bektaŞİLİĞİN TARİHÇESİ

İsmail Özmen

I. DÖNEM

 

Türk halk İslâmlığının sembolü olan Bektaşilik; kurumlaşmış bir halk tasavvuf tarikatı görünümündedir, gerçekte ise o bir okyanustur, değişik din ve topluluklar ile kültürlerden etkiler almış bir inançlar karışımıdır, yerel inançları kendinde eritmiş, bir bilinç birikimi olma niteliğini hiçbir zaman yitirmemiş, bu özelliği kendisini hep yeni ve güncel kılmış, kafasını hep dik tutmasını bilmiş, temel ilkelerinden ödün vermeye yanaşmamış, yeniden bedenleşmeyi (reincarnation), Ali ve Ehlibeyt kutsallaştırılmasını temel inançları arasına taşımış, sosyal yaşamdan beslenen imece ve dayanışmayı çalışmanın özü ve amacı saymış, İslâm ve Şamanizmi özünde özgün biçimde şekillendirmiş, dünyasına hep yeni ve doğru şeyleri taşıyan bir tarikat olmuştur.

 

Bektaşilik, Hünkâr Hacı Bektaş, Veli'nin kurduğu, temel ilkeleri ni koyduğu kabul edilen İslâmî bir tarikattır, ilk kaynağı Yesevi’liktir. Aslında Bektaşilik, Haydarîlikteki melâmet felsefesine, Kalenderîliğe ve Hurûfîliğe dayanır. Kızılbaş/Aleviliğin bir bölümü de sayılabilir. Hz. Muhammed’i mürşid, Hz. Ali'yi rehber, H.Hacı Bektaş Veli'yi pir olarak tanır.Tarihsel açıdan Hacı Bektaş Veli doğrudan doğruya tarikatın kurucusu değildir. Elimizde bu konuda kesin ve yeterli belge ve bilgiler yoktur. Hacı Bektaş'ın Baba İlyas'ın halifesi olduğu, kendisinin Babaî tarikatı mensubu bulunduğu iddia edilmişse de, bu konuda doyurucu ve inandırıcı nitelikte hiç bir belge ve bilgi gösterile memiştir. Gösterilen belgelerin hepsi de yetersiz ve yanlıdır. Hacı Bektaş'ın, Anadolu'ya gelinceye değin, Haydarî ya da Yesevi’lik tarikatlarına eğilimli olduğunu, aslında böyle bir arayış içinde bulunduğunu, Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonra da, söyledikleri, yazdıkları ve davranışlarıyla yeni bir yol oluşturmaya başladığını açıkça görüyoruz. Velayetnamesinde buna ilişkin birçok olgu ve izlere rastlıyoruz. Baba İlyas'ın Vefaiyye tarikatı mensubu olduğu da bizce kesin değil. Özellikle onun halifesi Baba İshak'ın daha değişik bir yapıda bulunduğu, her ikisinin de Dede Kargın'a bağlı olmaları olasılığını ortaya çıkarıyor. Ebu’l Vefa'nın kesin kimliği ile Anadolu Aleviliği üzerinde düşünüldüğü biçimde bir etkisi olduğu bize pek gerçekçi görünmüyor. Babaîler isyanı, Anadolu Selçuklular tarafından kanlı biçimde bastırılıp Baba İlyas Amasya’da, Baba Ishak savaş sırasında öldürülünce (1238) başsız ve pirsiz kalan Türkmenlerin inanç açısından boşlukta kaldıkları, kargaşaya düşüp dağıldıkları, bu başı boşluk ortamında bir güneş gibi doğan, halka ezilenlere yakın görüşleri ile yepyeni bir umut kapısı şeklinde beliren, barışçı, imeci ve dayanışmacı Hacı Bektaş'ın etrafında toplandıkları gerçeği karşısında, bazıları kasıtlı olarak Hacı Bektaş'ın Baba İlyas halifesi olduğu, savaşa katılıp, yenilgi sonunda kaçıp yedi evli bir Çepni köyüne sığındığı savını ortaya atmışlardır. Baba İlyas'ın Sünni torunu ve Osmanlı yanlısı Aşıkpaşazade Ahmedî'nin olaylardan yaklaşık 100-150 yıl sonra yazdığı yanlı tarihi de bu sava kaynak gösterilmiştir. Hacı Bektaş Veli gerçekten, Ebul Vefa'nın değil, Türkistan piri Ahmet Yesevî’nin, Haydarîlerin, Lokman Perende'nin, Anadolu’ya gelirken geçtiği yerlerdeki eski yerel kültürlerin, Melâmîlerin, Kalenderîlerin düşünce, inanç ve görüşlerinin özüyle beslenmiş, fikirlerini bunlardan esinlenerek oluşturmuştur. Kendisi Bektaşlu adındaki küçük bir Türk boyuna mensup olabilir. Bayındır boyu ile Çepni boyuna yakın olduğu da düşünülebilir. Hacı Bektaş düşünce ve görüşlerinde, insanlar arasında din, dil, ırk, mezhep, renk, kadın-erkek farkı gözetmez, insanı insan olarak ele alıp, değerlendirir, yoksulların, ezilenlerin yanındadır, kırsal kesimi tutar, imece ve dayanışma içinde çok çalışmayı öngörür, çoğunluğun dilini kullanır, Arapça yazdığı Makalat adlı yapıtını halifelerinden Said Emre'ye Türkçeye çevirttirir. Yaklaşık 360 halifesi vardır, bunları yetiştirir, herbirini bir yana göndererek düşünce ve görüşlerinin yayılmasına çalışır. Barışçıdır. Kurma belirtileri göster diği,  önemli işaretler verdiği yeni yolun özünü, özelliklerini, işleyişi ni, kurallarını gösteren Erkânnâmeler çıkarttırır. Kitaplarının yanı sıra, bunları da halifelerine, mensuplarının önde gelenlerine verdirir. Yazılı bu Erkânnâmelerin en eskisi XVI. yy.la aittir. Balım Sultan’ı işaret eder; Bektaşilik, Aleviliğin özgün ve diri bir dalı, olduğunca mamur ve büyük bir kentidir, özgür ve gerçekten özgün, kale gibi sağlam bir yapıdadır. Doğru bildiği, güzel, gerçek ve  sağlam gördüğü, kendisine yakın duran her görüşten yararlanmış ve etkilenmiştir. O bir irfan birikimidir. Fütüvvet ve Ahilikle sürekli  temas hâlindedir, daha başka kurum ve kuruluşlarla yakın ilişkilerde bulunduğu tarihsel olaylarla sabittir. O bir kez güzelliklerin, iyiliğin ve gerçeğin peşine takılmıştır, aktöre gereği duramaz, durdurulamaz.

 

Hacı Bektaş’ın tekkesinde Peygamber’e Tanrı’dan gönderilen ve ondan Ali’ye geçen kutsal emanet sayılan elif-i taç, hırka, çerağ, sofra, âlem, seccade bulundurduğu, ardıllarını başka yerlere görevlendirirken de bunlardan verdiği;  Makalat, Velâyetnâme, Fevaid ve benzeri diğer önemli yapıtlarında geçen “kendisine uyanların serpuşlarını tekbirlediği, safa-nazar kıldığı, hırka giydirdiği, biat töreninde saçlarını tamamen tıraş ettirdiği, çar-darp olma hali” gibi benzeri tarikatsal olgu ve durumlar karşılaştırılıp iz sürüldüğü taktirde karşılıklı etkilenmelerin nerelerden alınmış olduğu kolayca anlaşılır. Yazılı metinden çok, en büyük kaynak bu ve benzeri olgu ve durumlarda aranmalıdır. Büyük bir kültür denizi olan Anadolu'da herkes birbiriyle temas halinde olup birbirlerini kolayca ve yakından etkilemektedirler, bu yadsınamaz bir olgudur. Otuzdan fazla halkın ve değişik yerel kültürlerin karıştığı bir ortamda elbette ki karşılıklı etkileşimler, karışmalar, kültürel alış verişler olmuştur, olacaktır da.  Böyle bir kültür âleminde bu, normal bir sirkülasyon sayılmalıdır.

 

Halil Vahdeti Dedebaba (ölüm 1650) Hacı Bektaşı öven bir terci-i bendinde;

                Car-darp ile anındır elif ü fig ü tıraş

                Ser ü riş bürüt oldu dila hem dahi saç

derken Bektaşilikte tarikata girişte "çar-darp-dört vurgu" saç, sakal, bıyık ve kaşların tıraş edildiğini vurgularken bizi doğrular.

Kaygusuz Abdal (XIV. yy.)

                Sakalımla başımı

               Bıyığımla kaşımı

               Hak onara işimi

               Bu sakalı kırkaram

derken yine bu olguyu anlatır.

 

“Menâkıb-ı Hace-ı Cihan ve Netice-i Can” (Hacı Bektaş'ın menk ibeleri ve can sonucu) adlı yapıttan anlaşıldığına göre Abdallar, Kalenderîler, Haydarîler, Camî'ler, Edhemîler ve Şemsî'lerin mana, gelenek ve şekil bakımından Bektaşilere çok benzedikleri saklanamaz bir gerçektir. Hatta, Makalat'ında Hacı Bektaş Veli; hırka, sakalık erkânı, miyanbestelik, dört tekbir, gülbenk, nemed ve Bektaşiliğe ait diğer bazı bilgileri de verir. Bizzat Said Emre’nin Makalat çevirisinde bir şiiri de yer alır. Makalat’ın ekindeki erkânnameden bölümler içeren risâlenin bazı parçaları, Bisatî’nin Şah Tahmasb (1524-1576) devrinde yazdığı Menakıb-ül Esrâr Bençet’ül Ahrar (Sırların Menkıbe leri, Hürlerin Güzelliği)adlı Buyruk olarak da isimlendirilen yapıtında yer alır. Bektaşiliğin Abdalan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum adı verilen topluluklarla da yakın ilişkisi bulunduğu görülür. Ahîlerin piri Ahi Evren’le Hacı Bektaş’ın görüştüğü, Uzun Firdevsî tarafından (1440-1441) yıllarında halk arasında ki söylencelerden derlenerek kaleme alındığı sanılan “Velayetname-i Hacı Bektaş Veli”de de yazılıdır. Görülüyor ki, Bektaşilik, kapı ve pencerelerini bütün Batınî inançlara tâ başlangıcından bugüne değin hep açık tutmuş, hiç kapatmamış tır.Çünkü ”Bu dünyada kör olan, öbür dünyada da kör olacaktır.” (Isrâ-Gece yolculuğu-sûresi 17:72).Bunun için Alevi/ Bektaşilerin yedi ulu ozanından biri olan Pir Sultan Abdal “Uyur idik uyardılar”der. Demek ki birinci evre, tomurcuk açılım evresi olup Ulu Pir’in ışığı altında aydınlanmanın başladığını, tüm insanlığın ayrıntısız kucaklanması gerektiğini haber verir. Uyanma evresidir bu. Uygulama hızlandırılırken örgütleme gündeme girecektir, girmelidir.

 

II. DÖNEM

 

Bektaşilik tarihinin ikinci evresi Balım Sultan (ölüm 1516) ile başlar. Bektaşiler Balım Sultan’ı ikinci pir olarak tanırlar. İlk yazılı Bektaşi erkânnâmesinin onun tarafından düzenlendiğini kabul ederler. Balım Sultan hiç evlenmedi, Bektaşilerin anlatımıyla “mücerret”ti. Mücerretlik kurumu, onunla tarikata girdi. Mücerred dervişler, dedeler, babalar kendilerini tamamen tarikata teslim eden kimselerdi. Bunların sağ kulak memeleri delinir, Mengüş denilen bir küpe takılırdı. Bunun öyküsü şudur: Balım Sultan’ın çok sevdiği bir dervişi bir kaza sonucu vurulup öldürülür. Balım Sultan bunun acısını unutmamak için pir eşiğine yatar kulağını ayakkabıda bulunan çivi ile basarak deldirtir ve iyileşince de kulağına mengüş denilen bir halka takar.Türkçedeki “Kulağına küpe olsun” sözü buradan gelmektedir. Velayetnâme kitabına ve Bektaşi silsilenâmesine göre Balım Sultan, Hacı Bektaş'tan sonra gelen beşinci çelebidir. Bektaşiliği tarikat olarak kurumlaştırır. Erkân, edep veem ilkelerini belirleyen, birliği sağlayan erkânnâmeler düzenler. Onun döneminde Bektaşilik disipline olur; Alevilikten ayrı bir biçim alır. Balım Sultan’ın ölümünden sonra kardeşi ya da amcasının oğlu Kalender Çelebi postnişin olur. O tarihte “Kalender isyanı” diye anılan halk ayaklanmasının başına geçer. Kanunî bu isyanın büyüklüğü, yurt çapında yaygınlaşması, devleti sarsan bir içerik ve nitelik kazanması üzerine Mohaç zaferinden (1526) hemen sonra Macaristan’ı işgal edemeden İstanbul’a geri döner. Kalender Çelebi ve başkaldıranlar Osmanlı’nın çeşitli ayak oyunları sonucu yenilirler. Kalender Çelebi ve arkadaşları öldürülür (1527). 23 yıl sonra Bektaşilik tarikatının parçalanmasını sağlamak için başına Kanunî S.Süleyman’ın kayınbiraderi Sersem Ali Baba getirilir (1553). Böylece Bektaşilik, manevi nüfuzunu yitirir, iki başlı hale getirilir.Vakfın gelirleri işi daha derinleştirir. Bir yanda Hünkâr Hacı Bektaş Veli soyundan geldiklerini söyleyen “Çelebiler”; diğer tarafta “dedebabalık” adı verilen kuruma bağlı grup yer alır. “Çelebi-dedebabalık” ayrımının Mevlevilikten geldiği, ondan esinlenerek oluşturulduğu söylenebilir. Böylece XVI. yy.dan başlayarak Bektaşi likteki merkezi otoritenin ikiye bölündüğü; erkân açısından da yolağın Alevilik-Bektaşilik olarak şeklen ve bazı nüans farklılıklarıyla bu dönemde ikiye ayrıldığı anlaşılmaktadır. Bu iki temel bölünme halen de sürmektedir. Çelebiler yanlarına resmi baskılar sonucu bir de dedebaba almak zorunda kalmışlardır. Alevi kesim, Bektaşilikten hızla uzaklaşarak Safavîlerin etkisi altına girmiş, yeni kan kazanmak istemiş, yeni kimlik peşine düşmüştür. Bektaşilik zamanla daha çok hurufîlik kokan bir kimlik kazanarak ilk usulü bozmamış, çelebilerin ve dedelerin etkilerinde kalmışlardır. Bunlar bazı Bektaşileri aralarına almaya yanaşmadılar, asıl kendilerini Hacı Bektaş tarikatı mensubu saydılar.Bu bilinçli ve kasti bir bölmedir. Yolu yoketmeye yöneliktir.

 

1826 yılında II. Mahmut Yeniçerilik ocağını kaldırınca, Bektaşi Tarikatının ileri gelenlerini de bunu bahane ederek, hiçbir karşı durmaları olmadığı halde, Mevlevîlerin de etkisiyle asarak, yok ederek, sürerek, Bektaşiliği işlemez hale getirmeye; Sünnileştirmeye çalıştı. Bektaşi tekkeleri yıktırıldı, tekkelerdeki malları yazdırıldı, kitapları yokedildi, eski tekkelere de Nakşi-bendi şeyhleri atandı. Bütün bu sert önlemlere karşın, Bektaşiler taçlarının üzerine fes giydiler, bir çoğu da Nakşiyeden icazet alarak, bu icazetnameler ile Bektaşi tekkelerine şeyh olma kolaylığını buldular. Bektaşilik, Nakşibendi tarikatının resmen bir şubesi, kolu sayıldı. Bu olayı Mevlevilerin kışkırttığı söylenir.II.Mahmut döneminden sonra durum eski hale geldi ise de yolağın her açıdan zararı büyüktü.

 

20. yüzyılın başlarında çelebilerden Ahmet Cemalettin Çelebi’ nin yazdığı “Müdafaa” adlı küçük risalesinde o, Hacı Bektaş Veli sulbundan geldiklerini, manevi yönden de onun evladı olduklarını, dede babaların postnişin olamayacaklarını savunarak, Derviş Ruhullah ’ın (Rıfkı) yazdığı dört ciltlik “Bektaşi Sırrı” adlı yapıtına yanıt verdi ise de; bu olaylarla Bektaşiliğin bölünme olayı iyice su yüzüne çıktı. Dede babalarla Çelebilerin arası giderek açıldı.1826’da Yeniçeriliğin kaldırılışı ile tarikatın hiçbir yanlış eylemi yokken suçlu görülerek birinci kez kapatıldı, böylece Bektaşi deyimi “mezhepsiz” (heretique) sözü ile anlamdaşlaştı (Melikoff age.s.216). Bu sorun, tarikat içinde çözümlenemeyerek bu günlere değin taşındı.

 

Türkiye’de yasayla tekkelerin kapatılmasından ve tarikatların ilgasından sonra (4 Eylül 1925) aynı işlem Suriye’de de yapıldı. Böylece Bektaşilik, yurt düzeyinde ikinci kez kapatılmış oldu, yalnız Mısır ve Arnavutluk’ta resmi bir yolak olarak gündemde kaldı.