var olanların birliğidir. Bu varoluşun başı ve sonu yoktur. Vahdet-i mevcut özetle, işte bu anlama gelir. Oysa bu, Resmi İslâm'ın en temel inançlarından sayılan yaratılış öğretisine vurulan en büyük darbedir. Çünkü burada sözü edilen Vahdet-i mevcut görüşüyle, “yaratmak ve yaratılmak” kavramları tamamen yok edilmiştir. Gerçi Alevi/Bektaşi düşüncesindeki, tasavvuf anlayışında bu iki kavram çerçevesinde oluşan görüşler billurlaşmış şekilde saf olarak bulunmazlar. Alevi / Bek- taşiler, her iki görüşü de bünyelerinde, inanç potalarında eritip kaynaştırmışlardır. Onun için Bektaşilikte bu iki inanç sık sık birbirine geçmiş, birbiriyle kaynaşmış bir şekilde görülür.

 

Bu konuda, İmam Maturidi’nin (Semerkant Öl.944) Mutezile ekolünde savunduğu Allah’ın Zât’ı ile sıfatlarının bir olduğu görüşü, 1517 tarihine değin tüm Anadolu’da geçerli ve benimsenen bir görüştü. Bu tarihte, Yavuz Sultan Selim, hilafet ile birlikte yaklaşık 1500 Aşeri görüşlerini savunan ûlemâyı yanında, Memlûk ülkesinden getirerek, Osmanlı Medreselerine yerleştirmiş, Şah İsmail’in Erdebil tekkesinin Mutezile görüşüne karşı bu görüşü, yani Aşerî görüşü ülkede resmi görüş haline getirtmiş, böylece Osmanlı da bilim, resmi İslâm’ın etkisinde dondurulmaya başlamış ve giderek öldürülmüştür.

 

Zaten o dönemde resmi İslâm ile Heterodoks İslâm, “Allah sevgisi” (ilâhî aşk) kavramıyla “Allah korkusu” kavramının belli noktalarda dengelenişi düşüncesinde bile farklı görüşlere sahiptirler.

 

Resmi İslâm, “Allah sevgisi”nden kavram olarak söz eder; eder ama, bu kavrama yaklaşımı sırasında, onda her zaman ağır basan öğe, mahşer günü, sırat köprüsü, cehennem korkusu, şeytan ığvası gibi öğeler aracılığıyla ortaya çıkıp her şeyi sindiren temel öge “Allah korkusu” dur. Bu korku gelip tüm ağırlığıyla her şeyin üzerine oturur. Oysa, Heterodoks İslâm’da, “aşk” kavramı Allah sevgisi, nerdeyse Allah’a yaklaşmanın tek teması, biricik yolu, ateşin fitili sayılır. Aslında tasavvuf, düşünceyi yaşamaktır, sezgide koşmak, sevgide uçmaktır, Tanrı’ya kavuşma yöntemlerini bulmak, bu yolda hızla  yoğunlaşarak derinleşip uçurumlardan yuvarlanıp Tanrı gerçeğine götürecek uçurumlara düşmektir. Resmi İslâm, İslamî inancı dondurmuştur. Bu ise, İslam’ı sadece belli bir şekle, kalıba hapsetmiştir.

 

Heterodoks İslâm için aşk’ın önemi, büyük ölçüde, insanı yargılamaktan uzaklaştırdığı için hep gündemde kalır. Ancak bu şekilde, yargılayıcı olmayan bir yaklaşım, son derece çeşitli olan “kesret” (çokluk) âleminde vahdet’i, gerçek (birliği) görebilir ve onu tüm çeşitlilikleriyle birlikte bir bütün olarak kabul edebilir. Ancak  kişi, Tanrı kavramını, derin özündeki görünmez duru ve doğal özde harmanlayarak, sevgi pınarlarında kirli ve paslı gönlünü durmadan yıkayarak, nefsindeki benlik duygusunu özenle kazıyarak, sevgiyi sevgiyle doldurarak, gerçek anlamda, Tanrı’ya  yaklaşabilir.

 

 Yeri gelmişken anti-parentez içinde şunu da belirtmekte de yarar görüyoruz: Gerçekte aşk kavramı insanda iki şekilde ortaya çıkar: Birincisi gerçek aşk dediğimiz Tanrı’ya karşı duyulan ilâhî aşktır. Tasavvuf bu aşk türüne “aşk-ı hakiki” demektedir. İkinci aşk türü ise, geçici aşk’tır. Tasavvuf bu aşka “Aşk-ı mecazi” der. Geçici aşk, bir insana ya da bir nesneye, bir şeye duyulan aşkı ifade eder. Gerçek aşk ise, Allah’a duyulan aşktır. Bu, aşk-ı mecâziyi önemsiz kılmaz, tam tersine onun değerini ve önemini artırır. Gündemde tutar. Genelde aşk, maddi ve manevi bütün bağları koparır, kişiyi sadece sevgiliye hasreder. Hep ona yönlendirip yaklaştırır. Bunun için sûfiler mecazi aşkı hoşgörürler ve mecâzi aşk için “mecaz hakikatin köprüsüdür” derler (A.Baki Gölpınarlı 100 Soruda Tasavvuf s:79).

 

Resmi İslâm ile Heterodoks İslâm arasındaki üçüncü önemli farklılığa gelince; bu Kuran’ın zâhiri (görünürdeki) ve bâtınî (içsel, içrek) anlamları konusundadır. Resmi İslâm, Kur’an’ın lafzî anlamına sıkı sıkıya bağlıdır. Lafzî yoruma sıkı sıkıya bağlı olmakla kalmayan Resmi İslâm, aynı zamanda, o lafzî anlamı, zorlayabildiği son sınıra kadar devletin ûlemâ sınıfının çıkarları doğrultusunda zorluyordu. Bu sınır oldukça geniş bir sınırdı. Oysa Heterodoks İslâm, Kuran’ın bâtınî anlamına daha çok değer veriyor, bu konuda pek öyle belli nitelikte bir sınırlama da getirmiyordu. Bu konuda, tüm Batiniler, Hz. Muhammed’in birkaç kutsî hadisine dayanıyorlardı. Bunlardan biri, Hz. Muhammed’in Kur’an ayetlerinin “7’den 70’e değin anlamları bulunduğunu, bunların  gizli anlamlarını Hz. Ali’ye bizzat kendisinin öğrettiğini” söylemiş olduğuna ilişkindir. Görülüyor ki, Heterodoks görüş resmi görüşün tam tersi bir istikâmette yol alıyordu. Bunlara göre, Kur’an’ın iç anlamına ulaşanlar için görünürdeki (zâhirî) anlamının emredici hiç bir özelliği kalmıyor, bu gerçek anlam karşısında tamamen ortadan kalkıyordu. Yine bunlara göre örneğin “namazdan maksat Tanrıya yaklaşmaktır.” (Gölpınarlı a.g.e.s: 87). Bu itibarla, Kur’an özgürce yorumlanabilir, namaz kılınmayabilir, oruç tutulmayabilir, kısacası insan isterse şeriat kapısında kalabilir. Buradan kalkılarak, “Biz Allah’ın azad edilmiş kullarıyız” denilebilir (A. Gölpınarlı a.g.e.s:19). Bu nedenle ünlü sûfi Muhyiddin İbn-i Arabî “Puta tapan da Allah’a tapar” derken bizim Yunus Emre “Yetmiş iki milleti hor görmemek ”ten söz eder (aynı yapıt s: 99).

 

Resmi İslâm ile Heteredoks İslâm arasındaki başka önemli bir denge de, dünyanın maddi nimetleriyle manevi değerler arasında tutulması öngörülen dengedir. Bu tür denge sorunu şeyhülislamların, kadıların, müderrislerin Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde öngörülen toplumsal pratiklere bakarak, bu resmi din görevlilerinin o toplumların en zengin insanları arasında yer almalarını, bu günkü resmi İslam’a mensup tarikat mensuplarının, vakıfların ve kuruluşların neden çok zengin olduklarını açıklamaya yeter sanırım.

 

El fakru fahri=yoksulluğumla övünürüm” hadisini en iyi biçimde Fransız düşünürü Henri Bergson “Ahlâk ile Dinin İki Kaynağı”  adlı yapıtında bu yoksunluğu şöyle dile getirir:

Güzel olan ne yoksun edilmek, ne de kendini yoksun etmektir, ama yoksunluk duymamaktır.” Güzel olan Tanrı’dır. O da her yerdedir.

 

Demek ki, heterodoks dervişler, kent yada kırsal kesimlerde görkemli maddi zenginlikleri kendilerine mekân seçmeyerek, inançlarına göre her zaman yaptıkları gibi, Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Mevcut karışımı bir anlayış getirerek, Kur’an’ın görünürdeki anlamı yerine içsel anlamını tercih edip buna sonuna değin bağlı kalmışlardır. Simgeler denizinde “mahi” (balık) olmuşlardır. Bunlar bu görüşler doğrultusunda oluşturdukları görüşleri kendi aralarındaki ilişkilerde olduğu gibi doğayla ve evrenle olan ilişkilerinde de egemen kılmışlar; kadın erkek eşitsizliğine karşı erkân ve grup farkı gözetmeksizin bir araya gelip çeşitlilik içinde bir arada varolmasını sağlayan dervişler ve topluluklar şeklinde tarih sahnesine çıkmışlardır (Reha Çamuroğlu, Günümüz Aleviliğinin Sorunları s:84-89). İç bilgidir insanı insan eden; dış bilgi hep benlik aşılar, kibir kokar, kibrin sonu ise uçurumdur.

 

Öyleyse gelin, sözü Yunus Emre’ye bırakalım:

              “Işık imamdır bize, gönül cemaat

               Dost yüzü kıbledir daimdir salat

              Dost yüzün görünce şirk yağmalandı

             Anın’çün kapıda kaldı şeriat”

 

10.Her dönem ve mekânda Bektaşilik kapısını her türlü inanca açık tutmuştur. Gücündeki saklı öz, ilericiliği, yenilikçiliği, can veren diriliği, insanları kucaklayan sevgiyi taşır, gücü bundan kaynaklanmaktadır:

 

Alevilik ile Bektaşilik arasında bazı farklar bulunması doğaldır. Alevi olma bunların başında gelen farklardan biridir. Bektaşi erenlerinde “bel oğlu yoktur, yol oğlu vardır” ilkesi temel kuraldır. Oysa Alevilikte Alevi olabilmek için Alevi bir ana babadan doğmak gerekir. Oysa Bektaşilikte böyle bağlayıcı bir kural yoktur. Herkes Bektaşi olabilir. Niyet ve bağlanma esastır. İnsanın bir mürşitten el alması, tarikata girmesi Bektaşi olması için yeterlidir. Çünkü Bektaşi tarikatında “herkes yol oğludur, bel oğluna bakılmaz”. Oysa, Alevi dedeleri “Peygamber soyu varken sahabelerine imamlık düşmez” derler. Kişi Allah’a “El ele el Hakk’a” yol ve yöntemiyle varmalıdır.

 

Alevilik ile Bektaşilik arasındaki ikinci fark; rehber, baba, dede, halife, halifebaba, dedebaba olmak için ille de seyit olmaya, yani Hz. Muhammet, Hz. Ali soyundan gelmeye gerek yoktur. Ama, dedenin Ehlibeyt soyundan gelmiş olmasına da pek ses çıkarmazlar. Oysa, Alevilik’te baba, dede, mürşit mutlaka ocakzade olmalıdır, Ehlibeyt soyundan gelmelidir. Yoksa dede olamaz, cem yürütemez.. Bir başka söyleyişle, Alevilikte dedelik mutlaka ocağa, soya (Hz. Muhammed, Hz.Ali, Ehlibeyt) dayanır. Onun için Doğu-Anadolu’daki Alevilerin büyük çoğunluğu seyit soyundan olduğunu iddia ederler ki, bu bize pek gerçekçi görünmüyor. Padişahlık gibi soydan soya devam eden dedelik müessesesi sadece bu nedenle birçok sıkıntılar geçirmiştir. Yolu yolağı yücelten soy değil, akıl, sağduyu ve ahlâktır.

 

Alevilikte görgü sırasında “erkân”, “alaca değnek” denilen bir asa ile dede talibin sırtına dokunur, Bektaşilikte bu erkân, asa yoktur. Dede talibin sırtını “el ele el hakka” ilkesine uyarak Hz.Ali ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin “yeşil benli” elini simgeler biçimde kendi eliyle sıvazlar. Eğer Bektaşilik bir düşünce ve inancı özüne almak isterse, onu sevip özümseyerek, kendi yapısına ve disiplinine uydurarak, akıl ve sağduyu süzgecinden geçirerek, şekillendirip özümseyerek alır. Kızılbaş-Aleviler bu değneği, asayı, erkânı evliya sayarlar.

 

Bunun dışındaki farklar daha küçük ve belirsiz nitelikteki nüans farklarıdır. Bektaşilikte ikinci Pir (Pir-i sani) olarak tanınan Balım Sultan (1457-1516) Bektaşilik tarikatını erkannâmelerde belirlenen kurallar üzerine oturtarak sağlam bir sisteme bağladı, kurumlaştırdı. Disipline etti. Ayinleri belli kurallara bağladı. Bunları erkânname denilen kitapçıklarda yazıp gösterdi. Tarikata On iki İmam törelerini, on iki çerağı, pelhenk taşını, en önemlisi de evlenmeyen (mücerred) babalar kuralını getirdi. Balım Sultan, tarikat törenlerinde şerbet yerine şarap içme (şarab-ı tahüran) geleneğini yerleştirdi. İbahiyye denilen ve her şeyi uygun sayan-haramı kaldıran şaşırtıcı ilkeyi sadece içki serbestisinde benimsedi, din ve tarikatın diğer erkânlarında ve inançlarında böyle bir ilkeye yüz vermedi. Gerçekte, Bektaşilikte hakikat makamı, şeriattan, tarikattan, bağlantılardan sıyrılmak ve özgür olmaktır. Ana gidiş bunu gerektirir. Bektaşilikte dinsel farzlar bir kez yapılır. Bunun anlamı, yöntemine uygun bir görgü yapılmasıdır. Her yıl belli günlerde baş okutan meydan erenleri de bu süre içinde oluşan kusurlarını Allah’a, baba erenler aracılığıyla bağışlatmaya çalışırlar. Dâra dikilirler (Bektâşilikte dâr önemli bir kurumdur. Hesap yeridir. Kendinle hesaplaşmadır) Bu kusurlar, bilinen şeriat günahları değil, tarikat günahlarıdır. Gerçekte, şeriat (din) kuralları tarikatın temelidir. Allah-Muhammed-Ali üçlemesi ile hurufilik kurallarından bazıları Balım Sultan zamanında tarikata girdi. Tarikat onun zamanında kurumlaştı. Hurufilik ilkeleri simgesel ilkeler olduğu için Bektaşi babaları ve dervişleri, insana yönelik olup hepsi giz dolu bu bâtini kuralları kısa sürede benimseyerek şiir ve erkânlarına yansıyacak biçimde bünyelerine uydurdular. Bir simgeler ormanı daha yarattılar. Hızla gizemler ülkesine dalıp rahatladılar.

 

Namaz, Oruç, Hac, Zekât” insan çizgilerini bilmekten oluşur diyen Hurufiliğin birçok kurallarını benimseyerek özünde eriten Bektaşilik, yepyeni bir kimlik kazandı ve taraftarlarının önüne bu yeni oluşumuyla çıktı. Özetle; bütün bunların esin kaynağı, Esterebadlı Fazlullah’ın görüşlerini içeren Cavidanname adlı kitap ile bu kişinin başta damadı ve ardılı olan, Alevi/Bektaşilerin de yedi ulu ozanları arasında saydıkları Seyyid Nesimi’nin şiirleri ile ayrıca bu iki lideri izleyenlerin çeşitli görüş, düşünce ve buluşlarıdır. Bektaşi yolağında, bütün bu olgular süslü bir simgeler bahçesi oluşturmuştur. Yeni ufuklar açmış, Tanrı’ya uzanan yolun nurla ışıklanmasını sağlamıştır. Karanlığı delip giderken inanç insanı, Tanrı’yı arayanları kendine, içlerine, özlerine bakmaya çağırarak, sevgiden örülü, simgelerden oluşan bir labirente indirmiştir. İnsan bu labirentten gerçek insan, insan-ı kâmil  olarak çıkacaktır. Din kendinde kendini, özde özünü bulma aracıdır. Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu güzelliktir.

 

11.Bektaşilik akıl, sağduyu ve sevgi sentezidir. Bir bilgi ve görgü hazinesidir. Renkli, çok yönlü kültürel birikim zenginliğidir. Ondaki teslimiyet mantık kurallarına dayanan gerçekçi içerik taşır:

 

Alevi-Bektaşilik, temelde kurumsal biçimci dine, şekil özünü, gerçek anlamını yitirmiş dine, devletin elinde ya da dünyevi iktidarların elinde oyuncak olan dine karşıdır. Bu dinin adı, içeriği ne olursa olsun, Alevi-Bektaşiler böyle bir din anlayışına karşıdırlar.

 

Anadolu Aleviliği ve Bektaşilik tamamen Anadolu da oluşmuş bir sentezdir. Bu sentezde; Uzakdoğu dinlerinin, Türklerin ilk dinleri ile Şamanizmin, Antik Anadolu din ve inançlarından kalan bazı yerel görenek ve geleneklerin, Zerdüştlüğün, Budizmin, Maniheizm’in, Hıristiyanlığın, Museviliğin ve en ağırlıklısı da kuşkusuz yolağın kökünün gömülü olduğu Müslümanlığın birçok öğesinin iç içe geçtiğini, bir potada kaynaşarak simge ve mitlerden oluşan bir bütünlük yaratıp kimlik ve kişilik kazandığını görürüz ki; o bir gnosdur, büyük bir sentezdir. Kara kazandır. Sonsuz bir bilgi harmanıdır. Kaynaşmış inançlar yığınıdır. Tasavvuf ışığıdır. Kendisidir.

 

Alevi-Bektaşilik temel olarak; insanlar, dinler, sınıflar, cinsler, kültürler, ülkeler arasında hiçbir ayrım yapmamaktır. Bu temel ilkeyi öngören unsurlar da açıklamaya çalıştığımız kutsal sentezden kaynaklanır. Kökünü oradan alır. Giderek bu yolak, tüm dinleri “Hak dini” sayar. Çünkü onlara göre puta tapan da Allah’a tapar. Onlara göre, Tanrısal gerçekliğin, yani hakikatin tekeli kimsenin elinde değildir (R. Çamuroğlu a.g.e.s: 42). Her şey Allah’ındır. Allah her şeydedir, her şeydir. Allah doğa ve evrenin her yerindedir. Her şeyi içerir, her şeyi ihata eder(kuşatır), kapsar. Evi, insanın gönlüdür. O inanandır.

 

Yine Alevi-Bektaşilik, her türlü asimilasyona karşıdır. Onlar her güzeli sevmeyi, duruluğu, temizliği gönüllerine doldurmayı çok iyi bilirler. Bunda ustadırlar, herkesi de öyle bilirler. Barış, kardeşlik, birlik, dayanışma, imece gibi değerler Türkiye Alevilerinin sahip çıktığı, gerçekleştirmeye çalıştıkları evrensel değerlerdir, bu değerler onların geçmişleriyle, tarihleriyle yapışıktır. Alevi-Sünni ikiliğine en çok onlar karşıdırlar. Alevi-Sünni ayrımı gerçeğini gündemde tutmanın, körükleyip tartışmanın, yanlışlarını aramanın, birini diğeri ile kıyaslamanın, bu iki yolu karşılaştırmanın ne derece yanlış bir yöntem olduğunu çok iyi bilir ve anlarlar, bunun sonucunun ateş, kan, savaş ve gözyaşı olduğunu deneyimleri ve tarihleri ile görmüş ve tanımışlardır, kapanmış yaraları deşmenin, külü eşelemenin kimseye yararı dokunmayacağını herkesten daha çok onlar görür ve daha iyi onlar anlarlar. Gerçekten Aleviliğin ve Alevilerin Türkiye’nin Sünni ya da Sünni kökenli yurttaşlarıyla hiç bir sorunu yoktur. Olmamıştır, olmaz da. Ayrıca tarihte bunun bir örneği de görülmemiştir. Aleviliğin sorunu kendisini olduğu gibi kabul etmeyenlerle, sadece kendisine değil, tüm topluma tek tip kimlik vermeye, tek elbise giydirmeye çalışanlarladır (R. Çamuroğlu a.g.e. s:20). Tanımayan, bilmeyen sevgi kördür. Kör teslimiyet bağnazlık doğurur. İlişki sevgiden geçer. Bunları görüp bilen Anadolu mistisizmi er ya da geç yeni bir sentez doğuracaktır (Niyazi Öktem, a.g.e., s:189). Elbette evren çelişkiler yumağıdır. Elbette çelişki yaşamın derin gizidir. Bu kaostan nur topu bir yavru doğacağı açıktır. Evren de ve dünya da tek kimlik yoktur, olamaz da. Sayısız kimliğin sayısız görünümlerinin sarmalıdır evren.

 

12.Bektaşiliğin özü tevhittir; üç aşamalı bir İslâm yolağıdır :

 

Bektaşiliğe göre tevhidin üç mertebesi vardır. İlki telkin’dir. Bu aşamada talip şeriat kapısından tarikata girmiş olur. İkincisi libâs’dır, bu mertebede talip marifet libâslarını giymiş olur. Sonuncusu ise ahâdiyettir. Burası tamamen fenâ-fi’l ehâdiyyettir. Bektaşilik’te temel de iki tür ayin vardır:Ayn-Cem ve ayn-i ikrâr. Tarikata girmenin ayrıca çeşitli merasimleri vardır.Aslında Bektaşilik beş kademede gerçekleşir: 1.Muhib: Bu kefaletle tarikata yeni giren kişidir. 2.Derviş: Muhibin ikrâr vermesini gerektiren bir kademedir. 3.Halife: Liyâkatı görülen baba ya da dede’nin sarık kullanma yetkesine sahip olanıdır. 4.Mücerretlik: Kendini tamamen tarikata adamış olma mertebesidir. 5.Halifelik: Tarikatın en üst derecesi olup, çerağ, tuğ, alem, sofra sahibidir; ayni cemlerde 40 kurban kesilerek başlarına siyah sarık sarma kademesinde bulunan ihvandır.Bektaşilikte şeriat hükümleri zâhir ehline göredir. Bunlar yolağın ana duraklarıdır. Hepsi tevhid için vardır. Tevhid tüm canların girip yıkandığı, bir daha çıkmadığı sonsuz bir ummandır. İnsanın tevhide varması, Tanrı kapısında güneş olup ışık dilenmesi anlamına gelir. Birliğin içinde ya dalgıç ol ya da katre.

 

 

Üç Erdem, Bir Öykü

 

Bir insanın kemâle ermesi, tam olgunlaşması, pişmesi ancak şu üç temel ilkeye bağlı kalmasıyla olanaklıdır. Bunlar: 1.Sabır, 2.Kazanabildiği şeylerle yetinmek. 3.Yiğitlik, yani kendine kötülük yapanları affetmektir. Güzel ve temiz yaşam için temel ilkeler budur.

 

İslam eserlerinde bu üç esasın ne denli önemli olduğu şu öykü ile anlatılır: Bir kişi kendine sabrı, yetinmeyi ve yiğitliği göstererek öğretecek birini arıyordu. Sordu, soruşturdu. Ona, Bağdat’ta Hallac-ı Mansur adında ermiş bir kişinin bulunduğunu, ondan bu isteklerini öğrenebileceğini söylediler. Bağdat’ın yolunu tutan adam, şehre varınca hemen Hallac-ı Mansur’u sordu. Onun hapiste olduğunu, söylediği “En-El Hak” sözünün yanlış anlaşılması yüzünden idama mahkûm edildiğini bildirdiler.

 

Adam derhal Hallacı hapishanede ziyaret etti. Üç aylık yoldan geldiğini, kendisine sabrın, yetinmenin ve yiğitliğin ne olduğunu göstererek öğretmesini rica etti. Hallac, “Bak oğlum, Bana beni sevenler yiyecek getirirler. Ben o yiyecekleri zindanın fakirlerine dağıtırım. Kendim ise şu kuru ekmekleri suya batırarak yerim ve onunla kanaat eder, yetinirim” dedi. Konu sabır meselesine gelince, Hallacı-Mansur kolunu iki yana açıp, bileklerini bağlayan zincirlerden kurtuldu. Sonra duvara işaret edince kalın duvar yarıldı, oradan bir yol açıldı. Hallac-ı Mansur olanları gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi seyreden adama döndü. “Evet, sabır meselesine gelince, işte şuradan kaçabilirim. Fakat, madem ki yasalar beni hapse mahkûm etti, sabır edip idamımı bekleyeceğim. Yiğitliğe ve affetmeye gelince, o mühim konudur. Onu sana bugün öğretemem. Yarın gel dedi. Ertesi gün sabahleyin erkenden istediği son şeyi öğrenmek için Hallac-ı Mansur’a koşan adam, onu derisi yüzülerek öldürülmüş ve asılmış buldu. Kendi kendine dün öğrenmek için neden ısrar etmediğine hayıflandı. Kendisine sabır ve yetinmeyi hiç kimseden görmediği şekilde öğreten kişi, yiğitlik ve affetmek için neden “Hepsinden önemli” demişti? Ama onu öğrenme olanağını ebediyen kaybetmişti. Kendince büyük bir fırsatı kaçırmıştı. O gece adam, rüyasında kendini kıyamet günü öbür dünyada gördü. Herkes korku içinde bekleşiyordu. Bir ara Hallac-ı Mansur ile, onu idama mahkûm eden kadıyı gördü. İkisi de ulu divanda aralarındaki davanın sonuca bağlanması için Allah’ın huzuruna çıkmışlardı. Sonunda kadı haksız bulunmuştu.

 

Allah tarafından Cehennem’e atılmaya mahkûm edilen kadıyı melekler alıp götürüyorlardı ki, Hallac-ı Mansur, “Yarabbim, benim makamım neresidir?” diye sordu ve “Cennet’tir” karşılığını aldı.

 

Bunun üzerine Hallac-ı Mansur şöyle bir niyazda bulundu. “Yarabbi. Ben tek başıma Cennet’e katiyen giremem. Benim Cennet’e girmeme vesile olan kadı, ateşte yanarken ben rahat edemem. Ben Resülullah’tan aldığım terbiyeye göre, ya bu kadı ile Cehennem’e ya da yine birlikte Cennet’e girmeyi kabul ederim. Bunu Resül’un ve şehid Ehl-i Beyti’nin yüzü suyu hürmetine niyaz ediyorum” dedi.

 

Melekler duraladılar. Kararı yüce yaratan verecekti. Evet, karar verilmişti ve davada haksız çıkan kadı da, Allah’ın sevgili kulu Hallac-ı Mansur ile Cennet’e kabul edilecekti. Melekler ikisini de Cennet’in kapısına götürdüler. Hayattaki üç şeyi görerek öğrenmek isteyen adam birdenbire rüyasında kendini de Hallac-ı Mansur’un yanında gördü. Cennetlik adam ona dönerek şöyle konuştu: “ İşte... yiğitlik ve kendine kötülük edeni affedebilmek de budur…” Ve adam uyandı. Öğrenmek istediği üçüncü erdemi de öğrenmişti.

 

Yeryüzünde bu üç erdemin ne olduğunu en çok Alevi-Bektaşilerin bilmeleri gerektiğini onların tarihlerine bakarak söylemek işi abartmak olmaz değil mi? Mit ve simgeler denizinden bir damla sunduk. Tasavvuf tarihi bu benzeri şiirsel öykülerle doludur. Bunlar Alevi/Bektaşi şiirinde esin kaynağı, konu ve malzeme olarak kullanılmıştır. Mit, simge, sevgi harman edilerek şiire yansıtılmış ve oradan da sazın tellerine aktarılmak suretiyle insanlığın güzelliği şeklinde, ses ve söz giysileri içinde halka, yaşama sunulmuştur. Kim ki bunlardan yararlanmasını, ibret almasını bilir, o insan yücedir. O insan olmasını bilmiştir. Böyle birinin adı, kimliği, dini, cinsi, ırkı, ulusu ne olursa olsun o gerçek insandır. O kurtulmuşlardandır. Övünç ve sevinç onlaradır. Kur’an’da sözü edilen “ahseni takvim” onlaradır ve onlardır. Onlar ”Güruh-u Naci”ye dahil edilenlerdendir. Onlar tasavvuftaki “insan-ı kâmil”lik mertebesine çıkarılanlardır. Lamı cimi yoktur, çünkü onlar gerçek insandır. Çırıl-çıplak günahsız insan olmak, dünyanın en büyük rütbesidir, en büyük ödülüdür. Bu aşamaya ulaşanlara, barışı, hoşgörüyü, kendinde, özünde duyanlara ne mutlu!...

 

Hz.Muhammed (sas) “şeriat sözlerim, tarikat yaptıklarım ve hakikat ahvalimdir” buyurmuşlardır. Ana temel ilke budur.

 

13.yy.’da yaşamış olan ünlü sûfî Azizüddin Nesefî “İnsan-ı Kâmil” adlı yapıtında “Ey derviş! Her kim Peygamber’in buyurduğu şeyi kabul ederse ehl-i şeriattandır ve her kim Peygamber’in yaptığını yaparsa ehli hakikattandır ve her kim Peygamber’in gördüğünü görürse ehl-i hakikattandır. Ve her kimde bu her üçü varsa, her üçüne mâliktir ve her kimde her ikisi varsa ikisine mâliktir; ve her kimde birisi varsa, birine mâliktir. Ve her kimde ki hiç birisi yoktur, hiç birisine mâlik değildir.

 

Ey derviş! Her üçüne mâlik olan tâife(topluluk) kâmillerdir. Ve halâyıkın(hizmetçi) mukaddemi (yaratılanların başlangıcı, ilki) olan onlardır. Ve bu üçünden hiç birisine mâlik olmayan tâife nâkıslardır ve behâimden ma’dûd olan (hayvanlardan sayılan) onlardır.” (s.68)

 

“Mâ’lûmun olsun ki, insan-ı kâmil odur ki, şerîat ve tarîkat ve hakîkatte tâm olur. Ve eğer bu ibâreyi anlamıyor isen diğer bir ibâreyi söyleyeyim; bil ki insan-ı kâmil odur ki, onun için dört şey kemâlde olur : İyi akvâl(sözler), iyi ef’âl(işler), iyi ahlâk ve maârif ( iyi söz, iyi edim, iyi aktöre ve gerçek bilgiler, engin marifetler dizgeni)” (s.69).

 

İnsanlığın peşinden koştuğu temel ilkeler bunlar değil midir?

                      Sonsuzluk kervanı peşinizde ben

                      Üç ayakla seken topal köpeğim

                      Bastığınız yeri taş taş öpeyim

                      Bir kırıntı yeter kereminizden

                      Sonsuzluk kervanı peşinizde ben

Bakın büyük ozan Necib Fazıl Kısakürek bile, henüz içindeki  azılı beni öldürememiş değil mi? Vah bize!. Ağlamalıyız hâlimize.

 

Bektaşilik İlkelerinden Seçmeler :

 

(Bu ilke ve kuralların çoğu Hünkar Hacı Bektaşi Veli’ye aittir).

-İncinsen de incitme.

-Elini tek, Dilini pek, Belini berk tut. (EDEB ya hu...)

-Gazabını yutucu, Sır saklayıcı, Ayıp örtücü ol.

-Alın açıklığı, Sofra açıklığı, Gönül açıklığı edin.

-Aşına, Eşine, İşine sahip ol.

-Marifet ehlinin ilk makamı edeptir. Bunu bil.

-İnsanlar beş kısım üzerinedir:

Kerimler, sahiler, behiller, şahiler, leimler.

Kerim: Yemez, verir.

Bahil: Yer, vermez.

Şahi: Yemez ve vermez.

Leim: Yemez ve vermez, hem de verene engel olur.

Şahi: Yer ve verir.

-Her ne yaparsan, Hak rızası için yap.

-Ara bul.

-Her “yok” yerine geçecek bir “var” sende mevcuttur.

-Mümin müminin aynasıdır.

-Yol ile giden yorulmaz.

-Mertebe ve makam yoktur, dostun gönlünden özge.

-Gelenin malı, dönenin canı.

-Gelme gelme, dönme dönme.

-Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

-Ârif olup da vermeyen cahildir.

-Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

-Lütuf, payına düşmeyendir.

-Nasip verilene karşı alınandır.

-Eskiyi terk, cahile ölüm; ârife ise doğumdur.

-Gündüz şevk ile dünya işine, gece aşk ile ahiret işine.

-Tövbenin tövbesi olmaz.

-Eline, diline, beline sahip ol.

-Gönlün, elin, sofran daim açık olsun.

-Her şeyin anahtarını özünde ara.

-Her ne arar isen kendinde ara.

-Kendine ağır geleni kimseye uygulama.

-Düşmanınızın bile insan olduğunu unutmayın.

-Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.

-İnsanın cemali sözünün güzelliğidir.

-Hiçbir insanı ve ulusu ayıplayıp hor görme.

-Bir yolu karanlık görüyorsan bil ki perde gözündedir, yolda değil.

-Özünü bilirsen, özürden kurtulursun.

-Ayıpları örtücü ol.

-Kimsenin ayıbını görmeyen cana aşk olsun.

-Sırrı sır edene aşk olsun.

-Kelâm Haktır.

-Doğruluk Allah yoludur.

-Hakk’ın varlığından başka hiçbir şey kalıcı değildir.

-Halden hale geçiş hep O’nadır.

-El ele el Hakka.

-Bir saatlik tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.

-Ciğerinde duman olmayanın, yüreğinde ateş olmaz.

-Evvel giren değil, evvel gören.

-Yol cümleden Uludur.

-Gönül kalsın Yol kalmasın.

-Eri erden seçen kördür.”