genel olarak bektaŞilik nedir?

İsmail Özmen

Bektaşilik, öncelikle bir dil ve kültür tepkimesi midir? Yoksa özgün ve renkli bir din yolağı mıdır? İslâmî bir mezhep midir? Başlı başına yeni bir din midir? Sadece salt bir felsefî düşünce sistemi midir? Yaygın bir yaşayış biçimi midir? Şiir ve gökçeyazın severlerin konakladığı bir sanat evi topluluğu mudur? Tasavvufun ve dinin derinlerine dalmış ummansal ve heterodoks Bâtini bir kuram mıdır? Bunlardan hiçbiri değilse ya öyleyse nedir? gibi sorulara yanıt aranacak olan bu kitapta; aslında simgeler kenti olarak tanımlamaya çalıştığımız Bektaşilik yolağı, bir bakıma XII., XIII. ve XIV. yüzyılda Anadolu’ya toplu göçmen dalgaları şeklinde gelip yerleşen Türkmenlerin yerli halklarla birleşen varlığına, dil ve kültürüne, yaşam tarzına, inançlarına tamamen yabancılaşmış ve egemenliklerini kurma aşamalarında onlardan hep yararlanmış Selçuklu ve Osmanlı yönetimlerinin çarpıklıklarına ve aymazlarına karşı oluşan düşün ve duygularını yazınlarında Arap ve Fars dilleri yerine kendi Türkçeleri ile  yansıtan; günlük hayatta ve resmiyette Arapça ve Farsça dillerini kullanma çabası ve özentisi içinde olan kentli, zengin, aydın üst sınıfa karşı, alegorik bir çıkışla kırsal kesimin yalın, sade, özlü dili Türkçe’yi konuşma, yazma, ibadet dili olarak kullanma olgusun da sürekli ısrar ederek, kararlılık gösteren bu topluluğun zaman sürecinde yaptığı akıl almaz çalışmalarından, çoğunu uzaklardan taşıyıp getirdikleri sezgisel inançlarından, sözlü birikimlerinden doğmuştur, diyebiliriz. Ve yine rahatlıkla diyebiliriz ki, bu hâliyle Bektaşilik, tamamen bir tepkinin ürünüdür. O dönemin kültür hayatını, düşünce yapısını, ibadet dilini, ticari ve sosyal yaşamın kaygan ve güvensiz kanlı-kaos ortamını, hele bir göz önüne getirin, dediklerimizi daha iyi anlayıp kavramış olursunuz: O dönemlerde, Anadolu’da mevcut devletlerde, resmi yazışma dili olarak Arapça; kültür, özellikle de şiir, edebiyat dili olarak Farsça yoğun bir biçimde kullanılmakta; ulemâ ve yönetim dışında, bu iki yabancı lisanı, halk hiç anlamamakta, konuşmamakta, kendi aralarında ana dilleri Türkçe’nin birkaç lehçesini, özellikle de Oğuzların, Türkmenlerin konuştuğu lehçeyi kullanmakta, türküsünü bu ağızla söyleyip, şiir ve düz yazınını (menakıpnâmelerini) bu dille anlatıp yazmakta, bu lehçenin çeşitli ağızlarıyla konuşmaktadır. Arap ve Fars kültürleri ve dilleri; Türk kültür ve diline yabancı ve dil grupları ayrı; sözcük ve gramer yapıları ters ve değişik, içerik çok farklı ve görünümleri birbirine hiç benzemez diyebileceğimiz gerçek bir olguyu sergilemektedir. Unutmayalım, kültürün özü dildeki zenginlikte gizlidir.

 

Anadolu'ya gelip yerleşen Türkmen boylarının yaklaşık %95-98’i bu iki dili hiç bilmemektedir. Kentlerle ilişkisi olan kırsal kesim sakinlerinin sayısı %5-10’u geçmez, kırsal kesim dediğimiz toplumun bu büyük bölümü (%80-85);inanarak içten destekleyip iktidara taşıdıkları yönetimlerce, kuruluşun hemen ardından terk edilmiş, unutulmuş, bir durgunluğa, yalnızlığa, sahipsizliğe, yabancılaşmaya itilerek kendi kaderlerine ve yoksulluğa, güvensizliğe terk edilmiş durumdadırlar. Yinede onlar kendi başlarının çaresine bakmak zorunda olduklarını bilerek, şaşkın ve buruk, sürülerinin peşinde Anadolu yarımadası yaylalarına doğru hızla sürüklenip akmaktadırlar.

 

Kaba hatlarıyla, özet biçimde sizlere sunmaya çalıştığımız nesnel tarih bu olguyu ve olayı sayfalarında böyle sergilemektedir.

 

Bektaşilik de ileride çoğu mensubu olacak Türkmen boyları gibi sosyal yaşamda çalışmayı, alın terini ön planda tutar, barışı, yardım ve dayanışma ile imeceyi öngörür; asalaklığı, riya ile yalanı-dolanı hiç sevmez, yalınlığın, saflığın peşinde koşmayı öğütler.

 

Hünkâr Hacı Bektaş Veli (1248-1337) yada (1209-1271); yaklaşık 30-35 yaşlarında, Anadolu’ya geldiğinde, kendisi ve ailesi bir kent soylusu olmasına karşın; Hicaz’a uğrayıp kutsal Mekke ve Medine şehirlerini ziyaret ettikten sonra Şam, Halep yoluyla  Anadolu’daki Konya, Kayseri, Sivas, Amasya, Kırşehir, Karaman gibi büyük kentler yerine; Arapça ve Farsça’nın konuşulmadığı, yedi evli bir Çepni köyü olan Sulucakarahöyük gibi kırsal ve yoksul bir kesimi tercih edip postunu oraya sererek, içinden çıkıp geldiği Türk kültürünün ve dilinin Arap ve Fars kültürlerince itilmesine, yabancı muamelesi görmesine, sinsice kimliksizleştirilmeye ve eritilmeye çalışılmasına karşı çıkarak, buna direnen Türkmenlerin yanında yer almıştır. Tarikat olarak oluş ve yapılaşma sürecinde de bu tepki olmayı bırakmamış, varlığını bu tepki üzerine kurarak, anayurdu Orta Asya’dan, Horasan‘dan getirdiği dili, kültürü, inanç şeklini çeşitli görünümler, boyalar ve değişimler altında bile koruyarak, taşımaya çalışmaktan kendini alamamıştır. İbadet dili olarak Türkçe’yi seçmiş, bu tercihini hiçbir zaman en ağır durum ve koşullarda bile terk etmemiştir. Öz benliğin korunmasında dilin başlıca unsurlardan biri olduğu yadsınamaz, bu çok açıktır. Ulu Pir de bunu sezinlemiştir. Büyüklüğü de orada gizlidir.

 

Özetle diyebiliriz ki; Bektaşilik bir dil ve kültür tepkimesinden doğmuş, İslâm boyası ile boyanmış, batınî içerik ve nitelikli bir Türk tarikatıdır. Kökü tarihte gömülü evrensel bir sestir. Bir inançlar sentezi örgünüdür. Gerçek bir kültür harmanıdır, Hüseynî-acı bir çığlıktır.

 

Günümüzde, Aleviliği ve Bektaşiliği İran Şiizm'i içinde parçalayarak eritmek isteyenler olduğu görülür (Teoman Şahin, a.g.e. s:10) ise de, bunların temel dayanağı "intikam"dır. İntikam kavramı, burada çok yönlüdür. Kaynakta, İran'ın Sami ruhu'na karşı Ari ruhunu ayakta tutmaya çalışması ana öğe olarak gösterilir. Temelde ve başta, tarih içinde, İslâm’a karşı olan İran kültürü, Fars dilini ulusal bir tepki şeklinde fiziksel olarak ağır, vahşi, kanlı bir yenilgiye uğradığı yağmacı Arap ordularının mezalimine karşı bayrak yaparak muhalefetini haykırır; Arap dünyasında muhalif olan, ezilen her unsuru tanısa da, tanımasa da benimser, yanında yer almaya özen gösterir. Bu ulusal bir tepkidir, kurulmak istenen İslâm kültür egemenliğinden önce, Emevi mezalimine karşı çıkan haklı ve ulusal bir direnmedir bu. Bence doğaldır. Çekirdeğini entegre olmaya zorlandığı İslâm’ın içindeki muhalif kanatta arar ve bulur da. O dönemde İslâm devletine egemen olan Ebubekir, Ömer, Osman düşünce ve anlayış sistemi ile özellikle bu anlayış ve yorum sisteminin aşırı, yozlaşmış, acımasız, aymaz bir tortusu olan Muaviye-Yezid tipi Emevi uygulamasının ve devamının amacına renk değiştirerek yepyeni bir kimlikle dikilir ki bu mazlumların ağıdı, bunalmışların son sığınağı olan Şia ile Batinîliktir. Bunlar ise bir kültür direnişidir.

 

Ancak zamanla, İran toplumu, bu tepkimesini, yeni yorumlar üzerine oluşturup oturtarak, İslâm’ı baştan başa yeni bir çekirdek olgusu içine alıp (Hz. Ali ve Ehl-i Beyt olgusu) onunla ilintilendirerek yeniden yorumlama, yeni anlamlar kazandırma, insanlığı ve insan sevgisini öne çıkarıp ilk sahabenin saf ve yoksullukla övünen yolunu seçerek, bu yolda inançla ısrar edip, zaman içinde bu yoldaki çalışma ve birikimlerini yepyeni bir kültür oluşumuna, dinsel dayanışma ve kaynaşmaya vesile eder. Baştaki, "intikam" öğesi silinmese bile çok aşağılara çekilmiştir. Bu yeni bakış açısı zamanla üst noktalara ulaşıp kalıcı birçok eserler vermeyi, sesini zamanın yüreğinden acı çığlıklar şeklinde gelecek kuşaklara güller olarak sunmayı da bilmiştir (Louis Massıgnon). Böylece İslâm mistisizmi dediğimiz tasavvufu yaratarak, diğer İslâm mezheplerinden ayrı bir Şia mezhep ve şeriatı var eder. Zamanla örgütleşerek devletler kurar, dahası yeniden uluslaşır.

 

İran’ın önceleri temelini intikam üzerine oturttuğu bu yeni kültür ve inanç, İran üzerinden bir fırtına gibi geçerek, geçtiği her yeri ezerek, yağmalayarak, yakıp yıkarak geçip 300-350 yıl boyunca, başta İran’la birlikte bazı ortak noktalarda birleşen, aynı tepkileri gösteren göçebe Türk boylarının kurduğu, kent devletlerini akıl almaz zulüm ve cinayetlerle yıkan Arapların zulmünden kaçan, iki eski ve büyük kültürün (Fars ve Arap) içinde ezilip savrularak darmadağın geçip kurtulmaya çalışan, yani Türkler Araplarla 650 yıllarında ilişki kurup Çinlilere karşı onlara yardım ettikleri halde, bu tarihten itibaren yaklaşık 300 yıl boyunca Arap mezaliminden payına düşeni fazlasıyla alan Türk boylarını da bu zulüm, yerinden yurdundan edecek şekilde etkilemiştir. Daha sonra M. 940 veya 960 yılında Karahanlılar hüküm darı Satuk Buğra Han yönetiminde Türkler İslâmiyet’e girmişler ve zulmün önünde Anadolu'ya akmakta olan bazı Türk boyları (Oğuzlar) İran ve çevresinde irili ufaklı  devletler hatta imparatorluklar (Büyük Selçuklu) kurarak Anadolu'ya gelip yerleşme ye başlayınca kendi yaşam tarzlarına, kültürlerine, yapılarına uygun yeni bir yorumla ve özgün uyumlar içinde yaklaşmanın, İslâmiyet’e  bu şekilde girmenin daha doğru olacağını anlayıp kavrarlar.1 Bu ise, konuya, yani yeni dinleri olan İslâm’a, İran’dan daha farklı biçimde, yepyeni açılardan baktılar, Türkler de akıl ve gelişimlerin öngördüğü bu düşünceleri harmanlayarak yeni oluşumlar ortaya koydular. Çeşitli açılardan araştırıp düşünmeye başladılar. Birikim, tepkilenmeyle büyüyerek hızlandı. Oluşum hızla ve yeni koşullara göre büyüdü, yepyeni bir kimlik kazandı. Yeni kimlik yeni olgularla oluşup gün yüzüne çıkar.

 

Bu konuda, İslâm içinde bambaşka karakterde bir Aleviliğin Anadolu da oluşturulduğuna ilişkin görüşler ortaya atıldı. ilk kez Baha Said, sonra F.Köprülü, H.Ziya Ülken ve diğer tarihçi ve araştırmacılar tarafından bu farklılık saptandı. Çalışmalar sonunda Türk Aleviliğinin, İran Şiiliğinden içerik, biçim, yapı ve karakter olarak çok değişik bir görünüm arzettiği, ortak bir kaç nokta (Ali, Ehliybeyt sevgisi gibi) dışında benzer yönlerinin olmadığı, Anadolu Aleviliği ile özellikle Bektaşiliğin eski Türk inançları ile yerel kültürlere dayandığı, özgün bir yorum olduğu, nitelendirmelerin gerçek olgulara dayanılarak belirlendiği saptandı. Bilhassa Bektaşiliğin İran Şiiliğinden ayrı bir yapıda oluşturulmaya çalışıldığı, halkın kullandığı dil olan Türkçeyi anlatım aracı olarak seçtiği, kırsal yoksul kesimlere seslendiği, şekilciliği, dogma ve şeriatı çoğu yerlerde terk ederek inancın ifadesini kolaylaştırdığı, özü, tortuyu ve yalınlaşmayı ön plana aldığı, büyük kitlelerle ilişki kurmayı amaçladığı, inanç sistemini bir eğitim-öğretim aracı haline, okula dönüştürmeye, halkı eğitmeye çalıştığı, yozluktan, yobazlıktan hızla uzaklaştığı, şeriatın çağ ve akıl dışı birçok kuralını uygulamaya yanaşmadığı, hukuksal ve toplumsal yaşamla ilgili problemleri us ve mantık kuralları ile günün pratik gerçeklerine uygun biçimde ve evrensel aktöre ilkelerine göre çözümlemeye çalıştığı, daha birçok yönlerden mahiyet ve metod farklılıkları gösterdiği belirlendi. John Kingsley Birge, F.W. Hasluck, Georg Lacob, Suraiya Faroghi, Claude Cahen, Nicocara Beldiceanu, V.Basilov, İrene Stein, A.J. Dierl, Paul Dumont, Elke Eberthard, İrene Melikoff, V.Minorsky, Jean Paul Roux, E.Ramsaur, Rudlof Tschudi, Ernst Verner, Paul Vittek, Thierry Zarcone, Annemarie Schmmel gibi birçok yabancı tarihçi, türkolog ve araştırmacılar da bu konu üzerine titizlikle eğilerek Alevilik/Bektaşilik ve İran Şiiliğinin kimlik, yapı, içerik, amaç, tapınma, inanç gibi birçok konularda ve şekil yönlerinden de bir çok farklılıklar arzettiklerini, ayrı ayrı görünümler sergilediklerini, hatta İran Şiasının son dönemlerde teröre kayar gibi bir durum aldığını saptadıklarını bu konulara yönelik yapıtlarında vurgulayıp gösterdiler.

 

Bu arada, Alevilik üzerine eğilenler onun kapsamı içinde kalan birçok görüş, ekol ve sistemler oluşturulmuş olduğunu belirlediler. Bunlara da şöyle özetle değinerek duruma ışık tutmaya çalışalım:

 

a) Şiilik: Hz. Muhammed’den sonra Ali bin Ebu Talib'i vasiyet yoluyla halife atandığına inanan Ali yandaşlarının oluşturduğu Ehl-i sünnet dışı mezhep olup öncesi politik bir görünüm arzederken sonraları İran, Irak, Suriye ve Mısır’da mezhepsel bir yapı kazanmıştır. İran ve Suriye’de halen iktidardadır.

 

b) Haydarilik: Seyid Kutbettin Haydar'ın XII. y.y.da kurduğu Ali'ye ve on iki imama bağlılık duyan, dünya ve ahiret nimetlerine ilgisizlik gösteren, varlıklardan kurtulmayı öngörün, ölümsüzlüğe ve Tanrıya ulaşmayı emel ve amaç edinen bir tarikattır. Zamanla Alevilik içinde erimiştir. Haydariye adıyla da anılır. Haydarilik, Kalenderlikle Melâmiliğin bir alaşımıdır. Tamamen Batinî karakterdedir.

 

c) Hurûfîlik: Fazlullah Hurûfî’nin kurduğu insanı Tanrılaştıran, Tanrı'yı, insanı, genel olarak tüm varlıkları harf ve sayılarla açıklayan, harf ve sayılara kutsallık ve giz atfeden bir tarikat olup zamanla Alevi ve Bektaşilik yolakları içinde erimiştir. Halep’te derisi yüzülen Seyyid Nesimî’nin mensup olduğu bir yolaktır İleride görüşleri derinlemesine ele alınacaktır. Ancak, bu yolak da Batinî içeriklidir.

 

d) Kalenderiyye, Kalenderilik: Tamamen Heterodoks ve Bâtınî bir yolaktır. Sözlük anlamı dışında üç ayrı anlamı daha vardır:

 

i) Hacı Bektaş Veli'nin çağdaşı bir İspanyol Müslümanı olan Kalender Yusuf Endülüsî tarafından kurulan tarikatın üyelerine bu amaçla verilen addır. Bu tarikatın beş temel ilke ve koşulu mevcuttur:

 

1- Gönül temizliği,

2- Nefsin tinselliği,

3- Dünyadaki  pisliklerden arınmak,

4- Sadece zekâtlarla yaşıyarak Müslüman aleminde sürekli seyahat etmek,

5- Tanrı'nın beğenisine ulaşmak için vecd ve mistik aydınlanmada  olduğu gibi kesin ve kati bir sadelik uygulayarak yaşamak.

 

ii) Kalender sözcüğünün ikinci anlamına gelince; bu konuda fazla çalışmasıyla seçkinleşmiş olan dervişleri anlatmak için kullanılır.

iii) Kalender kelimesi salt sözlük anlamıyla; gözden düşmüş, kendi isteğiyle kutsallık maskesi altında dolaşan, temizlikten uzak, dilenmekle geçinen, esrar kullanan sefilleri anlatmak için kullanılır.

 

e) Rafizîlik: Sözcük olarak ayrılıkçı, bölünme taraftarı anlamına gelir. Alevi/Bektaşilere hakaret olsun diye verilen adlardan biridir. İftiraları kanıtlayamayan softalar ile yobaz mutaassıplar tarafından ortaya atılmış, menfi propaganda unsuru olarak kullanılmıştır. Hz. Muhammed-Ali ve onların Ehl-i Beyt'ine bağlılık gösteren, sonsuz ve içtenlikle onları sevmekten, saymaktan başka günahları olmayan bu tertemiz insanlara haksız saldırıların hiç kimseye yararı dokunmamış tır dokunmaz da. Bakınız İmam Şafii, Rafizî denilen Alevi/Bektaşileri nasıl tanımlıyor: "Ben Ali'yi severim halk bana Rafizi diyor. Öyleyse Tanrı, Muhammed, Cebrail'de Rafizi'dir."(A.Celalettin Ulusoy, Hünkâr            Hacı Bektaş Veli-Alevi/Bektaşi Yolu, s.198). Osmanlı yönetimi her nedense başında bulunan devşirme Sadrazamlar, Vezirler, Beylerbeyi'ler, kadılar, müftiler aracılığıyla adalet isteyen Alevi halkını "dinsiz, kızılbaş, rafizi, kâfir, mülhid, öldürülmeleri vaciptir" gibi fetvalarla ezmeye, yok etmeye çalışmışlardır. Yavuz Sultan Selim döneminde 7'den 70'e tüm Kızılbaşların resmen tesbiti, yazımı yapıl mış, sonra da sadece Denizli, Kütahya yörelerinde 40.000 Alevi-Kızılbaş öldürülmüştür. Böylece halkımız hiç gereği yokken Alevi-Sünni diye ikiye bölünmüş, birbirine düşman edilmeye çalışılmıştır. Bu ayrım halen de sürüp gitmektedir ki çok yanlıştır.

 

Bakınız bu konuda sağ görüşlü tarihçilerimizden rahmetli İsmail Hami Danişmend: "Fatih döneminden beri devşirmelerin elinde bulunan kozmopolit İstanbul Hükümeti, vaktiyle Karamanoğulları'nın, sonra Şiilerin ve ondan sonra Dulgadır beylerinin tenkil ve tedibi gibi bir takım vesilelerle Türk’lerin başına çeşitli milletlerden devşirilmiş ve birer Müslüman ismi takılmış bir takım vatansız serserileri serdar olarak musallat edip, binlerce aileleri matem içinde bırakmıştır, servetler, mallar müsadere edilmiş, ocaklar yıkılmış, şehirler ve köyler yakılıp yıkılmış, tımarlar zaptedilmiş ve hatta techirler bile yapılarak anavatan feci bir müstemleke muamelesi görmüştür. Azamet devrinin en parlak zamanlarında bile Osmanlı yönetiminin gelecekte çöküş asırlarını hazırlayan en zayıf tarafı işte budur" der. (İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C:II, S:122). Kuyucu Murad Paşa’nın yaptıkları zulmü anlatmak apayrı bir kitap olur2.

 

f) Kızılbaşlık: Türk boyudur. Bu sözcüğün tarihsel gelişi ve kaynağı şöyle anlatılır:1) Uhud gazvesinde Hz. Muhammed'i korumak isteyen Ebu Dücane'nin başındaki sarık kana boyanmış kızıl olmuştur.Bundan dolayı bu sözün kullanılmaya başlandığı söylenir. 2)Hayber Kalesi’nin fethi sırasında Hz. Ali başına geri dönmemek anlamına gelen, şehid olmayı hedefleyen kırmızı sarık sarmıştı. 3)Yine Sıffın savaşında Muaviye’nin askerlerinden ayırtmak, bir karışıklığı önlemek için Hz. Ali askerlerinin başlarına kırmızı sarık sardırmış, kendisi de kırmızı bez bağlamıştı. 4) Hz. Ali Küfe'de camiide namaz kılarken İbn-i Mülcem tarafından başından kılıçla yaralanmış, başındaki bez akan kanlarla kızıl taca benzemişti.Buna telmihen bu sözcük kullanılmıştır diyenler de var. 5) Safevi'lerden Şah Firuz bazen başına kırmızı külah giyerdi. 6)Yine Safevi'lerden Şeyh Cüneyd'in oğlu Şeyh Haydar babasını öldüren Sultan Halil'den öç almak için Şirvan'a yürürken, askerine kırmızı sarık bağlatmıştı. 7) Şah İsmail'in ordusu kırmızı sarık bağlardı, bunun için Kızılbaş ordusu olarak anılırdı (Hasan Basri Erk, Tarih Boyunca Alevilik, s:36).Türkmenlerde Kızıl başlık takmak çok eski bir gelenekti. Bu geleneğin Orta Asya’ya dek uzandığı bilinmektedir. Yine Konya’daki Karamanoğlu Mehmet hareketindeki Türkmenlerde kızıl başlık takıyordu.1 Bu yerel bir gelenekti.

 

Kızılbaş adı, başlangıçta, hiçbir olumsuz içerik taşımaksızın, sadece Safevi taraftarlığı anlamında, bizzat Kızılbaş diye isimlendirilen kimseler tarafından, övünçle kullanılan bir addır. Kızılbaşlık, başlangıçta, yalın haliyle Erdebil Tekkesine mürid olmak anlamına gelmekteydi. Osmanlı kaynakları da, esas olarak “Kızılbaşlık”ı Safevileri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır. Safevi devleti “Devlet-iKızılbaş”, askerleri de “leşker-i Kızılbaş”tır.

 

Gerçekte ise Alevi/Bektaşileri sevmeyenler onlara hakaret olsun, erkeklik organını çağrıştırdığı için, o anlama gelmek üzere bu zümreyi bu sözle kınayarak anarlar, onlar için bu sözcüğü kullanırlardı. Kızılbaşlar, Rafiziler, Alevi/Bektaşilerden ayrı bir topluluk değildir, hepsi birdir, aynı cemaat, ayni yolak ve inanç mensuplarıdır. Sonradan katılma da değildir. Bunu birçok Alevi/Bektaşi şairi Şiirlerinde açıkça dile getirmektedir. Örneğin Sivaslı Agâhî Baba bir şiirinde (XIX. yy.):

 

             Agâhî, mezhebim Şia, Alevi, Bektaşi, Kızılbaşım

            Şehidi Kerbelâ'nın firkatinden akan yaşım

            Hüseyn’in derdini bir kimseden sorma a kardaşım

            Dile Zeynel Aba'dan sor, dilersen Zeynep Ana’dan sor

 

Pir Sultan Abdal (XVI. yy.) bir şiirinde:

           Gidi yezid bize Kızılbaş demiş

           Meğer Şah'ı sevdi dese yeridir

          Yetmiş iki millet sevmedi Şah'ı

          Biz severiz şah-ı Merdan Ali'dir.

 

Kemterî Baba (XVIII. yy.) ise:

       “Ehl-i imana Kızılbaş dediler ey Kemterî

        Nesd-i münkire Bi-hamdi-lillah Kızılbaş olmuşum

 

 (İnkârcılar Kızılbaş olmuş dediler, bu Allah'a şükredilecek bir şeydir. Onlardan ayrı olmakla mutluyum) diyor. XIII. ve XVI.yüzyıl Anadolu'sunda Babaîlik, Abdallık, Bektaşîlik, Hurûfîlik, Kalenderîlik, Hayderîlik, Caferîlik, Rafizîlik, Kızılbaşlık, Hüseynîlik, Hamzavîlik ile Bedreddünlü, Taptuklu, Harbendelü, Alevîlik, Tahtacılık gibi birçok bâtınî zümreler oluşup yaşamışlardır. Bunlar bütün tarihî kayıtlarda mevcuttur. Resmi tarihî kaynaklarda, Osmanlı dönemi el yazmalarında, İran’dan hep "Kızılbaş" diye söz edildiği gibi, Anadolu, Suriye, Irak ve Balkanlar’da yaşayan Alevi Türkmen oymaklarından da ”Kızılbaş”, "Kızılbaş taifesi" diye bahsedilmektedir. “Harbendelü” eşek katır gibi yük hayvanlarına bakan kimse anlamına gelir. Osmanlı vergi tahrir defterlerinde Halep ve çevresinde yaşamış Alevi Türkmen oymaklarına, bazı bölgelerde Harbendelu taifesi denildiği görülür.1

 

O dönemlerde Bektaşilere nisbeten saygılı davranıldığı halde, ulema ve yandaşları ile zabıta ve memurun, bir kısım Sünni halkın hakaret anlamına Kızılbaş ve Rafizî dedikleri Türkmen aşiretleri çeşitli baskılara uğramakta, sürgüne gönderilmektedirler. Padişah II. Beyazıt Han Bektaşilere yakınlık gösterip himaye ederken, onlarla hiç bir inanç farkı olmayan bazı Türkmen aşiretlerini, Kızılbaş diye Bulgaristan, Yunanistan ve Arnavutluk'a, hatta Korfo gibi Ege adalarına sürgüne göndermiştir. Halep Türkmenlerine yapılan baskı ve sürgünlerle ve Yavuz Sultan Selim’in müftüsü Sarı Hamza’nın Kızılbaşların katli için verdiği fetva, ev ev yapılan kızılbaş tesbiti ve sonunda 40.000 kişinin katli tarihî bir gerçektir.2

 

g) Alevilik: Genel bir deyim olup tüm topluluk için kullanılır. Hz Muhammed'den sonra Hz.Ali'yi halife olarak tanıyanlara, yani Şiiliğe yönelenlere verilen genel addır. Bu yüzden Hz. Ali'ye bağlı olanlara Alevi denir. Bunların İmam Ali'ye ve Fatima Ana’dan doğan evlatlarına son derece içten bağlılık ve sevgileri vardır. Alevi/Bek taşiler Ali'den önceki üç Halifeyi tanımadıkları için Tarikatın Ali'den geldiğini kabul ederler. Bazıları daha da ileri giderek manevi gelişmenin Hz.Muhammed'den Ali'ye değil, Hz.Ali'den Hz.Muhammed'e aktarıldığını, Hz. Muhammed'in Mirac'ının Ali'nin Mirac'ından sonra olduğunu; Hz. Muhammed'in, Kırklar toplantısında aşk şarabını Hz.Ali'nin elinden alıp içtikten sonra esrükleşip semah döndüğünü kabul ederler. Bu inanışa göre, Hz. Muhammed Peygamberlik sırrına, Hz. Ali ise Velilik sırrına ermişlerdir. Oysa, bazıları Velilik Nebilikten üstündür derler. Bununla birlikte, Muhammed'le Ali bir vücuttur. İşte Hz.Ali'deki bu yüksek nitelikler dolayısıyle ondan yana olanlara Alevî denir. Bu unvan daha çok Türkmen oymakları arasında yaygındır. Bunlar beşinci imam Caferi Sadık'ı, mezheplerinin kurucu su içtihatlarını belirleyen imam olarak bilirler. Aslında bu sözcük, 19. yy.'da Suriye’de ortaya çıkmıştır. Önce, Suriye Alevileri için kullanılmıştır. Araştırmacı sayın İrene Melikoff, sözcüğün yanlış kullanıldığını söyleyerek bu konuda geniş açıklamalarda bulunur, bazı kaynaklar gösterir (Uyur İdik Uyardılar s.33vd.;Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe s.319 vd.).

 

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tüm yolaklar iç içe yaşayan, birbirlerini çeşitli yönlerden etkilemiş, inançlarında temelde hiçbir farklılık bulunmayan, ocakları farklı kardeş kurumlardır. Bunlar bir harman oluştururlar. Bileşik kaplara benzerler, inanç ve kültür alış-verişleri süreklidir, yapı ve içerikleri hemen hemen aynıdır, sadece inançların küçük nüans farkları vardır ki, uygulamada hâlâ yaşayan birçok Alevilik türlerine rastlandığını vurgulamadan geçmenin de gerçeklerle bağdaşmayacağını belirtmek gerekir.3

 

Aslında, Batılı insan dediğimiz insan tipi, dini yani şeriatı çiğneyip, ona uymadan Tanrı'yı istediği gibi sevebilir. Başka bir deyişle, Tanrı inancı, ille de din inancını içermez; kişi dinsizdir ama Tanrı'ya inanabilir. Kişi dinsel doğmaları bir yana bırakarak Tanrı ile doğrudan ilişkiye girebilir. Tanrı ile kişi baş başa kalabilir. Dertleşebilir. Alevi/Bektaşilikte de bunu engelleyen yasaklayıcı bir kural yoktur. Çünkü tasavvuf korkulan ceberrut Tanrı yerine, hep sevilen bir Tanrı öngörmektedir. Temelde Alevilerde bu ve benzeri görüşleri aynen benimsemişlerdir. Alevi/Bektaşiler koyu şeriattan olabildiğince uzak durmaya çalışırlar. Ama olabildiğince de tasavvufun içinde, özünde yer alırlar, öze verdikleri değeri, kabuktan, şekilden esirgerler. Çünkü yaşam özdedir,  gelişme ve değişme öz içinde var olabilir. Statüko bağlayıcıdır. Dondurur. Bu gerçeği çok iyi bilirler. Zira donup kalan hep gerilerde kalır ve sonunda yok olur. Gerçek budur. Gerçeğin bu yüzünü görmemezlik edemezler. Alevi/Bektaşiler için laiklik ilkesi çok önemlidir, o yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Doğma, şeriat ise, bu sistemin içine alınamaz, sistemi bozarak yıkar. Her şeyi yerli yerinde isteyen akıldır, ona uyulması gerekir, yoksa sonu yanlış olur, yıkıma götürür. Adları ne olursa olsun bütün bu yolakların hepsi de Batinî kökenlidir. Heterodoks içerilidir. Us hep çırılçıplaktır.

 

Aslında bu konularda çalışan birçok tarihçi, düşünür, yazar, araştırmacı ve incelemeci tüm birikimlerinin sonunda kendi kendine ya şu soruları sormuş, sorma gereğini duymuş yahutta bunlara yanıtlar arama gerektiği sonucuna varmışlardır:

 

- Alevilik bir din midir, mezhep midir, tarikat mıdır? Nedir?

- Alevilik İslâm dininin içinde midir, dışında mıdır, içindeyse neresindedir? Ne kadar içindedir, ne değin dışındadır?

- Alevilik heteredoks bir hareket midir, hereze (heretique) bir yaşam biçimi midir? Ortodoks, heterodoks kavramları içinde gerçek  yeri neresidir? İslam dini onun üzerindeki bir boya mıdır, cima mıdır?

- Tasavvuf Aleviliğin özü müdür, felsefesi midir? ilişkileri ne doğrultudadır? Melâmîlik, Kalenderîlik midir? Yoksa sadece bazı Batinî nitelikler içeren bir yolak mıdır? Şia ile bağlantısı nedir?

- Alevilik sadece kültür, ritüel, şiir ve felsefeden mi ibarettir? Hiçbir dinsel yönü olmayan bir hetereze görüş sayılabilinir mi? O bir yaşam tarzı mıdır?Bunlardan başka ne olabilir?

- Aleviliğin Caferî mezhebiyle tarihteki ve günümüzdeki ilgisi; Şiilik’le bilinen ilişkisi, bağlatısı nedir? Ahîlikle, Mevlevîlikle diğer Batnî yolaklarla bağlantısı ve bir yakınlığı var mıdır?

- Aleviliğin sol akımlarla, idealizmle, materyalizmle, metafizik görüşlerle, ateizmle ve diğer bazı temel düşünce ve inanç akımları ile ilişkisi ve bağlantısı var mıdır?İslâm’la ilişkisi ne boyuttadır, İslâm ’daki yeri, konumu nedir? Alevîlik, kendilerinin söylediği gibi İslâm’ın özü, tortusu mudur; Aleviliğin Şamanizm, Zerdüşlük ve yerel Anadolu inançları ile Yahudilik ve Hırıstiyanlık’la bağlantıları var mıdır? Varsa bu ilişki ve bağlantıların derece ve içerikleri nedir?

 

         -Aleviler bir ulus mudur, boy mudur, Alevilik ulusçuluk ya da benzeri bir kurum sayılabilir mi?

          -Aleviliğin benzeri yolaklarla bağlantısı, benzer-zıt noktaları, aykırı düştüğü yönler, yapısal ve şekilsel durumları nedir, ne değildir?

 

Akla gelen bütün bu sorular ile benzeri sorulara yanıtlar aramak gerekirse de bunların peşine düşmek konumuz dışına çıkmak olur. Elbette bu konuları irdeleyip değerlendiren çalışmaların ürünü yapıtlar vardır. Bunlardan en derli toplusu değerli araştırmacı Baki Öz'ün “Alevilik Nedir", “Aleviliğin Tarihsel Konumu” adlı yapıtları ile Rıza Zelyut’un “Öz Kaynaklarına Göre Alevilik” , “Türk Aleviliği” eserleri ile bu  konuda İrene Melikoff’un “Uyur İdik Uyardılar”, İsmail ve Havva Engin’in “Alevilik” adlı yapıtları, Erdoğan Çınar’ın konuya daha  değişik açıdan bakan “Aleviliğin Gizli Tarihi” (Demirin Üstündeki Karınca İzi) ve benzeri eserler okunabilir. Herşeye rağmen şunu unutmayalım ki, Alevi/Bektaşilere göre inanç, kişinin kendi içindedir, özündedir ve kendisine aittir, başkalarının olamaz, devri olanaksızdır, herkes onu bizzat kendi yaşar, ancak başkalarıyla paylaşmaktan da büyük haz duyar. Çelişkiler üstünde cambazlık gibi bir şey Alevilik!...

 

 

1 Prof.Dr.Neşet Çağatay, İslâm Tarihi s.437; Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Yeni İslâm Tarihi ve Türkler s.339; Prof.Dr. M.Fuat Köprülü, İslâm Medeniyeti Tarihi, s.99;  Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler s.87-115; Prof.Dr.İlhan Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler s.167; Barthold, Türkistan s.206, 210-211, 215; Ş.Günaltay, Selçukluların Horasan’a İndikleri Zaman s.60; Taberi, III,s. 128;Gölpınarlı age.s422-423

2 Prof Dr Mustafa Akdağ,Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası (Celâli İsyanları) s.120 vd.; Baki Öz, Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları s.17-150 vd,

3 Hamza Aksüt, Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafî Kökenleri, s.176-178

4 Refet Yinanç-Mesut Elibüyük, Kanunî Devri Malatya Tahrir Defteri (1560) 13,38,48,117,122,123,165) ;Hamza Aksüt,a.g.e. s.21,22,32-34,37,184,346,347,349,353,370-272.

5 Hamza Aksüt. age. s.176-179

6 Orhan Türkdoğan, Alevi/Bektaşı Kimliği; Erdoğan Çınar, Aleviliğin Gizli Tarihi; Bütün Yönleriyle Alevilik(Anadolu Vakfının düzenlediği panel konuşmaları); Tarık Mümtaz Sözengil, Tarih Boyunca Alevilik  adlı kitaplarda yer alan çeşitli görüşler bu konulara ışık tutmaktadır.